En büyük hüner iyi insan olabilmektir


1,5 yaşından beri hayatını safha safha hatırladığını söyler Sâmiha Ayverdi. Kendine gelmeye başladığı zamanlarda ise dünyanın sırrını keşfetmek için çabalamaya kendini zorlamış, zorlamış, zorlamış…

İstanbul’un Fatih ilçesinde 1905 yılında Şehzadebaşı’nda doğdu. Osmanlı’nın veda etmeye başladığı zamanlar. Anneli, babalı ve hatta dadılı fakat muhabbet dolu bir ortamda büyümüş. Muhabbete olan bağlılığını, muhabbetin gerekliliğini çok erken yaşlarda keşfetmiş. Annesi mana âleminde yürüyen bir mizaca sahip. Baba ise askermiş, neşeli tavırlarıyla ve dürüstlüğüyle herkesin sevgisini kazanmış. Mana âlemiyle pek meşgul olmamış. Büyüdüğü ev tipik bir Türk evi. Mimarisiyle ve musikisiyle, sanatın en güzel örneklerini görerek, işiterek olgunluk dönemine erişmiş Ayverdi. Eve sık sık hocalar gelmesi, keman dersleri alması... Bilhassa tarih, coğrafya ve edebiyat üzerine çok çalışmış. Lise diploması dahi almamış. Eskilerin tabiriyle meşk usulüyle büyümüş. Hocanın, üstadın, ustanın ne olduğunu yaşayarak öğrenmiş ve bu öğrendiğini bir gereklilik olarak evvela dostlarına, sonra da ona kulak verenlere söylemekten hiç vazgeçmemiş. Burada, şeyhi Ken'an (Büyükaksoy) Rifâî Hazretlerinin şu sözlerini hatırlatmalıyız: “Hiçbir şey üstadsız olmadığı gibi nefsin terbiyesi de üstadsız olmaz. Bu üstad da işte kâmil insandır. Mutlak bir kâmil insanın yardımına ihtiyaç vardır. Onu bulunca da hemen Hakk’ı buldun bil.

Münevver tabaka milli olmaktan çıkmıştı
Babasının selamlık odasında aydın tabakadan dostlarıyla kurduğu sohbet ortamında II. Abdülhamid aleyhtarlığı had safhadaymış. Merhume Sâmiha Ayverdi daha çocuk denen yaşlarda bu ortamdan rahatsız olmuş. Okuduğu tarih kitapları ve aldığı dersler sebebiyle bu aleyhtarlığı gerçekçi, doğru bulmamış. Nihayet bu ortam onu fazlasıyla sıkmış ve mana âleminde tekâmül etmeye, yani annesinin arkasından gitmeye karar vermiş. O dönemi şöyle anlatıyor Ayverdi: “Artık selamlık odasının benim için esrarı kalmamıştı. Zira tablo meydandaydı. Öyle ki münevver tabaka milli olmaktan çıkmış, fikriyatı ve müesseseleriyle bir yabancı kültürün tozlu aynası olmuştu.

Taassuba her zaman mesafeli olmuştur Ayverdi. Hayatı donduran, durduran, duygusuzlaştıran bir şey olduğuna inanmıştır. Tasavvufun ise insanın dünyayla barışık olmasını sağlayan, insanın içindeki hazine sandıklarını teker teker açmasını sağlayabilecek bir anahtar olduğunu düşünmüştür. Romanlarındaki tüm karakterler, tasavvuf dünyasında olup bitenlerle doğrudan alakalıdır. Karakterlerin her birinin hayatında muhakkak bir yeri vardır. İbrahim Efendi Konağı, Yusufcuk, Mesihpaşa İmamı, İnsan ve Şeytan, Yolcu Nereye Gidiyorsun, Hancı gibi kitaplarının her biri, yalnız gönlünden geçenleri değil, yaşadıklarını da izleyen, belki de tamamlayan kurgulardır. Dost, Rahmet Kapısı, Ne İdik Ne Olduk, Dile Gelen Taş ve Yaşayan Ölü gibi kitaplarını ise ne deneme ne de anı diyerek tanımlayabiliriz. Merhumenin bilhassa bu kitapları, içinden taşanları gönül eri olan ve bir yakınlık kuracağına inandığı okuyucularıyla paylaştığı birer mektuplaşmadır adeta. Tasvirleri, lezzetli üslubu ve sinematografik anlatım gücüyle Samiha Ayverdi, bir neslin Yunus Emre ve Mevlana Hazretleriyle tanışmalarına da vesile olmuştur.

Kardeşi Ekrem Hakkı Ayverdi’yle birlikte İstanbul’un ücra köşelerini kendilerince korumak, tanıtmak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Öyle ki İstanbul Fatih’teki Fevzipaşa Caddesi’nde hâlâ ayakta olan ağaçların birçoğunu bu iki isim elleriyle dikmişlerdir. 1970 yılında üç kardeş, Sâmiha Ayverdi, Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi ve Z. İlhan Ayverdi, Kubbealtı Cemiyeti’ni kurmuşlar ve gayelerini şöyle açıklamışlardır: “İlim, fikir ve sanatta Türk milletine has târihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir düşünce ve sanat merkezi etrâfında toplamaktır.

 Dilinin, dininin ve milli değerlerinin henüz çok erken yaşlarda farkındaydı
Sâmiha Hanım’ın İstanbul Geceleri adlı kitabı, kendisinin hem tarih bilgisini hem de İstanbul sevgisini ortaya koyan, edebiyatımızın nadir güzellikteki eserlerinden biridir. Kitaptan, Beyazıt’a dair şu satırlar dikkat çekicidir: “İşte bu daracık ve baş başa geçitte, ticaret âleminde Türk ahlakı en müstesna çiçeklerinden birini açmış; ustalar çırak yetiştirmiş, çıraklar, ustalarının izni olmadan dükkân, tezgâh sahibi olmamış, para ve hırs, sanat ve meslek haysiyetinin kalesine gedik açmamış, müşteri ile esnaf, tek taraflı menfaat endişesiyle sızıltı çıkarmamış, saygı, huzur, güven ve anlaşma, yarışta hep berabere kalmış, birlikte koşmuş, birlikte yorulmuş ve işte nihayet birlikte tükenip gitmiştir.

Adeta bir teklif kitabı olan Kölelikten Efendiliğe adlı eserinde Sâmiha Ayverdi, “Din kardeşlerimizle müşterek dert ve davalar üstünde kısaca dertleşip halleşmek niyet ve maksadını da içine almaktadır” diyerek kitabına hakikatli bir değer katmıştır. Bu kitabın Arapçaya, İngilizceye ve Urducaya çevrildiğini de belirtmemiz lâzım.

Büyükbabası şehit, babası gazi olan Sâmiha Ayverdi, şüphesiz dilinin, dininin ve milli değerlerinin henüz çok erken yaşlarda farkındaydı. Geçmiş üzerinden yaptığı gelecek tasavvurlarında hep bu birikimini esas almıştır. Bu sebeple zaman zaman kendisine “Ana”, “Toprak ana” gibi unvanlar da verilmiştir. Öğrencilere yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Kendi harsıyla, kendi kültürüyle insan aydın olur. Başkasının kültürüyle aydın olamaz ki. Başkasının kültürü sizi ezer, öldürür. Milli şahsiyetinizin teşekkülüne mani olur. Sizin milli şahsiyetiniz teşekkül edecek ki bir iş yapabilsin.

22 Mart 1993’te Fatih’teki evinde cemale kavuşan Samiha Ayverdi, Merkezefendi Hazretleri’nde, Ken'an Rifâî Hazretlerinin ayakucunda metfundur. “En büyük hüner iyi insan olabilmektir” sözüyle ve nice eserleriyle el ’an Türk milletine hizmet etmeye devam etmektedir. Rahmet olsun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 22.03.2016)

Hiç yorum yok: