Tutkunun İkametgâhıydı Ali Sami Yen Sokak


"El tipo puede cambiar de todo: de cara, de casa, de familia, de novia, de religión, de dios… pero hay una cosa que no puede cambiar… no puede cambiar de pasión.”
- Pablo Sandoval, El secreto de sus ojos, 2009

Alpaslan Dikmen'e

Sinema salonlarımıza "Gözlerindeki Sır" adıyla 2010'da giren ve hikâyesiyle içimize işleyen Juan José Campanella filminde; Guillermo Francella, Pablo Sandoval karakteriyle şöyle demişti: "Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını. Yine de değiştiremeyeceği bir şey var. Tutkularını değiştiremez."

Tutkularıyla yaşayan insanlar, tutkularının sorgulanmasını sevmezler. Tutkunun kelime anlamı yoktur. Tutku(lar) yaşanır, izah edilemez. Basit gibi görünen bu olguyu havsalalar çoğu zaman anlayamaz. Her tutkunun, "gerçekten" yaşandığı bir yer vardır. İstanbul'un 1905'te kurulan sarı-kırmızısına gönül verenler, bu tutkuyu yıllar boyu tek bir yerde yaşadı: Ali Sami Yen Sokak.[1]


Herhangi bir maçın "ASY"de oynanacağı herhangi bir gün... Hangi maçın olduğunun önemi yoktur Ali Sami Yen Sokak'ta. O yine, sabahın erken saatlerinde sokağın dostlarını bekler. Önce esnaf girer. "Seyyar" olanlarından ziyade "çakılı" olanları, sokağın göz bebeğidir. Büfe ve bakkallar daha bir hevesle kaldırır kepenklerini güne. Hava kar bile dökse, onlar o günün kârlı geçeceğini bilirler. En azından havayı ısıtacak şeyler olacaktır: Tezahüratlar, transfer dedikoduları, yönetimden haberler, dostluklar, ekmek araları, sigaralar, sıcak veya soğuk içecekler, kesintisiz voltalar... Esnaf mesaiye başlarken saatler geçtikçe sokağın gerçek sahipleri de etrafta görünmeye başlar. Bu aynı zamanda tutkunun da "görünebilir" hâle gelişidir. Tribün emekçisi, eli boş adam değildir. Davul, meşale, atkı, çift sopalı, pankart, belki enerji için fındık, fıstık ve elbette bozuk para. Mutlaka bir şey vardır elinde. En makbulü, elbette tribünde "kullanılacak" olanlardır. Maç saatine en az 3 saat kala, "sokak" artık tribüncüler için "antrenman sahası"dır. Sanki belediye, akıllara suskunluk verecek kadar kısa bir sürede sokağın tüm yollarını, kaldırımlarını hatta o alanın üstündeki göğü de sarı-kırmızıya boyamıştır. Durum son derece açıktır: "Buraları görüyorsun herkes Galatasaray'dan." [2]

Maça bir saat kala yavaş yavaş stada doğru yol alınır. Bu kol kola yürüyüşler ya da tezahüratlar eşliğinde olur. Acelesi olanların mutlaka bir görevi vardır içeride. Pankart asmak, tribünü yönlendirmek veya "iyi bir yer" bulup bir an evvel oturup çekirdek çitlemek gibi. Bu son fiil, asla bir tribüncünün işi değildir. Tribüncü seyirci değildir. Seyirci de zaten taraftar değildir, müşteridir...

Sokak hızla boşalırken, esnafı hem hüzün hem de heyecan sarar. Maçın galibiyetle bitmesini isterler ki maç bitince sokağın dostları bir süreliğine daha geri dönsünler, enerjisini türlü gıdalarla geri toplayabilsinler, etrafa neşe saçabilsinler. Ama bu durum, mağlubiyet durumunda da geçerli olabilir. Zira tribüncü, muhasebe yapmayı sever. Bu muhasebe, manevidir. Takım neden kötü oynamıştır? Yönetimde çatlaklar mı vardır? Yeni transferlerden istenilen verim neden alınamamaktadır? Teknik direktör hırsının kurbanı mı olmuştur? Tribün, görevini yerine getirebilmiş midir? İşte bu soruların cevapları yine "sokakta" verilir, verilmiştir. Ta ki Mayıs 2011'e kadar...


Ali Sami Yen Stadı'nın hazin yıkılışından sonra sokağın da tadı tuzu kalmadı. Maçlardan önce ve sonra toplanılan bu tutku mekânı, yerini sükûnete bıraktı. Sarı kırmızıya nadir rastlanılır oldu. Sokak, adını korumaya devam etse de hakiki dostları artık orayla vedalaşmıştı. Bağ kopmamıştı, zira "Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların / sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın" [3] ya da "İnsan ona derler ki yaşar hâtıralarla" [4] denmişti bir kere...

Maldini'nin "Kimse bana burada 25 bin kişinin olduğuna inandıramaz", Hagi'nin "Bu seyirci ölüyü diriltir", Collina'nın "Bu cehennemi çok seviyorum", Davids'in "Bizde böyle taraftar olsa hiçbir takım karşımızda duramaz", Simon Kuper'in "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" [5] ve hatta Bill Shankly'nin "Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir" sözlerindeki tüm sebepler ve hatta olası tüm öznelerin sahipleri Ali Sami Yen Sokak'ta idi. Çok uzun bir zaman. Dolayısıyla da o sokağın bir ruhu vardı. Çok ciddi bir ruhu. O ruh, teknolojiye ve kapitalizme mecburi olarak boyun eğdi, "taşınabilir" oldu. Ama hafızası genişledi, hiç hatırlamamazlık etmedi. Çünkü tribüncü vefakârdır, cefakârdır. Kâr ve zarar onun işi değildir. Maziyle yaşar tribüncü, gücünü maziden alır, tarihten alır. Artık bir tutkusu kalmayan sokakta, esnaf da "kalan sağlar bizimdir" demiştir stadın yıkımından sonra, belki de diyememiştir...

Ali Sami Yen Sokak adıyla ve ruhuyla yaşıyor. Stadından uzakta. Hâlâ nefes alıyor, almaya çalışıyor. Belki ilerleyen zamanlarda göğe uzanan çeşitli projelerle imârı ve korkunç bir ihtimal de olsa adı değişebilir. Ama asla değişmeyecek bir şeyi daima kalacak, nesilden nesile anlatılacaktır: ruhu.


Bir sokak, şarkı söyler mi? Ali Sami Yen Sokak şarkı söyleseydi hangisini tercih ederdi? Hemen bir kürdîlihicâzkar geliyor aklıma:

"Yıllar sonra bir gün beni anarsan
Kulakların değil kalbin çınlasın
Ardından bakıp da öylece kalan
Gözlerimde donmuş iki damlasın." [6]

Acaba kaç milyon damla göz yaşına ev sahipliği yapmışsındır Ali Sami Yen Sokak. Sadece son döneminde, "Eski Açık"ta yaşadıklarımdan hangileri aklımda? Elbette o "16 dakika", o Bordeaux maçı, getiremiyorum daha fazlasını aklıma, canım sıkılıyor...

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 12, Temmuz 2013)

[1] Şişli, Fulya
[2] https://www.youtube.com/watch?v=mCC_GsgoASs
[3] Attilâ İlhan, Adımla Nasıl Berabersem
[4] Hüseyin Nihal Atsız, Hâtıralar
[5] Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, İthaki Yayınları, Ocak 1996
[6] https://www.youtube.com/watch?v=Rr4-TVCBedI

Hiç yorum yok: