Beyinden beyine yol yok, kalpten kalbe var

Kemal Sayar'ın objektifinden Mahmud Erol Kılıç ve dinleyiciler
13 Nisan 2016 tarihinde BİSAK (Boğaziçi Üniversitesi İslâm Araştırmaları Kulübü) tarafından “İnsan Olmak” konulu bir etkinlik gerçekleştirildi. Mahmud Erol Kılıç "İslâm'da İnsan Ontolojisi" ve Kemal Sayar "Öteki Kimdir?" başlıklı konuşmalar yaptılar.

İğne atılsa, yere düşmek için saatlerce beklemesi gereken bir atmosferi vardı salonun. Hiç boş sandalye olmadığı gibi, merdivenler ve hatta sahnenin kenarları da dolmuştu. Öyle ki Mahmud Erol Kılıç'ın konuşması esnasında Kemal Sayar, sandalyesini bir öğrenciye bırakıp, sahne kenarında bağdaş kurup oturanlar arasına katıldı. Anlaşılan o ki herkes şifasını aramak için işinden yahut okulundan çıkıp koşar adım gelmiş etkinliğe. Fakir de merdivenlerde oturup bu notları sizler için aldı. Gidenler gidemeyenlere anlatsın, bu merak devam etsin, herkes şifasına kavuşacak bir şeyler bulabilsin diye. Vira Bismillah.

Var olan çokluğu geriye sararsak orada birlik olduğunu göreceğiz

Mahmud Erol Kılıç konuşmasına "Dindarlarda totalitarizm var" diyerek başladı. Yeryüzünün monoblok bir yapıda olmayıp katmanları, mertebeleri, dereceleri olduğunu, dolayısıyla bir şey bir şeyin içine girmeden anlam kazanamayacağını söyledi. Günümüzde ayrılık gayrılık üzerine her şeyin yapıldığından bahsederken dirliği, birliği ve tevhidi, tevhid ehli insanı bulabilmek için bu çokluğu geriye yani kadim geleneklerimize sarmamız gerektiğini belirtti. Olan biten her şeye parçadan bakmak bizi bölüyor, halbuki o parçalar bir bütüne ait. "İnsanın ayak parmağındaki bir problem bile beyinle alakalı" diyor Mahmud hoca; tıp da bunu kabul etmiştir ve buna göre çözümler sunmaktadır.

Konuşan kişi Mahmud Erol Kılıç olunca tasavvuf okyanusuna dalmadan da olamazdı. Parça-bütün arasındaki anlatımlarından sonra hoca "Tasavvuf bir yorum ekolüdür" dedi ve tercümenin ne kadar önemli bir şey olduğunu şöyle özetledi: "Tercüme hatasıyla bir din bile inşa edilebilir, dolayısıyla çok önemlidir. Bugün dünyanın en barışçı dini olarak bilinen Budizm, bir terör örgütü hâline gelebiliyor. Bir Budist rahip, ‘Müslümanlar insan bile olamaz’ diyerek terör estirebiliyor. Tüm bunlar Budizm metinlerinin nasıl yorumlanabildiğini de gösteriyor. Şimdi Hz. Muhammed (s.a.v) adına yapıldığı söylenen şeyler de bu minvaldedir ve bu tip şeyleri dine yapıştırmak yanlıştır. Tasavvuf bir İslâm yorumudur. Ehl-i Beyt’in izinden giden büyük Allah dostlarının, velîlerin, âriflerin fem-i muhsinden fem-i muhsine naklettikleri bir yorumdur."

Dinleyiciler Mahmud hocanın tasavvuf konusundaki yorumlarını iştahla dinlerken ve herkes kendince alabildiğini alırken, "Herkes kapasitesine göre emaneti işlemeli" dedi hoca. Çünkü ârifler bu emaneti alıp işlediler, oradan bir medeniyet çıktı; alıp işlediler, oradan musıkî çıktı; alıp işlediler oradan mimarî çıktı. "Kervan büyük" dedi hoca ve bu kervanın cadde-i kûbra'dan geldiğini söyledi; ana cadde. Bir miras, bir silsile var bizim medeniyetimizde. Bir muayeneye gittiğimizde bile doktorun ilk sorduğu soru “annenizde şu hastalık var mı, babanızda bu hastalık var mı” oluyor. Çünkü bizim arka planımız önemli; oradaki bir güzellik daima sürüyor. Hoca şöyle devam ediyor: "Türkülerimiz irfan geleneğinin bir neticesidir. İşkembe-i kûbradan atılmamıştır. Beyinden beyine yol yok, kalpten kalbe var. Bilen kalptir, algılayan kalptir. 'Onların kalpleri vardır. O kalpleriyle akl ederler' buyuruyor Cenab-ı Allah. ‘Reasoning’ falan deniyor şimdi."

Akâid iki sayfa, irfan sayfalarcadır

Tasavvufta daha fazla derinleşmeden ama ara ara da temas ederek hoca ontoloji meselesine girdi. Kur'an-ı Kerîm'in bir mushafın içinde bulunduğundan, insan ve Kur'an'ın aynı genetik kodlara sahip ikiz kardeş olduğundan söz açtı. "Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz" ayet-i kerimesince bir bilenin üstünde bilenler olduğunu, insanın kendisine "Ben sadece bu muyum?" sorusunu sormakla işe başlayabileceğini, çünkü elimizde "Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık" ve "Kendi ruhundan ona üfledi" ayetleri gibi mucizevî tefekkür kaynaklarının olduğundan bahsetti. Bir ârifin "İnsan sırf bu ayetler üzerine düşünse ayakları yerden kesilir" sözünü aktardıktan sonra da Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden şu hikayeyi aktardı hoca:

Adamın biri dört kişiye bir dirhem verdi. Biri 'Bu parayla engûr alalım' dedi. Arap olan 'Hayır, ben inep isterim, engûr değil' dedi. Türk olan 'Ne engûr, ne inep, bununla üzüm alalım' diye tutturdu. Dördüncüleri Rum'du, o da 'Bırakın bu lafları, bununla istafil alalım' dedi. Kavgaya tutuştular. Pek çok dil bilen bir ârif onları gördü ve 'Durun, hepinizin de istediği olacak' diyerek parayı aldı, onlara üzüm getirdi. Çünkü istedikleri şey üzümdü, dilleri farklıydı. Mahmud hoca burada özde aynı olan şeyi yakalamak için parçalayıcı dilden arınılması gerektiğini, dil ötesine geçemeyenlerin parçalayıcı olduklarını belirtti.

İslam eşittir Hukuk, en büyük problemdir

Günümüzde Müslümanların bir sosyoloji hastalığına tutulduğundan bahseden Mahmud Erol Kılıç hoca, bu hastalığa "sosyolojizm" adını koyarak şunları söyledi: "Özgürlük bir slogan değildir. İnsan öyle ilahî varlık ki içindeki cevheri ne yapıp edip bulabilmeli. ‘Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen’ diyor Şeyh Gâlib. Bu ilâhî olma durumu adama şiir söylettiriyor, başka bir adama bağlama çaldırıyor, başka bir adamı çöllere vurduruyor. İlahî kaynağı tanımak için akaide takılı kalmamalı. Akâid iki sayfa, irfan sayfalarcadır. Fîhi Mâ Fîh. İçindedir içinde. O zaman titre ve kendine dön. Bu bir siyasî slogan değildir. Platon diyor ki 'Ey insan, sen bir zaman Tanrı'ydın, ama unuttun!"

Tıpkı konuşmasının başındaki gibi metne dayalı anlayışı reddederek ve ilahiyatçıları uyararak şöyle devam etti Mahmud hoca: "Dindarlarda totalitarizm var. ‘Ben size şah damarınızdan daha yakınım’ diyor, ilahiyatçılar ‘ulaşamazsınız, bulamazsınız’ diyor. İslam = Hukuk en büyük problemdir. Osmanlı'da kimdi benim hukukçum? Şeyhülislam. Mesela? Molla Fenârî. Hem şair hem de Sadreddin Konevî'nin en derin eserinin şarihi. Siz bana böyle hukukçu, böyle şeyhülislam, böyle molla bulun; kapısında kıtmir olurum. Bektaşi'nin namaz kılası gelmiş, cumaya gitmiş. İmam efendi hutbede ‘Allah'ı tanıyamazsınız, göremezsiniz, anlayamazsınız’ diye anlatmış durmuş. Bektaşi dayanamamış, ‘Ya hû imam, sen şuna yok diyeceksin ama dilin varmıyor’ demiş.


Tasavvufla çok fazla meşgul olursanız karbüratörü dağıtırsınız

Dinleyicileri sık sık tebessüm ettiren anekdotlarını da paylaşan hoca şu anısını aktardı: "Dervişmeşrep bir öğrencim yanıma geldi. ‘Hocam bu dünya boş be, boşuna uğraşıyoruz bu kadar’ dedi. Ben de ‘Tamam ama bu dünyaya geldin bir kere, sen de hakkını ver, yaz şu tezini’ dedim. Bu sefer de ‘Ya hocam tez yazsak ne olur, nasılsa öleceğiz’ dedi. Bunlar tabi güzel şeyler ama gayret bırakılmaz. Çalışacağız. Allah için çalışacağız."

Felsefenin babası Pisagor, talebeleriyle birlikte yaşarmış. Sabah tan yeri ağarırken ilk dersi yaparlar, kahvaltı etmezlermiş. "Metafizik aç karnına yapılır" diyor Mahmud hoca. Dersten sonra Pisagor ve öğrencileri kahvaltı ve öğle yemeği karışımı bir şeyler atıştırıp biraz istirahat eder, sonra da tarlada çalışmaya giderlermiş. Bir gün öğrencileri "Efendim, siz bize ne kadar mükemmel şeyler öğrettiniz, siz Tanrı olmalısınız" demiş, Pisagor da "Estağfurullah, ben Tanrı değilim" demiş. “Arapça bilmiyormuş ama Estağfurullah demiştir yani” diyor Mahmud hoca. "O hâlde peygambersiniz" demiş öğrencileri. Onu da kabul etmemiş. "Peki, o hâlde sofusunuz, yani sophiasınız" demiş öğrencileri. "Hayır, ben sophia da değilim ama size öğrettiğim her şeyi ben sophialardan öğrendim, sophiaları seviyorum" diye cevap vermiş. Öğrencileri de derhâl çözüm bulmuşlar, Phileo (Seven) ve Sophia (Hikmet) kavramlarını birleştirerek ona Phileosophia demişler. "İlk filozof bu adam" diyerek hoca bize şu hadis-i şerifi hatırlatıyor: Kişi sevdiğiyle beraberdir.

Mahmud Erol Kılıç konuşmasının hemen hemen her yerinde aynı şeyi işaret etti: Her şeyin aslı kişidedir. Göller, denizler, dağlar da, hikmet de, irfan da. Bunun için "farkında olmak" hâline önem vermemiz gerektiğini söyleyerek İmam-ı Ali Efendimizin şu şiirini hatırlattı: "İlacın sendedir de farkında olmazsın / derdin de sendendir fakat ki görmezsin / sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin / oysa sende dürülmüş en büyük âlem."

Kemal Sayar öğrenciler arasında
Bütün ideolojiler insanın önünde engeldir

İnsanın aslına kavuşması, özüne dair bir şeyler bulabilmesi, irfan geleneğini kendi kabına alabilmesi için muhakkak ideolojilerden, etiketlerden ve kategorilerden sıyrılması gerekiyor. Mahmud hoca bütün ideolojilerin insanın önünde bir engel olduğunu belirterek konuşmasının sonlarına doğru şunları aktardı: "Modern insan anlamı bulamıyor. İnsanın anlamı Hakk'tadır. Yeryüzünde mutlak mutluluk olmayacak. Bunu bilsin modern insan. Ona sahip ol, buna sahip ol. Allah daha çok versin, gözüm yok, yanlış anlaşılmasın. Sahipsin ama ‘olmak’ başka bir şey. İnsanın gerçek yeri Allah'ın yanıdır. İlahiyatçılar Allah'ı Google'da arıyorlar. Google'da Allah'ı bulamazsınız. Mirası keşfedin, o zaman kendinizi de keşfedersiniz."

Program sunucusu arkadaşın "vakti geçtik" uyarısından sonra gözler Kemal Sayar'a çevrildi fakat Kemal hoca program boyunca sürdürdüğü mütevazı tutumuyla "Ben konuşmasam da olur, lütfen hocam devam edelim" diyerek herkesi mest etti. Mahmud Erol Kılıç hoca üç adet soru alıp cevaplandırdı ve kürsüyü Kemal Sayar hocaya bıraktı.

Allah bu iki güzel insanın ömrünü bereketlendirsin, bizim de kabımıza onlardan birer lokma düşürsün. Âmin.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 13.04.2016)

Hiç yorum yok: