Müdanasız Soylu Tavır

"Herkes herkese ödül veriyor. Bir ödül de ben versem çok mu olur? Nasıl olsa taş atıp da kolumuz yorulmuyor. Şöyle sağımıza solumuza, önümüze, arkamıza bakıp bir teşehhüt miktarı düşündükten sonra gönlümüzdeki ödül koltuğuna oturanları sıralayalım" demiş şair Hüseyin Akın.

Fakire de Müdanasız Soylu Tavır ödülü layık görülmüş. Gerekçesi "dünya-yıdûn için edaniye baş eğmemek!" belirtilmiş. Eyvallah dedik, kabul ettik.

Sıralı tam liste için buyurun:
https://www.milligazete.com.tr/makale/1766236/huseyin-akin/2018in-kultur-sanat-odullerini-acikliyorum

Çocukça muhabbetlerin önsözü ya da bir babanın endişelerini anlamak

Cemil Meriç, “okumak zekâyı kibarlaştırır” demiş. Yazar Yağız Gönüler ise, “Güzel söylemek de zekâyı kibarlaştırır, dili inceltir.” diyerek okura başka bir kapı aralamış. Kitap Karakum Yayınları’ndan okuruna merhaba diyor. “Unuttun Ama Çocuktun”la Yağız Gönüler, “en çocukça muhabbetleri”ni bu kitaba saklamış gördüğüm kadarıyla. Özenli bir takdim mevcut ve beş bölümden oluşuyor. Kitabın son kısmında ise, çocuk bakışını henüz yitirmemiş umutlu ebeveynler için okuma önerileri var.

Çocuklarımızla “konuşma zorunluluğumuz” onlar için bize ait hikâyeler anlatma çabamız olmalı, diyor yazar ve devam ediyor kitabında: “Aidiyet böyle başlar ve zamanla gelişir.”. Merak eden, hayret eden bir gençlik hayali çok da uzak sayılmaz. Kültürümüze olan duyarlılığımızın canlı tutulması açısından altını çizmekte fayda var bir anlamda. Her ne kadar, “Şarkısız kentler, şiirsiz sokaklar” ve ‘ölü doğan çocukluğa’ rağmen; “Çocukların ve çocukluğun “her şey” olduğu bilinmeli ve hiç değilse bundan sonra atılacak adımlarda -hep olması gerektiği gibi- daima çocuklara öncelik vermeli. Her konuda bir çocuk bakışı atılmalı. Hatta çocuklara danışılmalı.” diye sesleniyor ebeveynlere.

Bir çocuğa verilebilecek en güzel şeyin vakit olduğunu, sevgi dolu ebeveynlerle ideal bir çocukluğa erişilebileceğini savunuyor yazar. Tıpkı David Harvey’in dediği gibi, “Kolektif olarak kentlerimizi üretirken, kolektif olarak kendimizi de üretiriz.”. Dünyanın en ince işçiliğinin baba olmak, derken yazar başka babaların da hayat görüşlerine yer veriyor. Sezai Karakoç’un çocuğa çocukça bakışından da söz ediyor:

“Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yandan şehir bir yandan bir yanda kiraz bahçeleri.”

Şehri umursayan ama kiraz bahçelerini de unutmayan çocuklar… Mustafa Ruhi Şirin kitapları, Çocuk Vakfı derken, “her şeye rağmen çocuk kalabilme cesareti” nden ve çocukların adam yerine konması gerektiğinden bahsediyor Gönüler. Uykudan, gelişim eşitsizliğinden, zamandan da payına düşeni anlatıyor bizlere. Hayatımıza dâhil olan internetin ölümcül bir hastalık olup olmadığına dair çok çeşitli fikirler var.

Beğeniler, arkadaşlar, yeni paylaşımlar, bir üst levele geçilen oyunlar, sanal kullanıma bağlı sanal para. Sosyal medyanın “plansız planlılığına” dair konuşurken dikkatlerin nasıl dağıldığını, hafızaların nasıl tükendiğini tarif ediyor yazar. “Dikkatten uzak, kendi kendinin yobazını üretebilen koca bir mekân sosyal medya, hatta birbirinden farklı cemaatler birleşimi.” sosyal medya için yaptığı tanımlama dikkate değer.

Prof. Dr. Erol Göka, Prof. Dr. Kemal Sayar, Psikolog Cihan Çelik ve Pedagog Ertuğrul Şahin gibi alanında uzman kişilere de danışan yazar, mini bir soruşturmayı da, kitabına almayı ihmal etmemiş.

İnsanın serveti çocuğudur.”diyen Yağız Gönüler, gerekirse babaların da yıllık izin kullanarak çocuklarına zaman ayırmalarını öneriyor. Modern çağ ve iş koşullarında aileye yer olmadığının vurgusunu yapan yazar, “Vakit nakitten üstündür.” düşüncesiyle, Prof. Dr. Erol Göka’nın tesbitlerine yer veriyor. “Çocuğuna yasaklar koymadan, öğrenmek ve rehberlik etmek üzerine kurulu bir plan dâhilinde ilerlemek mümkün” yine bir endişesini de öngör olarak sunuyor: “Biz de sık evlenen, sık boşanan Batılı toplumlara benzemeye başlıyoruz.”. Soruşturmada televizyon, tablet ve telefon üçlüsünün insafına bırakılan çocuğun anne kadar babasının da yeterince sorumluluk alması gerektiğini belirten psikolog Süreyyanur Kitapçıoğlu ise, “kadının omuzlarındaki yük fazla, yardımcısı yok” şeklinde gerçekçi tesbitlerde bulunmuş. Yazar çeşitli görüşlere yer verirken, endişeli bir baba olmanın verdiği bir titizlikle kitabını hazırlamış. Çocuk gelişiminde ebeveynlerin varsayılan olası hataları ve çözümleri detaylı olarak yer bulmuş bu kitapta.

“Unuttuk ama hepimiz çocuktuk.
Konuşmaya meraklıydık, oynamaya, yazıp çizmeye.”

Hatırlatmasını yapıp, bulduğu formülü okurlarıyla paylaşıyor: “Dil, oyun, kitap”. Sonra da ekliyor:

Hatırlayalım çocukluğu.

Meral Afacan Bayrak
* Bu yazı Tahrir dergisinin 14. sayısında (Ağustos-Eylül 2018) yayınlanmıştır.

Kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur


Hasan Yurtoğlu, Weysel Paradoksu kitabından yola çıkarak söylersem, çok cesur bir yazar. Düşünün ki “felsefe yoğun” bir roman yazıyorsunuz, ve bu mayından farksız metni yepyeni bir yayınevinden neşrediyorsunuz. Sanırım şifre, işin samimiyetinde. Hani hep tekrarlarız ya Neşet Ertaş’ın o meşhur cevabını; yaşamadığın türküyü yakmamak meselesi…

Weysel Paradoksu ciddi bir yankı buldu. Dergilerde hakkında inceleme yazıları yazıldı. Derken Hasan Yurtoğlu yeni bir romanla geldi: Pathika.

Çok net söyleyebilirim ki kendini aramayı ve bu uğurda kaybolmayı erdemli bir yaşam için olmazsa olmaz sayan herkes, Yurtoğlu’nun ciddi bir okuru olacaktır. Zaten ilk kitabından sonra önemli boyutta ‘çekirdek okuyucu’ya sahip olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Karakum Yayınları’nı da Türk romancılığına yaptıkları bu özel katkı(lar) sebebiyle de teşekkür etmek istiyorum.

Henüz ilk cümlesinden itibaren insanı kendine doğru çeken ve düşünce egzersizleri yaptırırken hikâyesinden de taviz vermeyen iki romanın yazarı, Hasan Yurtoğlu ile yaptığımız söyleşi için buyurun…

Hasan Yurtoğlu geçtiğimiz yıl Weysel Paradoksu'yla selamlamıştı okuyucusunu. İsmiyle cismiyle sade fakat içeriğiyle kuşkusuz her okuyanı sarsan bir anlatımı, kurgusu vardı. Sanki bir roman değil de "roman içre felsefe" kitabı okuyor gibi olduk. Bu bir plan mıydı yoksa yazım sürecinde ortaya çıkan bir tablo mu?
Değerli Yağız Gönüler merhaba. Öncelikle Weysel Paradoksu’na gösterdiğin alaka için teşekkür ederim. Weysel Paradoksu yayımlandığında; ilk kitabı yayımlanan bir yazar olarak benim, -faaliyetine yeni başlamış bir yayınevinden, Karakum’dan çıkmıştı -yayıncı arkadaşımız Haydar Aybakır Bey’in de kitabın okuruyla buluşması noktasında bazı tereddütlerimiz vardı. O aşamada sizin bir değerlendirmeniz oldu. Kitaba kitap olması bakımından değer veren bir okuyucu çevresinin bu sayede Weysel Paradoksu’ndan haberdar olduklarını müşahede ettik. Farklı kesimlerden insanlar Weysel Paradoksu’nu okudular ve kitapta ifadesini bulan çeşitli hususların hemen hemen aynı hassasiyetlerle altını çizdiler. Okurun hakkaniyetinden, okurun kitapla kurduğu sahih ilişkiden başka bir şeye güvenmek istemem doğrusu. Bu bakımdan vesile olduğunuz şeyi kıymetli bulduğumu belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Bu bir plan mıydı” şeklindeki sorunuza gelince, evet, bir planım vardı başlangıçta. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları ve Palenzdorf’un Genç W’nin Yeni Acıları kitaplarının yanına Genç Veysel’in Acıları’nı eklemeyi tasarlamıştım. Her ikisi de kendi çağlarında kara sevda olgusunun görünümlerini ele almış ve bu özellikleriyle şöhret bulmuş kitaplardı. Ben de bu tartışmaya Türkiye’den ve Türkçe ile katılmayı deneyecektim. Bunu da belli ölçülerde gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Yine de Weysel Paradoksu bu tasarıyı aşan daha geniş ve farklı açılımları olan bir kitap oldu.

Neden Weysel ve neden paradoks? Bu soruyu kabul ediyorum ki biraz da meslek hastalığı sebebiyle soruyorum. Bir editörün kitabın ismine, hatta Weysel'in W'sine takılması gayet doğal olsa gerek. Eğer bir sır değilse kitabın isim öyküsünü de dinlemek isteriz.
Kitabın içeriği kitabın ismini de isimdeki dabılyu vurgusunu da dikte etti adeta. Az önce, kitabın çok iyi bilinen ve fenomen haline gelmiş Werther karakteri ile ilgili yönünden söz etmiştim. Bu, nedenlerden biri olarak zikredilebilir. Kitabın ikiz bir yapıda olması, birçok hususun kitabın farklı yerlerinde en az iki kez ele alınması da bir diğer sebeptir. Paradoksa gelince, Veysel’in ‘benim de aforizmalarım olacak ismimle anılan bir paradoksum’ diye bir cümlesi var. Yani onu batı entelektüel geleneğine bağlayacak bir çaba içinde davranıyor. Bu cümle okura kitabın okunması esnasında, Veysel’in sözgelimi Russel Paradoksu gibi ifade edilebilecek olan paradoksu ne acaba sorusunu sorduruyor. Veysel bu paradoksu kitap boyunca belirgin hale getirmeye uğraşıyor da. Öte yandan köylü bir ailenin çocuğu olan, annesine oldukça düşkün olan ve kara sevdanın sınırlarını zorlayan naif bir genç adam olan Veysel’in durumu da bir paradoks olarak değerlendiriliyor.

Weysel Paradoksu'nu okurken kafamda hep iki soru birbiriyle çatıştı. İnsan neden roman okur? İnsan neden felsefe okur? Sonra bu çarpışan sorulardan bir cevap çıktı: daima aradığı için. Paradoks kelimesi de en nihayetinde, aslında ulaşılmamış, kesin olmayan, ortada bir yerlerde duran anlamlarını çağrıştırıyor hep. Bu minvalde Hasan Yurtoğlu'nun romanlarla ve felsefeyle arası nasıldır?
Felsefeyle aramın iyi olduğunu söyleyebilirim. Romanlar için aynı şeyi söyleyemiyor, iyi bir roman okuru olduğumu da söyleyemiyorum. Bir roman yazayım diye hareket etmedim. Anlatmak istediklerimi en etkili bir biçimde nasıl anlatırım diye kafa yordum daha çok. Bunu, okumak istediğim kitabı yazmaya çalışmak olarak ifade ediyorum. Anlatacaklarımı en çok sayıda insana en etkili bir biçimde anlatmaya uğraştım. Belirli bir çerçevede ve belli bir kurgu içinde sunmaya yeltendiğim cümlelerin; kurulmasını, söylenmesini bekleyen bir topluluk olduğu inancıyla hareket ettim. En çok da benim, kendimin ihtiyaç duyduğu bu cümlelerin başkaları tarafından dile getirilmediğini fark etmem beni bunları yazmaya itti diyebilirim. Kitaba kitap olması dolayısıyla kıymet biçen her okurun okuma sebebi ve yazarın yazma sebebi de budur aslında.


"Hayalleriyle hayatı arasında uçurum olmamalı insanın. Hayalin bile saygısı olmalı gerçeğe. Umulur ki o vakit gerçeklik de bizim hayallerimize saygı duyar, bir nebze hakikat katardı onlara." cümleleri, Weysel Paradoksu'nun en sevdiğim cümleleriydi. Bugün etrafımızda olup biten, doğup ölen, konuşup susan birçok insanı anlatır gibiydi. Zaten hep bir ikili kıyaslama, karşılaştırma, öğüt var kitapta. Kafamıza vurur gibi değil, bir türküyü kendince söyler gibi. Roman insanın hayatı mıdır yoksa hayali mi? Bu ikisi nasıl, ne zaman bir olur da yazıya dökülür?
Şunun farkındayım, insan kendi meselesini bir cümle âlem meselesi düzeyine taşımadıkça, bunun yollarını, imkânlarını arayıp bulmaya çalışmadıkça dünya eksik kalmaya mahkûm. Felsefenin doğrudan doğruya bunu sağlamaya dönük yapısı onunla ilişkimin merkezinde duruyor. Hani meseleyi kişiselleştirmeyelim deriz ya… Bunun tersi… Özünde kişisel gibi görüneni herkesin meselesi haline getirmek. Ya da herkesin meselesi olanı kişiselleştirmek… Onu kendi temel meselesi yapmak. Weysel Paradoksu’nda olduğu gibi Pathika’da da kahramanın kişisel meselesi dünyanın ve insanın asli meselesi olarak ele alınıyor.

Her şey bir yana, Weysel Paradoksu Hasan Yurtoğlu'nun neresinde, hayatının hangi aşamasında durur? Bir yoldaş mı yoksa bitmiş bir yolculuğun hatırası mı?
Weysel Paradoksu’nu yıllar önce yitirdiğim bir dosta ithaf ettim. İthafın ötesinde kitaba ona dair pek çok hususu -gizleyerek de olsa- ektim, ekledim. Bu yönüyle ve tüm içeriğiyle Weysel Paradoksu yüreğimde duruyor. Sevdiğimiz insanlar öldüğünde… Geçmişin hatırasının ötesinde… Evet, belki eskiden olduğu gibi görüşemeyiz, fakat farklı bir boyut kazanarak bizde varlıklarını sürdürmeye bizi etkilemeye devam ederler… Yolun ve yolculuğun bittiği ancak yoldaşlığın devam ettiği bir durum.

Derken Pathika çıkıp geldi. Yine ismiyle, cismiyle farklı bir romanla karşı karşıya kaldık. Yine felsefe var ve öğretici noktası çok olan bir kitap. Mesela yazarlık, editörlük, çeviri dersi var bu kitabın içinde kanaatimce. Şöyle bir soru sormak istedim aslında o yüzden uzatıyorum: Hasan Yurtoğlu nelere kızdı, neleri yüklendi de kendini yollara atıp bir Pathika aradı?
Her iki kitapta da hayatla ilişkisini kitaplar üzerinden kuran kahramanlar var. Veysel de İbrahim de bunun neden olduğu problemler yaşıyor. Cümleler onların üzerinde bomba etkisi yapıyor. Hayatın entelektüelize edilmesi her ne kadar kaçınılmaz olsa da sorunlu olabilen bir şey. Düşünceleriyle yaşayan, düşünceleri etrafında yaşayan insanların gerçeklikle temaslarında ortaya çıkan sıkıntılar üzerinde duruluyor. Bir tür insanlık durumu bu. Türküdeki gibi, "isterem ki başına gele..."

Tek başınayken kendini daha net ifade eden ama kalabalıklar içinde olunca ya da başkalarıyla konuşurken daha naif bir karakter var Pathika'da sanki. Toplumu gözlerken bu tip karakterlerle sık karşılaşıyoruz. İnsanlar "başka" şeyler konuşmak istemiyorlar, "öteki" ile buluşmak istemiyorlar gibi. Bilmiyorlar mı ötekinin insana insanlığını hatırlattığını acaba? Biraz Pathika'nın karakterlerini psikolojik olarak yorumlamanızı rica ederim.
Pathika Spinoza’nın Ethikası’ndan mülhem. Pathos’un, tutkunun bilimi anlamında Pathika. Hayatında bir şeyi merkeze koymuş, onu tutku derecesinde benimsemiş insanların zamana direnemeyen mukavemetleri ortak noktaları. İbrahim, Süleyman, Yusuf’ta ortak olan… Tutku, inanç, benimseme… Bağlılık… Başkasının gözüyle ‘arıza’…Bir maraz hali… Ancak vizörü yakınlaştırdığımızda arızanın arızi olmadığı, merkezi olduğu, genelliği fark ediliyor.

Sanki her yirmi-otuz sayfada bir kendini yeniden kuran, yeni şeyler anlatan bir okuma sunuyor gibi Pathika. Bu yazar için yorucu bir yazma süreci oluşturmuyor mu?
Eğer böyle yorumlamışsanız başarılı olmuş sayarım. Pathika’da bunun böyle olmasını bilhassa arzuladım. İnsanların farklı adlar altında farklı yerlerde farklı zamanlarda aynı belalara düçar kaldıklarını… Şekillerin, görünümlerin ötesinde bir ortak yaşantının olduğunu belirgin kılmak istedim. Bu deneyim ortaklığı olmasa anlaşamazdık herhalde.

Hem Weysel Paradoksu hem de Pathika için sormak isterim: Her iki kitabın yolculuğunda dönüp baktığınız, ilham demek istemem ama size bu yolculukta arkadaşlık eden kitaplar var mı? Şarkılar da olabilir ve hatta resimler de. Çünkü her iki kitabın kapağı da oldukça özel.
Kitaplar, yazarlar, filozoflar, şairler her iki kitapta da yadırgatıcı ölçüde mevcut. Şarkılar, türküler de. Hayatımızda olduğu ölçüde. Kitapların nasıl ayartıcı olabildikleri üzerinde duruluyor. Bu tür kitaplar belli ölçüde otobiyografiktir, ancak birebir olarak anlaşılmaması gerek. Çünkü bu onları bir anı kitabına bir günlüğe dönüştürme tehlikesi taşır. Yine de kendi deneyimlerinin dolayımından ele alınması kaçınılmazdır neredeyse. Belli ölçülerde izin verip belli ölçülerde kaçındığınız ancak her halükarda tanınmaz hale getirip başka bir şekle soktuğunuz otobiyografik öğeler söz konusudur elbet. Şunlar, şunlardır diyerek sıralamak ise çok zor.


Her iki kitap için de yürekten tebrik ederken, Pathika'daki "Yaşlı amcalar evimizi sorduklarında, ben çoktan kaybolmuş bir çocuktum" cümlesini şerh etmenizi rica ediyorum. Bu belki de sizi ve düşünce dünyanızı daha yakından tanımak için bir imkân sunabilir.
Bunlar; ülkemizde, dünyada olup bitenlere tanıklık eden, bu tanıklığı ciddiye alıp bunu kitap merkezli gerçekleştiren herkes için ortak temlerdir bir bakıma. Şarkısı Biten Şehir, Unuttun Ama Çocuktun, hatta Yolda Olmak’ta da görüleceği gibi.

Bir anlam arayışı. Yitiş, kayboluş imgesi ortaktır. Unutmak… O da yitirmek değil midir?

Evet, tarif edemediğimiz bu ev, bilmediğimiz, yabancısı olduğumuz bir ev değil, bizatihi kendi evimiz. Kendi evimizden uzaklaştık. Kendimizden. Yine de hala evimiz diyebilecek kadar da ona yakınız. Belki de kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur. Kendini arıyor ya… Arayan da kendi, aradığı da… Bu, bir bilinç sağlıyor.

Öte yandan… İşte bu, evimiz dediğimizi arayan, bunun için bize adres soran, evimizi soran ihtiyarlarla karşılaşıyoruz… Onları bilgeler, filozoflar, şairler olarak düşünebiliriz. “Neyi kaybettiğini hatırla” diyen şairi; bize evimizi, şehrimizi soran biri olarak merhum Turgut Cansever’i zikredebiliriz. Soruyla birlikte ortaya kaybımızı hatırladığımız tuhaf bir durum ve aslında bir imkân da çıkıyor. O yaşlı amcalarla bir olup, onların elinden tutarak evimizi bulabilir miyiz, yitikliğimize son verebilir miyiz, diye umuyoruz. Bizi bir ev ve yurt sahibi kılan da bu çabamız işte.

Pathika’dan bir cümleyi tekrarlamak isterim: “Yine de insan kaybettiğine üzülüyorsa eğer, her şeye rağmen onu tam manasıyla kaybettiği nasıl söylenebilir?

Çok teşekkür ediyorum değerli sohbetiniz, sorularınız, ilginiz için. Sağ olun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 15.11.2018)

Söyleşi: Beşir Ayvazoğlu ile "Bir Başkası"


Beşir Ayvazoğlu ile "Bir Başkası" üzerine söyleşi.

Söyleşinin misafirleri: Gâlib Dede, Dede Efendi, Tanpınar, Yahya Kemâl, Emin Dede, Ahmet Hâşim, Tanbûrî Cemîl Bey...

Moderatör: Yağız Gönüler
14 Kasım Çarşamba 19.00
Çaynağme / Üsküdar

Ahmet Erhan bir tebessümdür, umudun tebessümü


Ahmet Erhan’ın bir söyleşisinde "Babamın öldüğü yaş olan 51'i geçmeye çalışıyorum" dediği söylenir. 4 Ağustos 2013'te, 55 yaşında hayata veda etmiştir şair, babasını geçmiştir, hayattan hiçbir zaman geçer not alma iddiasında olmadan…

1958 Ankara doğumlu Ahmet Erhan'ın şiirlerindeki karamsarlık, dönemin tüm şairlerinin ağzına sakız olmuştur adeta. Şair için "dünyanın en karamsarı" yorumları yapıladursun, şair bunu pek umursamaz. Yazılarına baktığımızda ise neden bu kadar karamsar olduğunu ilk okuyuşta anlarız. Hayat, yakasını bir türlü bırakmaz şairin fakat o bundan çok da mutsuz değildir. Sitemkâr bir hâle dahi bürünmez. Adeta bir derviş edasıyla, geleni de buyur eder gideni de.

Yazımın konusu Ahmet Erhan'ın hayatı değil, bir şiirin izahı. Bu şekilde onu daha iyi anacağızdır diye düşünüyorum. "Ankara-İstanbul Karatreni" adlı deneme kitabının ilk sayfasında karşılaştığım şiiri, sanki şairin hayatının kısa bir özetiydi. Şairin her şiiri mutlaka hayatından bir kesittir lakin bir şiiri vardır ki mutlaka hayatının tamamıdır. Sanki tam da onu yakalamıştım ve kitap da bana yardımcı oluyordu şiiri açıklamak babında. Sayfaları çevirdikçe o şiirin neden yazıldığını daha iyi anlıyordum. Şiirin adı Dâüssıla. Çarpık kentleşmeye maruz kalmış hafızam beni yanıltması ve bu ismi hatırladım. Süleyman Nazif de aynı ada sahip şahane bir şiir yazmıştı. II. Abdülhamid döneminde sürgüne gönderildiği adada, Malta Geceleri ve Piyer Loti için yazdığı hitabeler yer alıyordu. Hemen açıp Dâüssıla adlı şiirini buldum, şu dizelerin altını çizmişim:

"Garîbiyim bu yerin şevkı yok, harareti yok
Doğan batan güneşin günlerimle nisbeti yok

Olunca yadıma hasret-fiken fezâyı vatan
Semâ-yı Şarkı suâl eylerim bulutlardan."

İnsan sevdiği bir şeyden zorunlu, mecburi olarak uzaklaştığında neler yazmaz ki. Sadece "bir şeyden" değil, "bir kimseden" uzaklaşmak durumunda kaldığında da öyle. İşte Ahmet Erhan da, Nihat Genç'e ithaf ettiği Dâüssıla'sında neler neler yazamış ki...

Önce şiiri okuyalım birlikte. Yalnız sizden bir istirhamım var. Lütfen bu şiiri okurken, yanında kanun sanatçımız Göksel Baktagir'in bestesi olan "Su Gibi" adlı eseri de dinleyiniz. Önce eser girsin, sonra bir su için ve peşinden şiiri tane tane, ama kendiniz yazmış gibi gönülden okuyunuz:

Dâüssıla

Nihat Genç'e

1
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
tüyübitmedik sevincim, tohuma kaçmış hezeyânım
bir yağmur damlasına sığınmaya çalışarak
kirden ve nemden örülmüş bir yatağa
sinen yıllarım, oğlum, yalnızlığım
bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak
aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar
içilen biranın buğusu parmak uçlarımda

ayak sürülmemiş toprağım, dürülmüş göğüm
yüzü karanlık bir kalabalık
parmak basma ve bastırma yetkim
üstgeçitler kurup, altgeçitlerde titreyen devrimci ruhum
devletimin gri yüzü, bu kadar...
bu kadarsa ayrılıklarla örülsün yünüm
ankara. anakarası yaşamadım, diyebildiğim her şeyin
yine de hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım.

2
dönerim belki bir gün, papazın bağı'nda martıların uçuştuğu bir gün
oltamı kuğulu park'ta unuttuğum bir gün
belki oğlum beni babalar günü'nde hatırlar
sevinirim, akasya kokularına bürünürüm
neyin meşhur? keçin. duydum da hiç görmedim
sakarya'n, niyeyse hep sakarya'n
içerim belki bir gün, behçet'in koluma girdiği bir gün
neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar
belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın
salavat getirdi çıkrıkçılar yokuşu'n...

istanbul'da bu moda: her şey küçük harfle başlar
özellikle yer adları artık özel değildir
devrimin evrildiği yerde bunu nasıl anlamadım
kamudan yarattığım rengi gavurlara resmettirdim
bol sıfırlı resmi plâkalar iliştirdim cüzdanıma
devletim gülümsedi derin derin
konur sokak'ta engürü kahvesinde nihat'ın ıstakasının tam ortasına düştü
ben sıfırın altına düştüm, herkes ağladı

çocuk sordu, sordu piç kurusu:
- bu şiirde niye hiç büyük harf kullanmadın?
- istanbulin giyindim, kendimden soyundum
belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum...

3.
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
an kara tahtam, yan kara yüzüm, son kara yolculuğum
beni artık gökler, denizler paklar
kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar
nedir ki, neye varır ki, nereye varır dur'um, durağım
seyrelir içimde rengini unuttuğum bir su
bir şeyleri kaldırır kaldırır oturturum
belleğimdeki tek kırıntı bu, ötesi serum
her şeye varım, kabûsu türkî, kâmusû ölüm
ama o su, ama o su da olmasa
bilmezler ki o zaman, anlamaz ki zaman
bir hızar sesi kulak diplerimi ovalar
hoşçakal şehrim, asıl şimdi, artık şimdi hoşçakal
dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar...

Cihangir, 14 Haziran 2001

Şimdi yutkunup, suyun ince bağırsaklarınıza doğru inmesini sağlayabilirsiniz.

Ahmet Erhan bu şiiri yazdıktan 1 ay sonra yayımlanmasını istemiş belli ki, dergiye göndermiş. Fakat gördüğüm kadarıyla gönderilen Dâüssıla ile kitabına aldığı Dâüssıla arasında ufak tefek bazı farklılıklar var. Bunlara yazıda değinmek istemem, ufak bir araştırmayla farklılıkları görebilirsiniz nasıl olsa.

"Daüssıla"nın anlamının yurt özlemi olduğunu belirtmek gerekiyor. Şiir okuduğunuz üzere 3 bölümden oluşuyor. Bölüm bölüm incelemek yakışacaktır şiire. Zira her bölüm, hayatının bir bölümüdür şairin. Görünen hayat, izah istemez.

İlk bölümde, 5 Nisan 2001 Perşembe tarihinde trenle İstanbul'a gelen ve ardında yıkık dökük, derin bir "sıla" bırakan şair Ahmet Erhan'ın duygularını okuyor, izliyoruz. Sevinçlerini, kederlerini, sıkıntılarını Ankara'da bıraktığını, daha doğrusu bu duygularını Ankara'da doyasıya yaşadığını ve bundan sonra ne olacağını pek de düşünmediğini görebiliyoruz. Özellikle bazı dizelerde detay veriyor bize şair. Mesela, "Bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak" diyerek, kaldığı otellere, konakladığı misafirhanelere gönderme yapıyor. Ancak bana göre gönderme yaptığı daha büyük bir şey var, o da 12 Eylül'de siyasi sebeplerle "içeriye" düşmüş arkadaşlarını yalnız bırakmaması. Şiirleriyle onların derdine ortak olması, onları umutsuzluktan ve bitkinlikten koruması. Hemen sonraki dizede ise dikkatimi çeken şey Ankara'nın soğukluğu oldu. Şair "aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar" diyerek muhtemeldir ki Ankara'yı betimliyor. Küçük yerin derdi çok olur. Oranın sevgisi de, nefreti de fazladır. Bundan olsa gerek bira içerek kederini, sıkıntısını hafifletmeye çalışır şair.

Hep bir serinlik, buzluk vardır dizelerinde. Bunu meteoroloji ile özetleyemeyiz fakat Ahmet Erhan'ın 2008 yılında yaptığı söyleşisindeki bir soru cevabı buraya alırsam kafamız karışmaktan kurtulacaktır:

Son kitabınızın sanki bütün atmosferi kar üzerine kurulu: Kış, soğuk, yağmur, buğu, kurt ulumaları... Genellikle kış mevsimi zor koşulları nedeniyle bir yakınma duygusu uyandırır insanda. Ayrıca siz Akdenizli bir şairsiniz. Niye böyle gelişti bu kitap?

Doğrudur Akdenizliyim (Mersin); çocukluğum orada geçti. Ama söyledim ya 25 yılım da Ankara’da. Aslına bakarsan bunlarla ilgisi yok. Silivri’den Beylikdüzü’ne taşınınca kendimi çok yalnız hissettim; bir de üstüne hastalık bindi. Karamsar diyemeyeceğim, belki yalnızlıktan ötürü kasvetli bir kitap çıktı ortaya. Bir ara adını “Buğular Kitabı” koymayı düşündüm. Ama insanları o kadar da boğmaya hakkım yoktu. Bir de, ben kova burcuyum. Gazetelerdeki fallara pek inanmasam da bazen astroloji kitaplarına gözüm ilişir. Kış çocuğuyum – dolayısıyla en sevdiğim mevsim kıştır. Sonra elbette kışın habercisi olduğu için de güz. Sıcaktan nefret ederim; hele yazın plajlarda güneşlenenleri düşündükçe.


Birinci bölümün ikinci kıtasında siyasi konuşuyor Ahmet Erhan. Seçimler, eylemler, hassasiyetler derken coşa aka dizilen dizeler, sarsıcı bir dizeyle sona eriyor: "Sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım."

Hangimiz nankör değiliz ki hayata karşı? Nankörlük yaptığımız aklımıza düştüğünde derin bir pişmanlık yaşamaz mıyız? Yaşadığımız pişmanlığı neyle su yüzüne çıkarabiliriz pekala? Ya müzikle, ya şiirle, ya da kuru sıkı bir şeyler içerek, üfleyerek. Kim bilir? Şair, bir insanın içindeki tüm hüznü, kederi çekinmeden söyleyendir. Buna elbette nankörlük ve pişmanlıklar da dahil. Üstelik Ankara'dan İstanbul'a gelinmiştir. Geride bırakılan her şeyde özlem ve yeniden yaşanabilme umudu vardır. İşte Dâüssıla'nın ikinci bölümü bu şekilde başlar. Şair önce Ankara'nın kendince güzelliklerini sıralar, sonra da birer birer yaşantısından parçaları. "Neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar" diyerek önce hafızasına hayıflanır, sonra da "belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın" diyerek içinde sıkışanları şairane bir şekilde aktarır. Sonra sıra İstanbul'a gelir. 14 Haziran 2001'de Cihangir'de yazdığı bu şiirinin ikinci bölümünün sonuna doğru Ahmet Erhan, artık İstanbul'un tabiri caizse karizmasını çizecektir.

Her şeyin küçük harfle başladığını söylemekle, semtlere verilen "özel" şahıs isimlerinin samimiyetsizliğinden de bahsedebilir şair, kalabalıktan hiçbir şeyin özelliğinin kalmadığından da. Her ikisinde de haklılığı, su götürmez. Yani şiir yazılalı 12 yılı geçmiş, ne değişti? Yılları bırakalım çünkü gökler delindikçe önemi kalmadı. Her şey 1980'de yazıldığı gibi. Şehrin insanı hâlâ kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin, bozuk paraların, sivilcelerin, pahalı zevklerin ve ucuz cesaretlerin insanı.

İkinci bölüm tamamlanırken dikkatimi son iki dize çekti.

"belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum..."

Şair acaba neyi kastediyordu? Bir anlam çıkarmaya çalışıyorum, birlikte deneyelim. Dönüp dolaşıyoruz, neden? Bir yere varmak için. Yalnız tilki değil insan da muhakkak evine döner. Bir amaç için yola çıktığında evini de yanında taşırsın. Yanına isyanını al, öfkeni al, sevincini al, neşeni al. Ne olursa olsun, yaptığın şeye inanıyorsan, ciddi sebeplerin varsa, sonunda hayra çıkarsın elbet. Yani aslında sana hayır olarak görünebilir bu. Kim ne derse desin. Zaten el âlem ne der? Onu boşver, boşvermeli. Yukarıdaki dizelerin sonuna bakarsak bir adam olma arayışını görürüz. Bir kesinlik var. Yürürüm, giderim, ama neden? Adam olmak için. Hani Dücane Cündioğlu diyor ya: “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder.

Üçüncü bölümde yeniden vedalaşıyor Ankara'yla şair. Bu kez Ankara'da pek görülmeyen ve görülmesi mümkün olmayan iki öğeden bahsediyor: gökdelenler ve deniz. Peşinden kesinlikle İstanbul'un edebiyat çevresine ve "korkutulan" yazarlara, şairlere gönderme yapıldığına inandığım "kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar" dizesi geliyor. Ahmet Erhan İstanbul'a trenle gelmiştir ama içi Adalar vapuru kadar hareketlidir. Dolup taşmaktadır beyninin kamarası. Kederini yine bildiği "demlikle" atar denize. Alkol damarlarından akmaktadır şairin, sonu serumlarla akranlığa gidecek bir yoldur bu. Zira babası gibi kendi de alkol sebebiyle veda edecektir hayata.

İçiyordur ve kendince sebepleri vardır çünkü içmese ‘kulak diplerini ovalayan şey’ kuru kalabalık, kuru gürültüdür. Şairdir işte, öyle düşünür, burnunun dikine gider, tıpkı Adana Demirspor'da Fatih Terim'le birlikte oynadığı yıllardaki gibi. Dikine. Ama "sol" açıktan. Daha sonra transfer olur şiire.


Ahmet Erhan'ın Dâüssıla'sı öyle bir bitiyor ki, işte orada yatanları bilmek lâzım. "Dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar..." derken ne dertli, ne çileli yollardan geçtiğini ve geçmekte olduğunu yazıyor. Dünyanın da zaten çok umurunda olmadığını açık ediyor yine. Ya da bana öyle geliyor. Peki ya size? Belki size de öyle geliyordur...

Yazımı burada noktalıyorum. Zira soru işaretleri bol biten bir yazı, eminim ki sizi şairi daha çok hırpalamak, yani okumak için kitaplarına, şiirlerine yönlendirecektir. Bu vesileyle de çok sevdiğim şair Ahmet Erhan'a rahmetler diliyorum. Ahmet Erhan benim için tebessümdür, umudun tebessümü. Koltuğun kenarında onun bir kitabını bulup, arkasını çevirip, fotoğrafını görünce de parmağını üstüne koyup “Baba!” diyen oğlum da eminim ki şairi sevecektir…

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 07.11.2018)