Nurettin Topçu'nun Tasavvuf Anlayışına Giriş


"Bizim hareketimiz mesuliyet hareketidir; davamız hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır."
- Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye

Hayatını hakka uydurma idealizmini, vefatına kadar korumuş ve bundan dolayı "mana adamı", "arif derviş" ve "derviş hoca" sıfatlarıyla da anılmıştır Nurettin Topçu. Mehmet Kaplan, Topçu'yu "çağdaş bir mistik" olarak da takdim etmiştir. Fikir dünyamıza hemen hemen her alanda katkı sağlamayı göstermiş nadir ilim adamlarından Topçu'yu okuma ve anlama yolundaki gayretler gün geçtikçe artıyor. Yakın zaman önce Dergâh Yayınları'ndan çıkan "Nurettin Topçu - Hayatı ve Bibliyografyası" adlı kitapla birlikte İsmail Kara, 20 yıllık bir özlemi dindirdi diyebiliriz. Zira Dergâh Yayınları'ndan çıkan "Nurettin Topçu Armağanı"nın basım tarihi 1992 idi. Armağan, Topçu'yu her alanda olmasa da anlamaya yönelik önemli isimleri ve ciddiyetli yazıları barındırıyordu. Bibliyografya ile birlikte; Nurettin Topçu'nun hayatı, fikir dünyası ve tüm metinlerini artık daha derli toplu görüyor ve biliyoruz. Elimizde artık iyi bir kaynak var. Değerlendirmek için Topçu'nun fikir dünyasında tasavvuf önemli bir yeri teşkil ediyor. Bu minvalde gerek kendisinin "İslâm ve İnsan, Mevlana ve Tasavvuf" adlı kitabı, gerekse Mustafa Kara'nın "Nurettin Topçu'nun Tasavvufi Düşüncesi" adlı yazısı çok önemli kaynaklardır. Bu yazıda amacım, "Topçu ve Tasavvuf" hakkında sadece bir giriş sahası temin edebilmektir. Şunu da mutlaka unutmamak gerekir ki Topçu'nun yaşadığı dönemde tasavvuf, itikâdî olarak çok sorunlu görülüyor, sosyal yaşantıyı hareketsiz, kişiyi şahsiyet sahibi olmaktan uzak kıldığı, tasavvufun gittikçe Hıristiyan ve Hind mistisizminin bir biçimi hatta kopyası olduğu yorumları daha sık ve keskin bir şekilde yapılıyordu. Topçu ise bu yorumların tam terslerini savunarak "İnsan ruhu ile kendi yaratıcısı arasında sözkonusu olan birleşme Kur'ân'ın ruhuna yabancı değildir" diyor ve altını ciddiyetle dolduruyordu.

Topçu'nun, tasavvuf anlayışını oluştururken etkisinde kaldığı isimleri iyi bilmek gerekir. Maurice Blondel, Henri Bergson, Louis Massignan ve Nakşî şeyhi Abdülaziz Bekkine -ki 1945'te ona intisap etmiştir- bu isimlerdir. Mistik filozof Blondel "Din esas itibariyle mistiktir." diyerek Topçu'ya kapıları açmış, Bergson ise "Mistisizmin gayesi, aşk içinde kainatta birlik yaratmaktır. Ancak mistik temas sayesinde Allah'la birleşen insan iradesi insanlar arasında evrensel aşkı yaratmaya kabiliyetlidir" yorumuyla Topçu'ya daimî bir el feneri olmuştur. Massignon'un "İslâm mistisizmi hem kaynağında hem de ilerleme çağında mütemadiyen ezber okunan, üzerinde derin derin düşünülen ve tatbik edilen Kur'ân-ı Kerim'den doğmuştur" yorumu, Topçu'nun mistisizmin derin muhtevasından hızlı bir şekilde İslam tasavvufuna yönelmesini sağlamıştır. Topçu'da şimdiye kadar adı geçen üç isimden en çok Massignon'un etkisi olduğu muhakkaktır. Zira Massignon'a Türkçe öğreten Topçu, onun fikir ve düşünce dünyasını hem yakından tanımış hem de tatbik etmiştir. Massignon, Hallac-ı Mansur konusunda da ciddi araştırmaların sahibidir.

Topçu, Massignon'un "Kur'ân kaynaklı" tasavvuf düşüncesi sistemini, üzerine gidilmesi gereken bir konu olarak belirledikten sonra -kaderin bir hikmeti olsa gerek- Abdülaziz Efendi ile yolları kesişir. Sabahlara kadar süren sohbetlerinden sonra Topçu'nun gönül dünyası zenginleşmiş ve kafasındaki soru işaretleri azalmıştır. Mustafa Kara'nın tespitine göre; Karagümrük Rifaî dergâhındaki sohbetlere katılan Celal Hoca'nın hatıralarında Topçu'nun "fena fi'r-resül halini tam olarak yaşayan bir kişi olduğu" anlaşılmaktadır. Nitekim ilerleyen yaşlarında; şatafat, şöhret, ödül, alkış ve şaşaayı elinin tersiyle itmiş, bildiği yolda "gönül üzere" yaşamaktan asla taviz vermemiştir.

Topçu, yerleşik İslam yorumunun dışında bir yorumla insanla Allah'ı ve Allah ile eşyayı birbirinden koparmamış, kopuk görmenin ve kategorilere ayırmanın dini de zaaflara uğratacağını belirtmiştir: "Allah ile kâinat diye" bir olan varlığı ikiye bölüp de iki görme hali ruh için şaşılıktan başka bir şey değildir. Ancak fert fert eşya, şekiller ve tek tek varlıklar Allah olamaz. (...) Vahdet-i vücud gözünde Allah'ı kâinat dışına esirgemek O'nu dosdoğru tanımamaktır. (...) Hakiki İslâm inancına göre her şeyde gözüken Allah'ı her şeyden ayrı düşünmek tezada düşmektir." (Mevlâna ve Tasavvuf)

Tasavvufun çileli ve ızdıraplı bir yol olduğunu daima vurgulayan Topçu'ya göre "Tasavvuf ehlinin tuttuğu riyazet yolu gerçek bir atletizm"dir. Zira her fikrin bir çilesi, her çilenin hakkı arayış derdi ve nihayet hakikate ulaşma görevi vardır. Bu görevin dışına çıkmakla birlikte zincir dağılır ve yeknesak olur. Çiledeki ve ızdıraptaki samimiyet Topçu için çok önemlidir: "En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ızdırabını çekiyoruz. Daha çok sevmeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ızdırabını çekiyoruz. Dilek, ızdırabla hamleler yaparak, daha büyük ızdırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle, bir sonsuzluğa, Allah'a doğru ilerliyor." (İrade)

Mehmet Akif'in "Gel ey bir tanecik Gaib, gel ey bir tanecik Mevcut" yakarışı, Topçu için tarikat yolunun ışığı olmuştur. Tabiat ve mûsıkî bu ışığın bitmez kaynağıdır: "Hayatın bunca vehimleri arasında benliğini yitiren insan tabiatın kucağında ve mûsıkide kendini buluyor. Öz, asıl bunların içindekidir. Ancak bunların ikisi birlikte bulunmuyorlar. Bulunsalardı o mutlak varlığın huzurunda dayanılmazdı. Musa, Allah'la konuşuyor, fakat görmüyordu. Onu görmek istedi, bu temaşaya dayanamadı. Tabiat bütün ruhu sarınca mûsıkiyi susturur. Mûsıki söz alınca tabiatı siler ve unutturur. Bunlar kıskanç iki silah gibidirler, birbirlerini istemezler. Yanyana gelemeyen iki sevgi dalıdır bunlar. Halbuki bir olan mutlak varlığın iki türlü görünüşüdürler. Bunlara dost olanlar, âlemi idare eden kanunların perdesini yırtan bir takım sırlara mahrem olurlar. Onlardan haber alır, müjdelenirler. Mutlak varlığın kendilerini koruduğunu hissederler. Zaman zaman onu can gözü ile bütünde görür, mânâda tanırlar. Sessiz, sözsüz ve hareketsiz münasebet ruhu sarınca varlıkla benliğin birleşmesi tamam olmuş, insan kendini bulmuş demektir. Hadiste söylendiği gibi: "Kendini bilen Rabbini bilir" hakikatı, çevrik şekliyle de doğrudur: Rabbini bilen kendini bilir." (Hareket,1973:90)

Topçu'nun ahlâk anlayışı İslâm'ın özünden gelmektedir. İkisini birbirinden ayrı gören herkesi, içinden uzak kalmış bir dış olarak görür. Bir insanın, kendisini iç dünyasından ayırmasını, sefalete, felakete ve acziyetle son bulan bir yolculuk şeklinde tanımlar. Ahlâkın dinle birlikte insanlara sunulduğunun altını daima çizen Nurettin Topçu için hürmet etmek; eşref-i mahlukat olmanın gereğidir. Merhamet aynı zamanda samimiyet ve aşktır. Merhametin insanı şerden, zulümden, adaletsizlikten koruyucu bir kalkan olduğu, bu kalkanın ise direncini İslâm'ın hizmet esasından aldığını belirtmiştir. Burada ise devreye oruç, namaz ve zekât girer. Hizmetin ibadetler gibi bir emir ve aynı yapıda olduğunu belirten Topçu'nun bu görüşleriyle birlikte Nâmık Kemal'in "Hürriyet Kasidesi"ndeki dizelerini de hatırlamak gerekir:

"Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürrüvet-mend olan mazluma el çekmez ianetten."
(Kendini insan bilenler, halka hizmetten usanmaz
Mert olanlar ezilenlere yardımdan el çekmez.)

Tasavvuf yolunda aşkı daimî bir şef olarak kabul eder Nurettin Topçu:

"Akıl fenerdir, aşk ise güneş.
Akıl temeli tanıtır ondan öteye gidemez.
Akıl bizi aşka teslim eder.
Aşk Allah'la birleştirir."

Tıpkı Nurettin Topçu gibi aşk ve akıl konularında kendisine Mevlânâ’nın rehberlik ettiği Muhammed İkbâl, Hegel ve Goethe’ye çok şey borçlu olduğunu itiraf ederken Peyam-ı Maşrık adlı eserinde yine Mevlânâ ve Hegel’i şöyle karşılaştırır:

"Bir gece tefekkür tırnağı ile Alman hakiminin düğümlerini çözmeğe çalışıyordum. / O Alman hakîmi ki, tefekkürü ile (ebedî) üzerindeki zaman elbisesini çıkarıp atmış, onu çırçıplak ve apaçık bir hale getirmiştir. / Hayalinin genişliği önünde dünya, darlığından utanç duymuştur. / Onun denizine dalınca akıl gemisi tufana tutuldu. / Sanki büyülenmiş bir uykuya daldım. Baki ve fâniden gözümü yumdum. / Aşk bakışı daha keskinleşti. O anda ilâhî ihtiyar (Mevlânâ) bana göründü. / O bir güneştir ki, tecellisinden Rûm ve Şam aydınlanmıştır. / Bu mayası karanlık cihanda onun alevi çölde perhiz tutanların mumu gibidir. / Onun sözünden mâna, gelincikler gibi fışkırır. / Bana: Ne uyuyorsun, kalk, dedi; bir seraba gemi sürüyorsun! / Aşk yolunda akılla mı yürüyorsun!? / Güneşi mumla mı arıyorsun?"

Topçu'nun aklın bir araç olduğu ve insanı aşka teslim ettiği, aşkın da insanı Allah'la birleştirdiği yorumu bariz. Bu durum Fuzûlî'nin gönlüyle şöyle neticelenmiş ve aşkı tam manasıyla ifade etmiş olsa gerektir: "Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir."

Dergâh Yayınları'ndan ilk baskısını 1998 yılında yapan "İslâm ve İnsan - Mevlâna ve Tasavvuf" adlı kitabı Ezel Erverdi ve İsmail Kara hazırlamıştır. Kitabın bölümleri seçilirken Nurettin Topçu'nun tasavvuf anlayışı da dikkate alınmıştır. Dolayısıyla ilk bölüm olan "İslâm ve İnsan"da; insanın sefaleti, insanın iç gözlemi, bilmek ve düşünmek, Müslümanlık, İslâm dünyasının uyanışı, düşünen insan ve İslâm, din görevi, toplumda din adamının görevi, din terbiyesi, İslâm ahlâkı, dinde reform ve İslâmı sömüren siyaset gibi günümüze de hâlâ ve inatla ışık tutan konular giriş mahiyetindedir. Akabinde gelen "Mevlâna ve Tasavvuf" adlı bölümde ise; Mevlâna Celâleddin-i Rumî, tasavvuf, Mevlâna'da vahdet-i vücud, tasavvufun merhaleleri, âlem ve insan, iman ve ibadet, Yunus Emre ve Yunus'a dair konularıyla Topçu'nun hemen tasavvuf anlayışı hem de bu anlayışın nasıl somutlaşması gerektiği derin biçimde ele alınmıştır. Ek bölümde ise din psikolojisi ve mistisizm-tasavvuf konusuyla Topçu'yu aslında başladığı yerden tanıma imkânına erişiyoruz. Yani kitabın hemen girişindeki "Herşeyden evvel insan, sefil bir varlıktır. Zira bir maddenin kalıbına bürünmüş olan nefsin esiridir. İnsanın ilk hareketleri, nefsinin kımıldanışlarıdır. Ve eğer insan ömrü boyunca nefsine söz vererek onun kumandasında yaşamak isterse hayvanî bir hayatın mahkûmu olur. O insanda bütün hayvanları bulmak kabildir." sözleri, Topçu'nun ekteki makalesiyle daha derin bir anlam kazanıyor. Bu sözleri tasavvufa ve sonrasında hayatımızın neresine nasıl koyacağımız şekilleniyor.

Kâbe’nin her yanına gök-putlar dikilmeye devam ediyor. İnancımız tam kalbinden vurulmaya çalışılıyor. Bize sıkılan kurşunların nereden ve neden geldiğini idrak edebilmemiz için kendi değerlerimizle, kendi fikir adamlarımızla ve kendi kültürümüzle savaşmamız gerekiyor. Nurettin Topçu, Türk kültürünün en önemli fikir adamlarından biri olarak İslâm'la tasavvufu birbirinden uzak tutmadan bir yaşam sahası inşa etmişti. Okunmalı, anlamalı ve üzerine yeni fikirlerle yeni "savaş" metotları geliştirilmelidir. Bu yazı bu noktada, Nurettin Topçu ve tasavvuf anlayışı üzerine sadece kısa bir giriş mahiyetindedir. Bitirirken, Yunus Emre ile Topçu'yu yâd edelim:

"Özenirsen gardaş, tevhide özen.
Tevhiddir nefsinin kal'asın bozan
Hiç kendi kendine kaynar mı kazan
Çevre yanın ateş eylemeyince.

Değme kişi gönül evin düzemez
Hakk'ın taktirini kimse bozamaz.
Tarikat ummandır dalıp yüzemez,
Aşkın deryasını boylamayınca."

Yararlanılan Kaynaklar:
Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan - Mevlâna ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları.
Nurettin Topçu, Psikoloji, Dergâh Yayınları.
Nurettin Topçu, Var Olmak.
Nurettin Topçu Armağanı, Dergâh Yayınları.
İsmail Kara, Nurettin Topçu: Hayatı ve Bibliyografyası, Dergâh Yayınları.

Yağız Gönüler
(İhtimal, 4, Temmuz-Ağustos 2016)

Hiç yorum yok: