Gürbüz Bir Şule


Bir mektuba giriş cümlesinin ne kadar önemli olup olmadığını pek de umursamadan başlıyorum yazmaya. Acaba size, "siz" diye mi hitap etmeliyim yoksa "Şule Hanım" diye mi? Aslında sadece "hanımefendi" demek de istiyorum. Bilmiyorum. Erbabı olduğunuz mekanik saat tamirciliğine olan saygım, kitaplarınıza koyduğunuz şahsiyetiniz, o dupduru manevi dünyanız ve el salladığınız yerin neresi olduğuna yönelik keşfim bu mektubu yazdırıyor bana. Ötesi hürmet. Ötesi yok.

Orucumun, halet-i ruhiyemdeki etkisini artırdığı bir saatte, iş yerimde öğle arasına çıkmış ve kaç katlı olduğunu hâlâ tam olarak bilmediğim gökdelenin kitapçısına girmiştim. Yeni çıkan ve kapak tasarımıyla sadece göze hitap etme iddiasının ötesine geçemeyen onlarca kitabın arasında bir kitap görmüştüm: Yeraltına Mektuplar. Elli dokuz adet yazarımızın hayatta olmayan türlü türlü yazarlara mektupları vardı bu kitapta. Murat Yalçın hazırlamış. Merak etmiştim, "yaşayana da keşke mektup yazılsa" diyerek içeriğine göz atmaya başlamıştım. Bir baktım ki içinde sizin de bir mektubunuz var. Üstelik çok sevdiğim Peyami Safa'ya. Çok sevdiğim bir yaşayan, çok sevdiğim bir merhuma mektup yazmış. Saf bir sevgi, tertemiz bir samimiyet. Aylardır size mektup yazmak istiyordum. Matbu olarak yayımlanır veya yayımlanmaz önemli değildi, ben nasıl olsa bir yerde okur ve belki de gösterirdim onu. Gizli saklım yoktur. Hayran olmak, anlam olarak çok romantik ama bir o kadar da gerçek: Şahsiyetinize ayrı, kelâmınıza ayrı hayranım. Ne mutlu.

Çevremde olan bitene anlam veremediğim, ocak ayının ıssız ve ayaz bir gecesinde "Kambur"unuzu okumuştum. İçimde biriktirdiklerimi dışarı çıkarmıştı yazdıklarınız. Penceremden çarpıp göğsüme geri dönüyor, ben göğsümde yumuşatıp ayaklarımın altına alıyordum tüm kibirleri, tüm bilmişlikleri. Tercüman-ı Ahval bile döneminde bu kadar tercüman olamamıştır hiçbir fâninin hislerine. Pili bitmiş bir atlıkarınca gibi kalmıştım yatağımda. Devam diyordum. Şule Gürbüz'ü, onunla birlikte hayatı ve "bakma"yı tanımaya devam etmeye.

"Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şeye ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır."[1]

Otuz gün içinde, o zaman yeni çıkmış olan kitabınız "Coşkuyla Ölmek", sadece ismiyle bile beni benden almış, geri vermemişti. İşte bu heyecanlı kaygısızlıkla sarıldım kitabınıza. Hani o, "Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya"[2] diyen şairin kastettiği incelik var ya, işte ince ince işlenmişti kitabınıza. Ne zordu ince olmak bu kalın tuğlalar arasında. "Kalın Türk" idim oysa ben, içindeki inceliği saklı tutan. Meğer haklıymışım ödün vermemekte, çizgilerimi kalın ve kırmızı tutmakta ve daima susmakta. Çünkü "Ne kadar kendi oldu insan / o kadar başka"[3] dizesine inanmıştım. Bir dilsizin tüm ana dillere  kayıtsız kalışı gibi.

"İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp “Bu herhalde benim,” der. Bu dert de ona yeter."[4]
Hayır, henüz okumadım ortanca kitabınızı. "Zamanın Farkında"[5] idim oysa. Acaba bundan mı okumama sebebim, yoksa sadece üç kitabınız olduğu için mi? Onu da bilmiyorum. Saklıyorum, okuyacağım bir zaman kararlanmıştır elbet. "Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır / ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır"[6] diyen büyük şairin bir bildiği vardı. Bunu biliyordum ve bekliyordum.

Dizelerin üzerinde seksek oynarken, düşerken ve taşı gediğine koyma peşindeyken "Ağrıyınca Kar Yağıyor" dedim. Biliyordum sizin de şiir yolculuğunuzun ahir ömrünüzde önemli bir yeri olduğunu. Kitabınızı bulmak mümkün değildi. Sanal alemin orasından burasından "bir umut" arayıp bulduğum, süzdüğüm şiirleriniz yetmedi. Oysa ne çok isterdim bu sadece bin adet basılan ve ilk ellisi sizin tarafınızdan imzalanmış kitaba sahip olmak. 

"Her şeyin aranmasında ben bulunmaktım / ama bir telaştan gizlenmiştim de / korkulu bir yağmur sonrası / geçemiyordum birinden diğerine / tüm şapkaların altındaki iç çekişler / biraz yaşanıyorsam şimdiki bir düşten / yana eğilmiş kaskatı bakan / ölülerden biriydim pencereden."[7]

Lezzetli üslubunuz, okurken yaşattığınız derinlik duygunuz, o hiç vazgeçmediğiniz ıssızlık hâliniz, zamanın içinde insanı küçülten ve incelten bakışınız, adınızla değil işinizle iz bırakışınız, gürbüz bir şule oluşunuz...

Nereden edinmişim bilmiyorum ama sözü çok uzatmayı sevmiyorum. Bir şiirimde, "Mektup yazmıyoruz, tüm bu iç sıkıntılarımız ondan"[8] yazmıştım. Allah sıkıntısız bırakmasın ama bir nebze hafifledim size bu görev edindiğim mektubu bitirmekle.

Varlığınız için O'na, varlığınızla gönül gözüme hitap ettiğiniz için size gönülden teşekkür ederim Şule Gürbüz Hanımefendi.

Kaynaklar:
[1] Şule Gürbüz, Kambur, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2012, İstanbul
[2] Gülten Akın, "İlkyaz", Deli Kızın Türküsü, YKY, 1. Baskı, Şubat 2012, İstanbul
[3] İsmet Özel, "Birinci Bab Şivekâr'ın Çıktığıdır", Bir Yusuf Masalı, Şule Yayınları, 15. Baskı, Mart 2012, İstanbul
[4] Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2012, İstanbul
[5] Şule Gürbüz, Zamanın Farkında, İletişim Yayınları, 4. Baskı, Nisan 2013, İstanbul
[6] Sezai Karakoç, "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine", IV, Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, Şubat 2011, İstanbul
[7] Şule Gürbüz, Ağrıyınca Kar Yağıyor, Mitos Yayınları, 1993, İstanbul
[8] Yağız Gönüler, "Mektup", Dergâh, 276, Şubat 2013, İstanbul


Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Hiç yorum yok: