Beton dökmek, inşa etmek değildir


Sadettin Ökten 29 Mart 2016 Salı akşamı Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nde "Şehir ve Medeniyet Tasavvuru" başlıklı bir konuşma yaptı.

Yaklaşık bir saat süren söyleşisinde Sadettin Ökten; dinleyicilere şehre nasıl bakmaları konusunda bir eğitim vermiş oldu aslında. Bir şehre gece vakti bakmanın insana profilden bakmak gibi önemli hatlarını gösterebileceğini, böylece şehrin dokusu (sıklık, gevşeklik) ve şehrin üslubu (ortak biçim özellikleri) üzerine bilgi sahibi olunabileceğini söyledi. Elimizdeki bu bilgilerden sonra şehri üç konuda "hesaba" çekebilmek mümkün oluyor: Nispet/oran, uygun kullanım, şehrin kompozisyonu. Şehrin nispeti dediğimizde yüksekliği, alçaklığı, darlığı ve genişliği anlıyoruz. Uygun kullanım ise iktifa prensibine dayanıyor. Misal, bir uçağın belirli sayıda yolcu ve yük kapasitesi vardır, onu aşarsanız uçak düşer. Şehirde de böyledir, yük ve yolcu sayısı arttıkça "hayatî tehlike" büyür. Nispet/oran ve uygun kullanım yorumlarını yaptıktan sonra şehir üzerine kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu şehir bana bir kompozisyon sunuyor mu?

Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır
Bu sorunun ardından bizi cevap olarak üç türlü şehir bekliyor. İlki görkemli, belirgin bir üslubu olan, kadim mirası sürdüren yapılarla dolu olan hiyerarik şehir. İkincisi bir ucundan diğer ucuna gittiğinizde yapılar arasında fark olmayan, sade ve hafif bir uniform şehir. Üçüncüsü ise her yerde her şeyi görebileceğiniz; mesela görkemli bir binayla virane bir evi yan yana bulabileceğiniz kaotik şehir. Böylece şehrin(izin) neye tekabül ettiğini ortaya koymuş olursunuz ve artık çözüm aramaya, müdafaa etmeye yahut geliştirmeler yapmaya dair eylem planları oluşturmaya başlarsınız. Bu planları yapmadan evvel Sadettin Ökten "İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, Koca Mustâpaşa adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir." diyerek söz konusu şehirde yaşayanların (şehirli) ne kadar önemli bir sorumluluğa sahip olduklarını hatırlatmıştır. "Şehirli kimdir?" sorusunun karşılığı Ökten'e göre şehirle yaşayan ama şehri inşa eden, inşa edilmeyi talep eden ve kabullenen insandır. Yaşamak bir eylemler bütünüdür ve kimliğe uzanır. Dolayısıyla şehirle beraber şehirli de kimlik sahibidir. Kimliksiz şehirlerin ortaya çıkmasında ilk sorumlu yöneticilerdir. Bu konuda "Yumuşak bir çizgiyle şehir inşa edilir. Hoyrat ve aksi üslupla şehir tahrif edilir. Bir insan hem nazik hem kaba olamaz. Ya naziktir ya da kabadır" diyerek çok kritik bir tespitte bulundu hoca.

İstanbul üçüncü büyük dönüşümünü geçiriyor
Söyleşiye gelirken etrafta yaptığı incelemelerin sonucu olarak dinleyicilerle çok kritik ara notlar paylaştı Sadettin Ökten. İlk olarak müteahhitlerin kötü binalar yapmakla kalmayıp bu kötü binalara bir de kötü biçimde besmele yazdıklarından söz açtı ve "Allah etmesin ben o binada oturacağıma geldiğim yere geri dönmeyi tercih ederim" dedi. Merhum bilge mimar Turgut Cansever'in şehir üzerine fikirlerini geliştirerek üç farklı inşa tipinden söz etti.

İdrak ve inşa: Kendimi ifade etmem için bir mekâna ihtiyacım var.
Fark ve inşa: İstediğim gibi bir şehir değilse dönüştürürüm.
Müdafaa ve inşa: Eskiyen şehri özüne uygun, omurgayı bozmadan yenilerim.

Tüm bu şehir inşasının arka planında insanın evvela güven arayışının yattığını söyledi Ökten hoca. "Güven olursa geçim de olur" sözünden sonra Turgut Cansever'in "Bir şehri kurmak ahlakî ve hukukî bir problemdir" sözünü hatırlatarak İstanbul'un vaziyetine tarihsel bağlamda ışık tuttu: "İstanbul, tarihinde iki dönüşüm geçirdi. Birincisi Grek medeniyetinden Roma medeniyetine. İkincisi Roma medeniyetinden Osmanlı medeniyetine. Şimdi üçüncü dönüşümünü geçiriyor ve bu dönüşümün adı Amerikan medeniyet tasavvurudur. Bu medeniyet iki değere dayanır: hız ve haz."

Sadelik ve basitlik, insanın da onun meydana getirdiğinin de ömrünü uzatır
Yaşadığımız şehirlerdeki ve mekanlardaki çelişkilerin azalması durumunda mekan bütünlüğünün ve mekan ahlakının sağlanacağını söyleyen Sadettin Ökten, günümüzde vicdanla akıl çatışmasının daha da şiddetlendiğini ve her medeniyet tasavvurunun zihinsel, vicdani, ahlakî, inanç ve davranış değerlerinin birbirinden farklı olduğunu belirterek bizim şehirlerimizin medeniyetimizi güzel göstermesi gerektiğini, ancak bu şekilde şehirlerimizi benimseyebileceğimizi ve estetik bir zihne kavuşabileceğimizi söyledi. Oysa günümüz şehirciliğinin bilhassa İstanbul'da, kendi medeniyetimizin çok uzağında geliştiğini(!) ve bu da mekânı yaşatmayan, anlam kazandırmayan, şehri hiç de benimsemeyeceğimiz bir hâl meydana getirdiğini dinleyicilerle paylaştı.

Bir sanat eseri bazen kendini uzun uzun anlatmaz. Çok kısa bir şeyle, biçiminin küçük bir detayıyla bize çok şey anlatır. Bazen sözü uzatmak gibi yapıyı uzatmak, abartmak da hem yapanı hem de göreni yorar. Sadelik ve basitlik, insanın da onun meydana getirdiğinin de ömrünü uzatır. Küçük detaylarda nice büyük şeyler saklıdır. Sadettin Ökten bu konuda örnek olarak Yahya Kemal şiiriyle Van Gogh resmini birbirine benzettiğini söyledi. "Nasıl Yahya Kemal'in bir dizesi çok şey anlatıyorsa Van Gogh'un bir fırça darbesi de çok şey anlatır" dedi. Bir başka misali ise Polonya'dan verdi. Bu ülkenin tüm şehirlerinin güzel, hüzünlü, sade olduğunu vurguladı ve Chopin’in eserleri dinlenirse bu ülkeyle birlikte şehirlerinin daha iyi anlaşılabileceğini belirtti.

Kendimize saygı göstermiyoruz
Sanat eserleri eğer yanında duran diğer eserlerle bir bütünlük kurabiliyorsa o zaman estetik bilinç yükseleceğinden, şehrin yaşam kalitesi arttığı gibi şehirlinin zevki, üslup anlayışı ve bakışı-görüşü de yükselecektir. Oysa bize sunulan birçok şeyde bu bütünlük olmadığından estetik algımız yok oldu, pratik gibi görünen küçümseyici tavırlar arasında boğulup kalmış bir hâle düştük. Sadettin Ökten, Berlin Duvarı'nın yıkıldığı zamanlardan bir anısını anlattı. O duvarın yıkılışının son derece hazin, buruk ve ciddi bir hadise olduğunu fakat bu duvarın parçalarının Amerika'da 10 dolara satıldığını dolayısıyla insanlığın dramını pazarlayan bir zihniyetin şimdilerde bu kadar acımasız olmasının son derece doğal olduğunu, acilen önlem alınması gerektiğini söyledi. İki obje arasındaki birlikteliğe verdiği bir diğer örnek ise şöyleydi: "Şehir bize biri işlevsel diğeri simgesel olmak üzere iki mesaj verir. Mesela şu an plastik bir şişenin içinde su var, içiyorum. Su hem tarihte hem dinde hem felsefede hem sanatta çağlar öncesinden kutsal sayılmıştır, öyledir. Plastik ise II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan medeniyet tasavvurunun ortaya koyduğu basit, kolay, küçümseyici bir obje. Şimdi biz sularımızı plastik şişelerde, bardaklarda içiyoruz. Kendimize saygı göstermiyoruz. Evimize gelen misafirlerimize yiyeceğini ve içeceğini plastik tabakla, çatalla, bıçakla ikram etsek nasıl olur diye soruyorum ve bırakıyorum."

Bir gökdelen, kendi değerler sistemiyle birlikte gelir
Konuşmasının son bölümünü İstanbul'da yükseldikçe yükselen gökdelenlere ayıran Sadettin Ökten, gökdelenlerin bizim medeniyet tasavvurumuzla hiçbir ilgisi olmadığını, bu yapıların birer ihtiyaçmış gibi görünmesinin tamamen tarih bilmezlik, medeniyet bilmezlik ve estetik değerlerden yoksunluk sebebiyle olduğunu belirterek şunları söyledi: "Amerika'da uzun süre yaşarsanız gökdelenleri sevmeye başlarsınız. Bir gökdelen, kendi değerler sistemiyle birlikte gelir. Önce bu değerler sistemini size sessizce fısıldar. Siz zamanla alışır sonra da benimsersiniz. Bir vakit geçer ki artık gökdelenleri sevmeye başlarsınız. Gökdelenlerden yararlandığınız için de isyan edemezsiniz."

Küresel Amerikan uygarlığının sembolü ve Müslüman zihninin, vicdanının, ahlakının asla kabul edemeyeceği gökdelenlerle ilgili, söyleşiye gelirken yaşadığı bir anıyı da şöyle hatırlattı Sadettin hoca: "Buraya gelirken yolda kendimi suçüstü yakaladım. Dedim ki ya hu İstinye-Maslak hattında gökdelen tamam olabilir ama bari sonrasını rahat bıraksalar. İşte bu, gökdelenleri iyice benimsediğimizi gösteriyor. Hâlbuki bu suçtur çünkü şehir bizim ahlakımızdır. Kırk yıl önce Üsküdar sahilinden gördüğüm o nefis siluetle şu anki siluet arasında büyük fark vardır. En başlarda bu acıyı daha yoğun yaşıyorduk şimdi bakıyoruz fakat o gökdelenleri, büyük ve çirkin yapıları görmüyoruz, göremiyoruz. Çünkü alıştık. Unutmayın, insanın önce gözleri alışır sonra gönlü."

Konuşmasını şöyle bitirdi Sadettin hoca: "Peki gökdelenleri yıkmalı mıyız? Eğer biz şehirlerimizde hakiki medeniyetimizle yaşamak istiyorsak evet, derhâl yıkmalıyız."

Söyleşiden ayrılıp eve doğru yürürken gözüme bir hipermarket, bir barber club, bir de simit house çarptı. "Allah Sadettin Ökten gibi hocalarımızın ömrünü bereketlendirsin, sayısını artırsın, bize de akıl fikir versin" diye dua ederek kendimi yuvama attım.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 01.04.2016)

Hiç yorum yok: