Önce Şehrini Tanı, Sonra Seversin


Edebiyat tarihimizde "şehir yazıları"na dair ilk teferruatlı örnek, Ahmet Rasim'e aittir. Son derece derin bir manevi dünyası olan Ahmet Rasim, muhtemeldir ki bu zenginliğini torunu olan büyük bestekârlarımızdan Osman Nihat Akın'a devretmiştir sonraları. 1927-32 yılları arasında Mustafa Kemal Paşa tarafından özel arzu üzerine İstanbul milletvekili oldu. Yaşamının son zamanlarında yaptığı bu milletvekili görevini tam manasıyla ifa edemedi zira hastalığı ileri derecelere çıkmıştı. Meclis oturumlarına bile katılamadı. Tam bir İstanbul âşığıydı. Tarihçiliğine, gazeteciliğine, yazarlığına bunu hep yansıttı. 1912-13 yılları arasında 4 cilt olarak yayımlanan "Şehir Mektupları" adlı eseri, hala ciddiyetle okunur ve henüz teferruatlı bir izaha malik değildir. Türk öykücülüğünün zirve isimlerinden Mustafa Kutlu da, on yıl boyunca bir gazetenin köşesinde yazdığı şehir yazılarını, Ahmet Rasim'den ilhamla 1995 yılında "Şehir Mektupları" adıyla İstanbul meraklılarına sundu. O zamandan bu zamana nefes alıp veriyor, vermeye çalışıyor bu mektuplar.

1945 yılında Erzincan'da doğan Mustafa Kutlu İstanbul'a erken yaşlarda gelir. Edebiyat aşkıyla gelir. 1974'te edebiyatın öğretmenliğini bırakır, İstanbul'a gelir, yayıncılığa doğru adım adım yürür. O yıllardan bahsederken şöyle der Mustafa Kutlu: "Ben o yıllarda yazı yazmıyor, resimle uğraşıyordum. Zaten Hareket gibi rahmetli hocamız Nurettin Topçu'nun yazdığı bir dergide yazı yayımlamak o günler için bana çok yücelerde, erişilmesi adetâ imkânsız bir şey gibi geliyordu."

Kitaplar bir yandan, dergi bir yandan, gazetelerde köşe yazıları da yazar, kısacası yoğun biçimde yazmaktadır Kutlu. Futbolu çok sever. Her şeyden çok da yaşamı, yaşamayı sever: "Hayatı, yazıdan daha çok önemsiyorum. Bir ağacı anlatmak yerine, gölgesinde oturmak daha iyidir." demesi bu yüzdendir.

Taşralı öykücümüz Mustafa Kutlu'nun İstanbul sevgisinin özünde "şehirli olma bilinci" vardır. Şehri görmek değil, şehre bakmak lâzımdır her şeyden önce. Bakarken tarihi mirasını, geleneklerini, âdetlerini ve şüphesiz o şehirde yaşayan, yaşayacak tüm insanların nefesi gözetilmelidir. Tüm bunlardan sonra şehir de bize bakacaktır. Bu topyekun bir bilinçtir, iaşeden de ötesidir. Kutlu, doğup büyüdüğü Erzincan'da gördükleriyle muhakkak ki İstanbul'u karşılaştırdığı için eksiklikleri, sorunları ve zorlukları daha temiz görebilmektedir. Kaygısız, samimi ve çözüm odaklı. Kutlu'nun "Şehir Mektupları"ndaki tüm çözümlerde iki şey dikkati çeker: insan ve tarih. Eğer insan her geçen gün tarihten uzaklaşmayı seçerse, şehir de tarihe gömülür. İstanbul, bir ayağı tarihe gömülüdür, gömülmüştür ve fakat diğer yandan da tarihiyle diğer ayağının üzerinde durmaya gayret etmektedir. Halkı ona destek olmadıkça ne kadar direnir, meçhul.

Kitabın içindeki "Hayvanlara ve İnsanlara Dair" başlıklı yazısında Mustafa Kutlu şöyle diyor:

"Balkonlarda büyüyüp, horozdan korkan çocuklar ise, kitaplarda resimlerini gördükleri hayvanlara bakarken çığlıklar atarak onları bir çizgi roman kahramanına benzetiyorlar. Ellerini uzatıverseler görüntü kaybolacak gibi. Hayvanat bahçeleri ise ne kadar görkemli düzenlenmiş olsalar da birer sirk, birer müze."

Bu cümleler aslında geldiğimiz noktanın en samimi özeti. Bu yazıyı okuyanlardan özellikle 20 yaşın üzerinde olanlar küçükken babaannelerinin ellerinden tutup hayvanat bahçelerini geziyorlardı. Müze gezer gibi. Hayvanın orada mutsuz olduğunu bilmeden. 20 yaşın altında olanlar ise balkonlarından balkon seyrettiler. Kuş beslemek bile lükstü çünkü anneleri "evi kirletiyor" diye kızabilirdi. Balık beslemek hüzünlüydü, ömürleri kısaydı zavallıların.

"Orda bir köy var uzakta / o köy bizim köyümüzdür"ü ilkokulda öğrendik, peki hiç köye gittik mi? "Köye gitmek" vardı. Kaçımızın köyü var? Hiçbirimizin. Kaçımızın köyü kaldı? Yine hiçbirimizin. Peki İstanbul ile bir köyün ilgisi olabilir mi? İşte köy bilmeyenlerin saçma bulacağı bir soru. İstanbul bir "mega köy" değil mi? İtirazsız, tartışmasız evet. Köy, güzel; mega köy, çirkin. Şehirden "mega köy" olmaya terfi(!) etmek ise çok çirkin.

Mustafa Kutlu'nun insan-şehir-mekân ilişkilerini irdelediği denemelerinden oluşan "Şehir Mektupları", Dergâh Yayınları'ndan 1995 ağustosunda çıkmıştı. Eylül 2010'da 6. baskısını yaptı. Bu da demek oluyor ki aradan 15 yıl geçse de hâlâ ilham alınacak şeyler barındırıyor. Bir taraftan keyifle okunan ancak diğer taraftan üzücü birçok şeyi aktaran metinlerde Mustafa Kutlu ağaçları da anlatıyor kiraz fiyatlarını da, Bursa'yı da anlatıyor İstanbul'da bir pasajı da. Şehre dair her şey, tüm gerçekliğiyle "Şehir Mektupları"nda buluşuyor. Öylesine bir deneme değil, samimi bir bilinçlendirme çabası.

Tanımadan sevmek olur mu? Tanımadan aşk?
O hâlde şehri tanıyalım, şehir nedir bilelim, sonra severiz.
Daha güzel severiz.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Hiç yorum yok: