Gün gelir acılar ezberlenir


Ayvalık’ta Sarımsaklı sahilindeyim, iki elim cebimde yürüyorum. 14 yahut 16 yaşlarındayım. Çifter çifter geçiyorum lunapark coşkusuyla kahkahalar saçan çocukların arasından. Tiksiniyorum atlıkarınca ve gondol sefalarından. En çok da dönme dolabın tepesinden aşağı bakıp da “Baba bak ben en yukarıdayım” diye bağıran geleceğin CEO adaylarından. Annemin aracılığıyla babamdan aldığım harçlığı cebime koymuş, o yaşta yaşayabileceğim en güzel iki heyecanı tatmak üzere yürüyorum. Önce Sevim Büfe’de bol ketçaplı ve mayonezli bir Ayvalık tostu yiyeceğim, sonra da internet kafeye gidip taraftarı olduğum takımın forumlarında gezeceğim. Yürüyorum çocukluk tutkularımı boynuma asıp. Tutkularım çok ama yalnızım.

Kafeye yaklaşırken tanıdık birkaç büyüğüme selâm veriyorum. Dövüşmeyi en çok sevdiğim zamanlar, dayak yersem de hıncımı almam lâzım. Abiler iyidir. Bir telefona bakar; 3310, bol hasarlı. Tam içeri girmek üzereyken ya kafenin içinden ya da yakınlarında bir yerden gelen; hâlâ nereden geldiğini bilmediğim bir ses sesleniyor kulaklarıma. Bana kaderimin bir oyunu gibi sesleniyor. Bu sesleniş, sanki benim gönlüme söylediğim bir iç sesim. İçin içinde iç. Şöyle: “Bağlasan durmaz göndersen gitmez / laftan anlamaz sözümü dinlemez / başına buyruk duyguları savruk / beni bana kırdıran bu gönül canıma düşman.

Sese mi yoksa söze mi şaşırıp kalacağıma ne kulaklarım ne de gönlüm karar veremiyor. İnsan bazen neye şaşırıp kalacağına bile şaşırıyor. Şarkılar böyledir, içinde hakiki bir şey varsa seni söyler. Seni derken, neye aşk duyuyorsan ona. Devam ediyor iç sesim: “Yanıyor bedenim acıyor içim / yoktan anlamıyor benliğim / bitmiyor geceler geçmiyor günler / adı aşk bu eziyetin.

Sanki bir mevlevî dervişi gönlümün üzerine oturmuş da kendi kendine bir ilahî tutturmuş gibi. Tamamen organik sebepler dolayısıyla sallanmaya başlayan kafamı tutamıyorum. Sanki bir sola bir sağa, bir ileri bir geri. Ne yapacağımı bilemezmiş gibi. Tıpkı hayata, o yaşlardaki baktığım yer gibi. Kafenin içine giremiyorum. Burada, tam burada durup iyice dikkat kesiliyorum. Kalbimin âniden daha hızlı aralıklarla atması öksürüğü de beraberinde getiriyor. Tıpta buna ne deniyor bilmiyorum, bir duvara tutunuyorum. İç sesim bu kez koluma giriyor: “Dayan yüreğim dayan / dayan yarına inan / gün gelir acılar ezberlenir / iyileşir zamanla yaran.

Son üç kelimesini ezberime kaydettiğim bu muhteşem şarkıyı o yıllarda kulağımda yer edinmiş küpeme altın harflerle yazıyorum. Hem de yatırım amaçlı. İleride lâzım olacak sana bu şarkı diyorum. Yoksa iç sesim miydi? Dakikalarca süren şaşkınlığım, kafenin işletmecisi olan ablanın seslenmesiyle son buluyor: “Yağız, senin masa boş gel.

Neden benim masa? Çünkü monitöründe daha az çizik var. O yaşlarda sürekli artmaya başlayan miyobum, fazla çizikli ekranlarda yahut güneş ışığında daha fazla canımı yakıyor. Bu bilgiyi neden verdim bilmiyorum ama şu bir gerçek: Hayatın insana güneş ışığıymış gibi sunduğu çok şey, alnında birer çizgi oluşturuyor. Ama kırgınlık ama efkâr. Siz ne derseniz deyin. Dayaaaaan, yüreğim dayan.

İşte benim Yıldız Tilbe’yle tanıştığım an. Şarkı bu şarkı. Yıllar sonra Sarımsaklı’ya yeniden gittiğimde ne Sevim Büfe’yi, ne de o internet kafeyi bulabildim. Kimseye de sormadım. Gittim tutunduğum duvarı buldum. Duvar bu duvar. Bu kez omzumu dayadım o duvara, bir sigara çıkarıp yaktım ve söylemeye başladım en baştan: “Hedef alıp vursan da özenli sözlerin oklarıyla / süslemedim harfleri adını oluşturanların dışında / dökmedim yüreğimi kimsenin gözlerine / ey aşk beni yağmala / ateş et arka arkaya aşk / beni tara…


Bendeniz doğma büyüme Cerrahpaşalıyım. Sülalemin ekseriyeti orada doğmuş ve genellikle ölülerimizin Ali Paşa Camii’nden kalkan cenazesi yüksek ihtimalle Silivrikapı Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cerrahpaşa’da geçirdiğim son yıllarda duvar yazılarında yüksek oranda Yıldız Tilbe tercih edilmesi hep bu şarkıya götürmüştür beni. Bir pencerenin altında gördüğüm “Hadi çat kapı gel sevineyim”, bir berberin kaldırımında yazan “Rihanna tarzsa Yıldız Tilbe farzdır”, çok küçük bir mescidin duvarındaki “Yıldız Tilbe ezan okusa da namaz kılsak”, Galatasaray tribününe astığımız ve tezahürat olarak da söylediğimiz “Zaten aşklar hep yalan dolan” beni hep o duvara götürmüştür, tebessüm ettirmiştir.

Bir canlı yayında “Seni Andım Bu Gece” şarkısına başlamadan evvel kanuncuya doğru “Kanuncu dolaşsana, bi’ kanun koy bakalım, duyalım” diyerek müthiş nağmeler eşliğinde esere girmesi, Twitter’da “Niye mutluyum ben aa bu ağırlığı taşıyamam” demesi, “İnsanlar intihar etmesin diye piyasaya sürmediğim şarkılarım var” sözü, olağanüstü sözlere ince ayar besteler yapması, dans edememesinden bile ortaya bir estetik çıkması, eğer bir sabah bir şarkısı aklıma gelmişse bütün günü o şarkıyla geçirmemin şart olması, iç sesimin hâlâ “Dayan Yüreğim” demesi bir de şunları söylemesi: “Şarkılarım sadece beni anlatmıyor, herkesi anlatıyor. Onun için dinliyor insanlar. Bir o şarkıları söyleyen Yıldız var, bir de o şarkıları dinleyen biri var. Bazı şarkılarımı ben bile acıdan dinleyemiyorum. Ayrıca o şarkılar dışında söyleyecek bir şeyleri olan biriyim ben. Sadece söylediğim 40 şarkıdan ibaret değilim yani.

Bilmez miyiz Yıldız abla. Hiç bilmez miyiz sende başka nelerin olduğunu, olabileceğini. Mahallemize muhtar, Galatasaray’a başkan, Türkiye Cumhuriyeti’ne iç işleri bakanı, ocağımıza aspiratör, salonumuza yer sofrası, kütüphanemize raf, duvarlarımıza portre ol Yıldız abla. Parti kur sandıkları patlatalım, trafoya gir mama getirelim, TOKİ ol daireni alalım, taksi ol hiç durmayalım, tütün ol yüreğimize saralım, süveter ol üşümeyelim, takke ol saf tutalım, içlik ol kardan adam olalım, ayakkabı ol yollarına yürüyelim.

Hem yaz hem söyle sen Yıldız abla. Nasıl olsa gün gelir acılar ezberlenir.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 28, Nisan-Mayıs 2017)

Hiç yorum yok: