Şehirlerimiz hangi düşüncenin ürünü?

Turgut Cansever, öğrencilik yılları.
Takdim yazısını Prof. Sadettin Ökten'in, sonsöz yazısını ise Prof.Dr. Ömer Dinçer'in kaleme aldığı Bir Şehir Kurmak; merhum bilge mimar Turgut Cansever'in 1997-1998 yılları arasında verdiği "Şehir Yönetim Düşüncesi" seminerlerinden hareketle hazırlandı. Cansever'in "Diyarbakır'ın Suriçi Eylem Planı"nın taslak metni de ilk defa bu kitapta yer alıyor.

1921'de Antalya'da doğmuş Turgut Cansever. Fransız tarihçi Fernand Braudel'in Akdeniz'ini yazdığı ve insanı, mirası, tarihi ve en mühimi de mekânı sorguladığı bu iklim, Cansever'in de şehirlere bakış açısını derinleştirmiş. Sadece mimari yetmemiş doğal olarak; müzik, şiir ve felsefe de mimari düşüncesini, bakış açısını zenginleştirmiş. Dolayısıyla Turgut Cansever, sadece mimarların değil herkesin okuduğu, okuması gereken bir isim. Yazık olan şu ki kendisinin aslında bir kitabı yok. Piyasada olan kitapların hepsi bazı makalelerinin, söyleşilerinin, konferanslarının ve eğitim notlarının bir araya getirilmesiyle oluşan eserler. Hepsi de ayrı bir kıymete sahip. İşte Bir Şehir Kurmak da, konuşma yoluyla ilerlemiş bir sürecin kâğıda yansıyan özeti. Şehirleşme meselesinin başlangıç noktası: İnsan ve zihniyet, ev ve mahallenin kurulması ve yönetimi, şehirlerde fizikî ve sosyal örgütlenme, sağlıklı şehirler kurmak ve korumak, şehir ve bölge planlama, güzellik sevgisi ve estetik, imar uygulamaları ve sorunları bu kitabın içeriğini oluşturuyor.

Şimdiki şehirler Hristiyan dünya telakkisine göre inşa ediliyor
Turgut Cansever'in mimariye bakışında temel taşı şu oluşturuyor: Hristiyan düşüncesine göre insan cennette yasak meyveyi yiyerek buradan çıkarılmakla cezalandırılmış, ceza mekânı olan dünyaya gelmiş. Bu insan için kurulacak şehirin elbette "iyi" ve "güzel" olanla irtibatı bulunmayacaktır, hakikati göstermeyecektir. Oysa biz, bu düşüncenin tam karşısında olarak, yasak meyveyi yiyerek Allah'ın emrine karşı geldiğini, günah işlediğini fark edip pişman olan, tövbe eden ve dolayısıyla da affedilen, çevreyi idrak etmeye başlayan, yaşam alanı sorumluluğunu üstlenen, beşer olmaktan çıkarak Âdem/adam olan insan için şehirler inşa etmeliyiz. Cansever bu temeli şu şekilde neticelendirir ve tüm mimarî düşünce dünyasını bunun üzerine kurar: "Bu insan Allah'ın dünyadaki halifesidir ve Allahu Teâla’nın yarattığı o güzel dünyayı hüsnü muhafaza etmeyi vazife olarak yüklenmiştir."

İnsanları yönlendirmeden iyi bir yaşam alanı kurmanın imkansız olduğunu defaatle zikreden merhum bilge mimar bu konuya şöyle yaklaşmış: "Ne kadar az yönetme söz konusu olursa, yönlendirme o kadar önem kazanır. Yönetmek demek, yönetenin yönlendirmesine göre, insanın kendisini bir üst yere koyması demek. Hâlbuki Allah, insanları eşit yaratmış. Dolayısıyla, yönetmeyi asgariye indirmek, buna karşılık bütün insanlar tarafından kabul edilen prensipler içerisinde insanları yönlendirmek yapılması gereken şeydir."

Turgut Cansever ve ailesi.
Aile üzerine konuşmadan evden ve mahalleden söz edilemez
Sokrates, "Ailesini yönetemeyen bir kimsenin devleti de yönetemeyeceğini" söyler. Bizim kadim kültürümüzde de insanın aile kurması "evlenmek" kavramıyla açıklanmıştır. Turgut Cansever de bu fikirleri bir araya getirerek "Aile fertleri ile ev bütündür ve aile ancak ev ile kurulabilir" demiştir. İnsan kutsaldır ve sözler de fiiller de tohumdur. Bugün gelişen teknolojiyle birlikte insanın üzerinde hâkim olan unsur makinelerdir. Makineler nasıl istiyorsa ve isteyecekse, insanlar da o şekilde olma ve yaşama vaziyetine geçmiştir. Turgut Cansever kitapta Peygamberimizin (s.a.v) bütün diğer peygamberlerin hikmetlerine ilaveten iki hikmete daha sahip olduğunu hatırlatır: Ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi. Dolayısıyla makineler ve ileri teknoloji evi yok etmiş, yerine "konut" kavramını koyarak insanı güzellikten uzak, varoluşundan habersiz, yaşamla ve dolayısıyla doğayla irtibatı olmayan "ruhsuz bir ruh" ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple bilhassa II. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı dünyasında ferdiyetin yüceliğine ve güzelliğe imkân veren şehirler kurulmamıştır.

Sadece insanlar değil hayvanlar da bir denge üzerine yaratılmıştır. Cansever bu konuda şu anısını anlatıyor: "Burgazadası'nın Marmara tarafında Kalpazankaya diye bir yer vardır. Bazı havalarda martılar uçmazlar, denize konarlar. O martıların su üstünde birbirlerine olan mesafe düzenlerinin güzelliği tarif edilemez. Herhangi bir mimar, dâhi bir tasarımcı evleri bir arazi üzerinde dağıtacağım dese o derece güzel bir yakınlık-uzaklık münasebeti kurması belki aylar alır. Onların bu dağılışının içerisinde suya konma sıraları, içlerinde önder olanların öncelikle gelip yerleşmeleri, esen rüzgâr, daha iyi barınma noktaları bulmak yahut su altındaki balık sürüsüne göre yer almak... Bütün bu konumlanmanın altında bizim bugün mantığını bilemediğimiz sayısız büyük realiteler yatmaktadır. İbn Rüşd vasıtasıyla Aristo'yu fark edip Rönesans'a düşüncesini ulaştıran Aquinalı Thomas, 'güzellik, realitenin yansımasıyla oluşur' diyor. O martı grubunun dağılışındaki güzellik, onun altındaki birçok realitenin yansımasıyla oluşuyor. Osmanlı şehrinde de evlerin dağılımı, keza oradaki bir dizi sosyo-ekonomik, topografik, tabii, kültürel etmenlerin ve tarihi birikimin bir sonucu olarak oluşmaktadır."

Bursa, 1900'lerin başı.
Tarihten bu yana milletimizin estetik hafızası ve güzellik terazisi vardı
Turgut Cansever'in en çok ilham aldığı şehir hiç şüphesiz ki Bursa. Buradaki evler, sokaklar, doğa ile insan arasındaki ilişki, camiler, tekkeler, sanayi alanları Cansever'in şehir düşüncesinde haklı bir paya sahip. 1928'e kadar Bursa'da mahalleli mahallesini kendi yönetmiştir. 1928'de çıkan kanunla bu hak Bursa halkının elinden alınmış ve halk artık muhtarını, tamircisini, çöpçüsünü kendi seçemeyeceği için üzülmüştür. Buna rağmen mahalleli, şehrini koruyup kollamıştır. Haşim İşçan'ın Bursa valisiyken oradaki çınar ağaçlarını "şehri köy hâline getiriyor" gerekçesiyle biçmek istemesine karşın halkın üç gün üç gece hiç uyumadan direndiğini anlatır Cansever. "Yani, Setbaşı Mahallesi, Yeşil Cami'deki çınarın kesilmesine 'bana ne' demedi" der. Bugün "bana ne" diyen bir toplumuz. Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyabileceğimiz tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever'e göre de "hesap günü" işimizi oldukça zorlaştıracak. Milletimiz artık bu bilinci kaybetmiştir.

III. Ahmed Çeşmesi yapıldığında İstanbul halkı sarayın kapılarına dayanıp "bu ne görgüsüzlük" demiştir. Bu bir Türk mimari, estetik, ahlakî cür'etidir. Son derece de haklıdır. Kimi tepkiler karşısında saray hiçbir şey yapamamıştır çünkü mal da mülk de Allah'ındır. İnsan ise bu mal ile mülkün bekçisidir. Sadece yeri de göğü koruyup kollamak da halkın görevidir. Yöneticiler buldukları her yere "sahiplik" bilinciyle yaklaşarak kadim şehirlerimizi ve mahallelerimizi maalesef katletmişlerdir ve bu el'an devam etmektedir.

Yöneticiler şikâyet edemez, halk şikâyet eder, onlar da çözerler
Batı dünyası bilhassa 17. yüzyıla kadar bizden öğrendiği değerleri 20. yüzyıldan sonra bize kendi değerleriymiş gibi satmakta, bu satışı yaparken de içine kendi değerlerini katarak adeta dayatma politikası gütmektedir. Cansever, yöneticilerin bilhassa bazı şehirlerin kontrolsüz büyümesi sebebiyle yol ve konut inşaatını artırmaları karşısında "bu şikayet etmektir, çözüm değildir" der. Çünkü sorunu şehir kontrolsüz büyümeden çözerseniz, şikayet de olmayacaktır. Halk; milyonluk nüfus içinde erimekte, tabiri caizse kendini kaybetmektedir. Bir Şehir Kurmak bu minvalde kısa bir çözüm kitabıdır. İçerisinde çok fazla çözüm önerisi vardır ve bunların her biri "işi bilen" ve insaf, izan, idrak, vicdan sahibi kişiler tarafından kolayca uygulanabilir. Oysa günümüzde projeler işgüzar müteahhitler ve mimarlar tarafından uygulanmakta, arsalar al-yap-sat mantığıyla değersizleştirilmekte, mühendisler birer rant mühendisi hâline gelmektedir. Maalesef Turgut Cansever’in anılarını okurken öfkeleniyoruz. Zira bazı vicdan ve idrak sahibi, ülkesini seven insanların önlerinin nasıl tıkandığına da şahitlik etmiş oluyoruz.

Takdim yazısında, merhum mimarın yol arkadaşlarından Sadettin Ökten hocamız "Yaşadığımız şehir sanki bize ait değil, oturduğumuz ev yabancı birisinden ödünç alınmış gibi..." derken, sonsözde Ömer Dinçer şöyle diyor: "Kaliteli bir şehir için kültür ve estetiğin ön şart olduğu vurgulanmalıdır. Turgut Cansever'in ifadesiyle 'Güzellik sevgisi' evin, mahallenin ve şehrin yaşamını anlamlandıran ve ona ruh veren unsurdur. İbn Arabi'ye atıfla 'Güzellik sevgisine ulaşmak, insan tekâmülünün son merhalesi'dir. İnsan tekâmülünün, güzellik sevgisinden öteye gelişebileceği hiçbir yer yoktur."

Her ne kadar kötü vaziyetin farkında olsak da umutsuzluk şeytan işidir. Dolayısıyla biz, güzel şehirler ve güzel evler istiyoruz. Çirkin kentler ve çirkin konutlar değil.

Kitapla birlikte 2009’da vefat eden Turgut Cansever'in fikirlerinden tüm idarecilerin istifade etmesini dilemek ve merhum bilge mimarın düşüncelerine dikkat çekmek de bu ülkeyi sevenler olarak görevimizdir. Önce güzele kavuşmalı, sonra o güzeli korumalıyız. Güzel olan hiçbir şeyin hesabı olmaz ama kötünün hesabı çok ağırdır, vesselam.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 03.03.2016)

Hiç yorum yok: