Modern zamanlarda rüya gör(ebil)mek


"Müminin rüyası, nübüvvetin kırk cüzünden bir cüzdür. Bu rüya, anlatılmadığı müddetçe bir kuşun ayağında (takılı vaziyette) durur. Anlatılacak olursa hemen düşer.”
- Buharî, Ta’bir 26; Müslim, Rüya 8

“Resul-ü Zişanı rüyasında görmek saadetine erenlerin bu rüyaları, ahrete imanla göçeceklerine işarettir.”
- Muzaffer Ozak [k.s], Envâr-ül Kulûb (Kalplerin Nurları), sf. 52

Nereden bakılırsa bakılsın, insanın fikrinden bedeninin ön plana çıktığı, çıkarıldığı bir çağdayız. Bu çağda bir takım tuzaklara takılmak artık bir risk değil çünkü bedeniyle yaşayan, ruhunu önemsemeyen insan tuzakların tam da içinde, tuzaklarla beraber yaşadığından habersiz. Bu haberi alamıyor çünkü duyu organlarını sınırlı kullandığı kadar onların dışındaki şifanın da peşine düşmüyor. Dinliyor fakat işitemiyor, bakıyor fakat göremiyor, dokunuyor fakat hissedemiyor. Ölümlü olan insan, ilk ölümünü ruhunu kaybederek yaşıyor. Bedenini bir araç olarak değil kendindeki yegane unsur olarak görüyor ve bedeni üzere yaşıyor. Ruhun sınırsızlığının yanında bedenin sınırlı oluşu unutuluyor. Tam da burada rüyalar devreye giriyor.

Yahya Kemal, Deniz Türküsü adlı şiirini “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.” dizesiyle bitirir. İlk okunuşta hakiki bir ifadeymiş gibi görünse de bu düşünce hakikatten uzaktır. Bir Müslüman için hayal kurmaktan daha önemli bir şey varsa o da rüya görmektir. Resul-i Ekrem’den (sav) öğrendiğimize göre Müslümanın rüyası, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür. Bu hadis-i şerif, hayal kurmayı biz Müslümanların nezdinde daha aşağı bir seviyeye çekmelidir zira rüyalar, insanüstü bir hâldir. Hayal daha bedensel, rüya ise ruhsaldır. Yahya Kemal’in bu dizesine Üç Mesele adlı kitabında İsmet Özel haklı bir eleştiri yapar. “Rüya ve Siyaset” adlı bu yazısında önemli bir noktaya değinir: “Hayal, tıpkı bir bataklık gibi sizi yavaş yavaş yutar, eritir. Rüya ise sizin mevcudiyetinize gelen bir açıklık, sarahattir; sizi ikaz eder ve sağlam bir zeminde ilerlemenize yol açar.

Sırat-ı müstakimden ayrılmaması gereken biz Müslümanlar; kendimize döneceğimiz, kendimizi bulacağımız ve nihayet kendimize geleceğimiz şifayı rüyalarımızda yakalayabiliriz. Yine aynı yazısında İsmet Özel, hayal kurmanın insanın elindeki ipleri kaçırmasını sebep olduğunu ve sonrasında insanın kurduğu hayalin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesinin ciddi bir yıkıma yol açtığını söylemektedir. Modern zamanda yaşanan “Hayatın manasını bulamamak” gibi sıkıntıların nihai neticesi intihara kadar varabilmektedir. Bu durum psikologlar tarafından araştırıldığında ortaya “hayalî kaygılar” çıkmaktadır. Modern psikoloji, modern beslenme çözümleri, modern yaşam; insanın rabıta kurmasına engeldir. Oysa rüyalar aynı zamanda birer rabıta aracıdır. Tasavvuf yolunun birçok şubesine (tarik) rüyalar yoluyla varan sayısız mürid vardır. Mahmud Erol KılıçRüyalar bir üst benimizin, mevcut hâlimizin ötesinde bir şeye sahip olduğumuza işaret ediyor. Bize içkin bir ikiz, bir mana… “er-Refiku”l A”la”; daha yüce, yukarılardaki eş… Tasavvuf, “insanın aslı, hakikati” diyor buna.” der. Mesele İsmet Özel’in de belirttiği gibi bu hakikate, bu asla, rüyaya talib olabilmek ve ona sahip çıkabilmektir. Rüyanın ciddiyeti için verilebilecek en önemli misal Abdullah bin Zeyd’in (r.a) rüyasında Ezân-ı Muhammedî’yi kelimesi kelimesine öğrenmesidir. Rüyalarda nice manevî kazançlar olduğu gibi nice maddî kazançlar da vardır. Sure-i Yusuf’ta Rabbimiz “Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim” buyurmuştur. Öte yandan Ahmed Amîş Efendi’nin bendelerinden Evrenoszâde Sâmî Efendi Hazretlerinin rüyasında Danyal aleyhisselamdan resim sanatını öğrenmesi asla unutulmamalıdır ve buna benzer birçok örnek vardır.

Necip Fazıl Kısakürek, kendi hayatını anlattığı “O ve Ben” adlı kitabında henüz Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerini tanımadan evvel gördüğü bir rüyanın hakikatine otuz yıl sonra erdiğini söyler. Rüyasında amfiye benzer bir yerde, nur yüzlü ve bembeyaz sarıklı ulu kişilere hitap etmiştir ve en öndeki Efendi Hazretleri yerinden kalkıp Necip Fazıl’ı alnından öpmüş ve “İnşaallah O’dur!” demiştir. Devamını şairden okuyalım: “İşte bu rüyanın hakikatine, aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra, bir yaz günü Samsun’da erdim. Anfi şeklinde oturulan bir bahçe sinemasında ve onbini aşkın bir kalabalık huzurunda konuşurken, birden gözlerim kamaştı, herkesi sarıklı insanlar şeklinde görmeye başladım, âni olarak rüyayı hatırladım ve haşyetle gözlerimi uğdum. Aslında rüyanın hakikati bütün konferanslarıma şâmildi.

Herhangi bir rüyayı görmek başka, üstattan misal verdiğimiz gibi rahmanî rüyalar görmek başkadır. Rüya için ölümün yarısıdır denir. Nasıl imansız ölünebileceği gibi -Allahû teâlâ muhafaza buyursun- imandan uzak rüyalar görmek de son derece doğaldır, bilhassa bu çağda. Zira modern zamanda, tuzakların hayatımıza istila etmesiyle birlikte rüyalarımız da işgal altındadır. Yine “Mevlânâ Üzerine Konuşmalar” adlı kitabında Mahmud Erol Kılıç bütün Müslüman ailelerin dikkat etmesi gereken bir noktaya temas eder: “İmajinasyon dünyamız pıhtılaşıp dondurulduğu için başkaları bizim için ürettikleri şeyleri bize empoze etmekte, hatta gece saat on ikiye bire kadar seyretmiş olduğumuz bir filmle beraber yatmaktayız. Modern nörofizyolojik araştırmalar, uyumadan evvel en son seyretmiş olduğumuz görüntülerle beraber yattığımızdan dolayı televizyonu kapatmış olsak bile şuuraltımızda o filmin devam ettiğini söylemektedir. Bir bakıma böylece modern insanın rüyaları bile işgal altında. Bundan dolayı bir çok insan geliyor ‘hocam ben bir türlü rüya göremiyorum’ diyor. Neden? Çünkü rüyaların bile işgal altında. Rüyalarını işgalden kurtar ki kendi maneviyatın başlasın. Modern insanın problemlerinden biridir bu.

Yeniyi merak etmek başka, yeniye müptela, esir olmak başkadır. Modern insan kendine yeni gibi sunulan her şeyi ihtiyaç kabul etmekte ve bunu bir alışkanlık, olmazsa olmaz hâline getirmektedir. Kapitalist sistemi kendi içinde yepyeni boyutlarıyla yaşayan modern insan, güncelin peşinden koşmakta ve kendini tüketmektedir. Günümüzde “tükenmişlik sendromu” olarak adlandırılan psikolojik hastalık, insanın ruhaniyetini kaybetmesinin bir sonucudur. İnsan bir ruha sahip olduğunu unuttukça nefsinin kölesi olur. Nefsinin kölesi olan insan için bilhassa teknolojinin ürettiği bir çok şey ihtiyaçtır. Hepsine ihtiyacı olduğunu düşünen insan borçtan borca, taksitten takside, mağazadan mağazaya koşturmakta, yorulmakta ve maneviyatını yok etmektedir. Bu insanın vereceği emek ve üreteceği ürün de şüphesiz kendi gibi olacaktır; dijital, hissiz ve maddî.

İşte bu maddî ortamda “sözü doğru olmak” çok yüksek bir maneviyatın elde edebileceği bir güçtür ve peşinden salih rüyalar gelir. Çünkü Resûlullah (a.s) “Sâlih rüyayı sâlih kişi görür” ve “Sözü doğru olanın, sadık kimselerin rüyası da doğru çıkar.” demiştir. İbn-i Haldun rüyayı “Ruhani bir şey olup uykuda iken insani olan ruhun, manalar âlemine dalması sonunda gaibten kendisine akseden varlıkların şekil ve suretini bir anda görmesinden ibarettir” diyerek tarif etmiştir.

Efendimiz “En sâdık rüya seher vakitlerinde görülen rüyadır” [Tirmizî, Rü’ya 3] buyurmuştur. Seher vakti öten bülbüllerden haberimiz olmalı. Şifayı hayallerde değil rüyalarda aramalı.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 27.03.2016)

1 yorum:

La Tahzen dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.