Türkün Malı İstanbul


Yazıya bu başlığı verip de yazmaya koyulduğum günden (28 Temmuz 2013) tam 99 yıl önce I. Dünya Savaşı başlamıştı. İtilaf ve ittifak devletleri neyi paylaşamıyorlardı ve İstanbul'da neyin huzursuzluğu vardı? Çanakkale'den İstanbul'a doğru olası bir göz kırpması, İstanbul'daki Türk hâkimiyetine son mu verecekti? Bu hakimiyet ne zaman başlamıştı ve İstanbul sahiden Türk müydü? Elbette yazının vereceği cevaplar bu soruların tam altına yazılmayabilir, ancak bir şeylere önayak olabilir. En önce, İsmet Özel'in "Türk İstanbul" yazısından bir paragrafı buraya aktarırsam, neden Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirini açıklama derdine düştüğümü de az çok izâh etmiş olacağım:

"Fetih, 1453’te gerçekleştiği zaman İstanbul’un hemen Türkleşmediğini ifade edebiliriz. Ancak bu şehrin sahipleri, bu şehrin ellerinden alınmaması yönünde tedbir olarak, birincisi Fatih Camii olmak üzere, her yükseltiye bir cami yapmayı ve birkaç yıl içinde İstanbul’un siluetinden minarelerin çıkarılamaz hale getirilmesini kendilerine vazife edindiler. İstanbul’un el değiştirmesi Türk İstanbul’un doğmasına anında sebep olmadıysa da bir daha el değiştiremeyecek hale getirilmesi çabaları Türk İstanbul’u meydana getirdi. Minare, yeni egemenlerin işareti oldu. Dolayısıyla Türk İstanbul denildiği zaman bunun “İslam İstanbul” demek olduğunun da bilinmesi şarttır."[1]

İsmet Özel'in bu sözlerini doğrulamak adına okunabilecek çok sayıda seyahatnâme, anı ve tarih kitabı mevcut. Fetihle birlikte İstanbul çok ciddi bir Türk şehri hâline gelmiş ve bugünlere uzanmıştır. İstanbul'un Türklüğünden ve dolayısıyla geleneklerinden ne kadar uzaklaşılırsa, o kadar kendini kaybedeceği de doğrudur. Bizim tarihimizde, sözün ispatı şiirdir. Olan biten her şeyin sağlaması şiirdir. Tarihimiz şiirle birlikte yürür. Şiirimiz, tarihimizin de şerhidir. Var isek, şiir de vardır. Var olma gayretindeysek, şiir hasebiyledir. İşte bunlardan mütevellit, İstanbul'un Türklüğünü en güzel anlatan şiirlerden biri olan, Nâzım Hikmet'in 19 yaşındayken yazdığı "Sekiz Yüz Elli Yedi"yi tarihin bir sağlaması olarak kabul etmeliyiz ve edeceğiz. Önce şiiri okuyalım, iç çekerek:

Sekiz Yüz Elli Yedi[2]

Vâlâ'ya

İslâmın beklediği en şerefli gündür bu;
Rum Konstantaniyye'si oldu Türk İstanbul'u!
Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi,
Türkün genç padişahı, bir gök yarılır gibi
Girdi "Eğrikapı"dan kır atının üstünde;
Fethetti İstanbul'u sekiz hafta üç günde!
O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allahın...
"Belde-i Tayyibe"yi fetheden padişahın
Hak yerine getirdi en büyük niyazını:
Kıldı Ayasofya'da ikindi namazını.
İşte o günden beri Türkün malı İstanbul,
Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul.


Nâzım Hikmet'in 13 Kânun-ı sâni 1337'de (13 Ocak 1921) Ümid dergisinde yayımlanan bu şiirinin bilhassa son iki dizesi, tarihimizin tartışmasız bir gerçeğidir. İki dize, bir gerçek. İki dize, Türk tarihi. İki dize, Türk İstanbul.

Hemen şiirin adından bahsetmek gerekir. "Sekiz Yüz Elli Yedi", milâdi olarak "Bin Dört Yüz Elli Üç"ün karşılığıdır. Yani İstanbul'un fethinin. İstanbul'un fethinin gerçekleştiği 1453 tarihinin rakamsal açıdan önemi, gizemini korumakla birlikte, kabul edilen bir gerçeğin sayısal değeridir. Fatih Sultan Mehmed'in fetih için içine doğan veya beklediği andır 1453. Nâzım Hikmet'in şiirindeki "Belde-i Tayyibe"nin ne olduğu, nereden geldiği ve fetihle nasıl bir bağı olduğu burada önem arz ediyor.

Kur'ân-ı Kerim'de Sebe' Sûresi'nin 15. ayeti:

Lekad kâne li sebein fî meskenihim âyeh(âyetun), cennetâni an yemînin ve şimâl(şimâlin), kulû min rızkı rabbikum veşkurû leh(lehu), beldetun tayyibetun ve rabbun gafûr(gafûrun).[3]

Türkçe meâli:

Yemin olsun ki, Sebe' halkı için yurtlarında bir işaret vardır: Sağ ve solda iki bahçe. Onlara şöyle denmişti: Rabbinizin rızkından yiyin, Ona şükredin. Orası, ne hoş, ne güzel bir yurttur! Bir de, ne çok bağışlayan bir Rab![4]

Sebe, Yemen'de bulunan bir bölgenin adıdır. Dönemin harika bahçelerine ve toprak verimliliğine sahip, Saba halkına ait bu bölgeyi işaret eden Sebe' Sûresi'ndeki 15. ayette geçen "beldetun tayyibetun", Türkçemizde "güzel yurt" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla karşına yazılacak şehirlerin ilki de Medîne-i Münevvere[5] olacaktır. Fetih için mânen etkilenilen bir ayet olmakla birlikte, "Beldetun tayyibetun"un ebced hesabının karşılığı şaşırtıcıdır: 1453. Ebced hesabı nedir? Ebced rakamlarının yani alfabetik bir sayı sisteminin ele alınarak, kelimelerin sayısal değerlerini hesaplama yöntemidir. Çocuklara isim vermekten tutun da, günlük işlerde, fizik, kimya, matematik gibi birçok ilimde, tarih düşürmede, şifreleme işlemlerinde, dinî tasavvufî ilimlerde ve elbette şiirlere tarih gizlemede çokça kullanılmıştır, hâlâ da ciddiyetle kullanılmaktadır.


İşte Fatih Sultan Mehmed'in işaret olarak kabul ettiği ayetlerden birine sahip olan Sebe' Sûresi, Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirinde de haklı olarak yer bulmuş, "şiir ve gerçeklik" adına adeta bir kanıt olmuştur. 

Özellikle ilk şiirlerinde Yahyâ Kemâl'in yoğun etkisi altında olduğu hissedilen Nâzım Hikmet, bu şiiriyle birlikte hem bir fetih şiiri yazmış oluyor, hem de İstanbul'un Türklüğünün vazgeçilemez bir şey olduğunu anlatıyor, açıklıyor. Yani "Diğer bütün kentler ölümlüdür ama İstanbul sanırım insanlar var oldukça yaşayacaktır"[6] sözündeki İstanbul, Türklükle İstanbul olmuştur. Konstantiniyye'den Dersaadet'e dönüş 1453 fethiyle gerçekleşirken, fethe kadar "Tanrının lanetine uğramış", "lanetlenmiş", "lanetli" olarak görülüp birçok ciddi kaynak külliyatına konu olan İstanbul, fetihle birlikte Türk/İslâm İstanbul olmuştu. Bu yüzden hemen sonra hak ederek kazandığı ve kazıdığı isimlerden biri de "İslambol"du:

"Ne de olsa eski lânetli şehir yerini yeniden imar edilmiş geleceği parlak bir Türk / İslâm pâyitahtına bırakacaktı. Kıyamet beklentileri de bir tarafa itilmişti. Kadim Konstantinopolis, çok sonraları bir Osmanlı şâirinin ediği gibi "Bin kocadan arta kalan köhne Bizans"[7] değildi, burası artık bir mersiyede şöyle deniyordu: "Ey güneşim bir zamanların çok şereflisi olan Konstantinopolis'i ki artık bir Türkopolis olduğu için aydınlatma"[8]. Kievli Isidor da Papa elçisine yazdığı bir mektupta: "Şimdi buraya berbat kaderinden dolayı Türkopolis denilmekte olup benim ben bunun için nehirler gibi gözyaşı akıtırım"[9] diye yakınıyordu. Daha sonraki Osmanlı yazarları burayı "İslambol" diye de anacaklardı."[10]

İstanbul'un bir Türk hakimiyetiyle gerçek vücûdunu bulduğunu anlatmak için bu yazı bir vesile değildir. Vesile ve kaynak olan, Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" adlı şiiridir. Tıpkı diğer birçok kaynak gibi.  Şiir, bir kaynaktır. Çok ciddi bir yazılı tarih kaynağıdır şiir. İstanbul'un fetihle birlikte ve Türklükle açılması, kendini bulması sadece bizden bir bakış açısı değil, gayri-Müslim ressamların, seyyahların, elçilerin ve nihayet tarihçilerin çizdikleri İstanbul'da da gayet açık biçimde görülebilmektedir.

Nâzım Hikmet'in şiirine kondurduğu "Belde-i Tayyibe", fethin çağdaşı Osmanlı kaynaklarında da çokça yer bulmuştu. Oruç Bey'in Tevârih-i Âl-i Osman'ında, "Kostantin feth oldu, mâh-ı Rebîülevvelin yirmi birinde se-şenbe günü sene 857, âyetde dahi gelmişdir, tarihine münâsib beldetü tayyibetün..."[11] şeklinde geçer. Yani fethin gerçekleşeceği tarihin âyette zaten ortada olduğu ve buna mukabil fethin tam da o tarihte gerçekleştiği belirtilir. Diğer bir çağdaş kaynak Halil b. İsmail b. Şeyh Bedreddin Mahmud'un Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Menakıbı'nda "Düşdü târîh feth olıcak ol sene / beldetün tayyibetün Kostantine"[12] olarak belirtilir ve anlamı bir öncekinin neredeyse aynısıdır.

Şair, şiirle tarihe not düşer. Nâzım Hikmet bunu yapmıştır şiiriyle. Henüz ilk dizede "İslâmın beklediği en şerefli gündür bu" diyerek ayetle şiiri birleştirmiştir. Komutanlar da tarihe not düşmek için şiiri veya şairaneliği kullanır. Nitekim daha fetih başlamadan (1452) tamamlanan Rumelihisarı buna bir örnektir. Hisarın üç kulesinden biri olan Zaganospaşa burcuna ve denize bakan duvarlarına iki kitabe yerleştirilmiştir. İşte bu iki kitabe, İstanbul'daki en eski[13] Türk yazıtlarıdır. Komutan Fatih ve onun askerleri bıraktıkları bu kitabeyle, Osmanlı'dan günümüze kalan üç şeyin[14]; şairler, camiler ve padişahlar olduğuna da yeniden kanıtlamışlardır.

Nâzım Hikmet'in şiirindeki "O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allahın" dizesinin, o meşhur hadise karşılık geldiğini izah etmeye gerek bile yoktur. Hz. Muhammed'in (sav) "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; o ordu ne güzel ordudur "[15] hadisinin bir çok kaynakla sabit olup fethe kapı açan niteliği, işte Nâzım Hikmet'in şairaneliği ile buluşmuştur. Komutan Fatih, "şehr-i mev'ûdu" yani vaat edilmiş şehri fethederek, önce ayetle kutsanmıştır daha evvelinden. Sonra da şiirle, şiirlerle ve kelamla edilebilecek her şeyle.

"Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirini adeta kronolojik bir sıralamayla dizmiştir Nâzım Hikmet. Fetih, öncesiyle, gelişmesiyle, sonucuyla ve sonrasıyla vuku bulur dizelerde. "Hak yerine getirdi en büyük niyazını" dizesinin açıklaması şudur: Hıristiyan imparatorluğun başkentini temsil eden en önemli[16] yapı Ayasofya'dır. Müslüman geleneğinde, bir yer eğer barış yoluyla değil de savaş yoluyla elde edilirse, oranın en büyük kutsal yapısı camiye yahut mescide çevrilir. Nitekim Fatih, fethe başlamadan evvel Osmanlı'nın daima gözettiği İslam hukukunu uygulamış ve Bizans komutanı XI. Konstantin Palaiologos'dan üç kez şehri istemiştir. Bu üç teklif reddedilince de hukuk işlemiş ve şehir teslim alınmıştır ve derhal Ayasofya, camiye çevrilmiştir. Nâzım Hikmet de şiirinde şöyle devam etmiştir: "Kıldı Ayasofya'da ikindi namazını".

Bizans'ta geniş halk kitleleri, fetihten önce şehrin kaybedileceğini düşünüyorlardı. Artık "tanrının yüce takdiri" olarak görülüyordu İstanbul'un kaybedilecek olması. Hıristiyanlar kendi aralarında bölünüyorlardı ve hatta birçok kilisede imparatorun adının anılıp ona dua edilmesi bile engellenmekteydi. Durum her geçen gün kötüye gitmekteydi: "Bir kilise vardı ama patrik yoktu; bir imparator vardı ama imparatorluk yoktu."[17]

Konstantiniyye'nin büyük dükü Loukas Notaras durumu elinden geldiğince kontrolü altına almak istiyordu zira kendisi mutedil bir kişiliğe sahipti. Ancak elinden gelmeyen çok şey vardı. Öyle ki, Türk ordusu şehir surlarının neredeyse önüne geldiğinde bile, halkın Latinlere olan öfkesi dinmiyordu. Notaras buna mukabil "Kentin içinde Latin başlığının hâkim olduğunu görmektense Türklerin sarığının hâkim olduğunu görmemiz yeğdir"[18] demiştir. Keza fetihten sonra Bizans halkı soluk almıştır, Fatih'in hızlı güvencesiyle de adaletin ve dini özgürlüğün tadını çıkarmış ve hatta artık "Türkün malı" olan İstanbul'un serpilip gelişecek ekonomisinde de pay sahibi olmuştur. Fetihle birlikte İstanbul, muazzam bir Türkleşme göstererek tabiri caizse şahsiyetine kavuşmuştur. Nâzım Hikmet bu anlayışın hakkını, şiirindeki son iki dizeyle teslim etmiştir: "İşte o günden beri Türkün malı İstanbul / başkasının olursa yıkılmalı İstanbul."



Şehrimizden ne kadar uzaklaştık? Şehrimiz Türklüğünü ne ölçüde kaybetti? Şehrimizle aramıza nasıl bir mesafe girdi ve bu mesafe kimlere yaradı? Nasıl bir tedbir almalı ve şehrimize sahip çıkmalıyız? Evet sözü İsmet Özel'in "Türk İstanbul" başlıklı yazısıyla başlatmıştık. Bu sorulara verilecek cevap da yine İsmet Özel'in yazısının son paragrafını teşkil ediyor:

"Bugün bütün bunlarla aramıza sokuşturulan mesafenin farkına varılması, aynı zamanda bu mesafeyi kimlerin ne şekilde meydana getirdiğini anlamayı da gerektiriyor. Bundan sonrası için kimlerin ne gibi hazırlıklar yaptığını görmek de bu anlamanın bir gereği olarak önümüzdedir. Biz, kendini Türkiye’ye ve Türk İstanbul’a bağlı hisseden insanları, bu şehirdeki hangi insan tiplerinin ve hangi demografik ayarlamaların, bu şehrin işgali hazırlıklarının parçası olarak oluşturulduğunu görebilmeye davet ediyoruz. Biliyoruz ki Türk İstanbul meselesinin en yakın çerçevesi Türk İstiklâli’dir."

Nâzım Hikmet yaşasaydı bu paragrafın sonundan adeta bağıran "İstiklâl" kelimesini alır, ona ait bir şiir yazar ve "Sekiz Yüz Elli Yedi"den yıllar sonra bu kez ikinci bir fethin gerçekleşmesi için şairaneliğe başvururdu. Artık yükselen gökdelenler, alçalan yeşillikler ve oradan oraya taşınan mezarlıklardan ilham alırdı. "Türkün elinden çıktı ve yıkıldı İstanbul" der miydi? Muhakkak derdi.


Kaynaklar
:
[1] İsmet Özel, Türk İstanbul,
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=160&KID=11
[2] Nâzım Hikmet, İlk Şiirler, YKY, 11. Baskı, Mart 2012, İstanbul
[3]
http://www.kurantefsiri.com/kuran_tefsiri/sebe/sebe_suresi_tefsiri.aspx?ayet=15
[4] Kur'ân-ı Kerim Renkli Kelime Meali, Elmalılı Hamdi Yazır, Asır, 2008, s. 431
[5] Türkün Dili Kur'an Sözü, Haz. İstiklâl Marşı Derneği Konya Şubesi, Nisan 2013, İstanbul, s. 34
[6] Petrus Gyllius, İstanbul'un Tarihi Eserleri, trc. E. Özbayoğlu, İstanbul, 1997
[7] Tevfik Fikret, Sis, İstanbul, 1902
[8] Agostino Pertusi, İstanbul'un Fethi, Cilt 2, Dünyadaki Yankısı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2006, s. 230
[9] Agostino Pertusi, İstanbul'un Fethi, Cilt 1, Çağdaşların Tanıklığı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2004, s. 137
[10] Feridun M. Emecen, Fetih ve Kıyamet, Timaş Yayınları, 5. Baskı, Mart 2012, İstanbul, s. 339.
[11] Oruç Bey, Tevârih-i Âl-i Osman, nşr. Fr. Babinger, s. 65-66
[12] Halil b. İsmail b. Şeyh Bedreddin Mahmud, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Menakıbı, yay. A. Gölpınarlı - İ. Sungurbay, 1967, İstanbul, s. 156
[13] Halil İnalcık, İstanbul'un fethi ve denizde mücadele, NTV Tarih, Ağustos 2011, s.54
[14] İbrahim Tenekeci, "Herkes gider, şiir kalır", Yenişafak, 08.09.2012
[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'1-kebîr, I (ikinci kısım), 81; et-Târihu's-sağîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr. II, 24; Hâkim, Müstedrek IV. 422; Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, VI, 219,
http://www.sonpeygamber.info/fetih-hadisi

[16] Semavi Eyice, "Ayasofya", Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), IV, s. 306-307
[17] Donald M. Nicol, Bizans'ın Son Yüzyılları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, s. 399
[18] Michael Doukas, Tarih: Anadolu ve Rumeli 1326-1462, trc. B. Umar, 2008, İstanbul, s. 233


Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Hiç yorum yok: