Bir kâmil bul, peşine takıl


Üsküdar'da bir güzel yayınevi. Hem içiyle hem dışıyla daha girerken nasıl bir farkı olduğunu hissettiriyor. H Yayınları, ülkemizde tasavvuf araştırmaları üzerine en nitelikli ve güncel kitapları yayımlamaya devam ederken; zaman zaman da gönülleri fethetmiş büyükleri ağırlıyor. Böylece bir nevi meşk geleneği sürdürülmüş, hoca ile talebe buluşmuş oluyor.

Dün de Mahmud Erol Kılıç hoca ev sahibiydi. Saat 19.00'da başlayan konuşması iki saat sürdü ki herkes mest oldu. Zira sadece imza günü olacağını zanneden okuyucu, elbette gönlüne şifa olacak hocanın bu sürprizi karşısında divane oldu. Diğer sürpriz ise dün hocanın doğum günü oluşuydu. Çaylarla, kuru pastalarla, çiçeklerle, muhabbetle geçen söyleşinin sonunda Mahmud hoca Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar I adlı kitabını imzaladı. İmzalarken kendisine yöneltilen soruları da cevapladı, hususi imzalar attı, latifeler etti, dertlilere deva olmaya gayret etti. Dünün en özel sürprizlerinden biriyse şu oldu: Mahmud hoca, gelen bir soruyu yanıtlarken bu hafta içi çıkacak yepyeni bir kitaptan bahsetti. Bir talebesiyle birlikte hazırladığı kitap Litera Yayınları'ndan çıkacak ve Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'inin orijinal metnini ihtiva edecek. Hoca Türkçesini kitaba almadıklarını, bunun bambaşka bir iş olduğunu ve Allah ömür verirse bunun da bir şekilde yapılacağını, yapılması gerektiğini beyan etti. İbn Arabî hususunda hocanın çalışmaları malum, bu eser de ona çok yakışacaktır. Maşallah diyelim ve söyleşiye geçelim.


H Yayınları'nı sandalyelerin kapladığı söyleşide Mahmud Erol Kılıç hoca kendisi için ayrılan masaya oturur oturmaz "Bugün benim doğumgünüm, sizlerle olacağız inşallah, ne mutlu" diyerek belki de hiçbirimizin bilmediği bir sürpriz yapmış oldu. Bir okuyucu ve talebe için özel şeyler bunlar. Daha sonra kendisine sunulan çay ve kuru pastaları görünce "Acaba var mıdır müridine oruç tutturup da karşısına geçip kebap yiyen şeyhler?" diye bir soru yöneltti, elbette bu latife idi. Herkes çaylardan ve pastalardan nasiplenirken muhabbet bundan sonra doğal olarak "yemek" üzerinden başladı. "Mutfağımızın zengin olmasıyla övünürüz. Bu iyi bir şey mi mesela?" diye sordu hoca. Tasavvufi açıdan az yemenin ne kadar önemli olduğundan, 1930-50'li yıllar arasında Galata köprüsünden geçen insanların resimlerine bakıldığında hepsinin zayıf göründüğünden, evlerimizde muhakkak sağlıklı beslenmemiz gerektiğinden söz etti ve şunları söyledi: "Tasavvufta yediğinden karakter elde edilebilir. Az yemek, sağlıklı yemek ve helal yemek çok önemlidir. Tanıdık bildik birinin yemekleri pişirmesine, onun elinden yemeye dikkat edilir. Kul hakkına giren, insana zulmeden, şirke koşan, haram yiyen birinin elinden yemek yememelidir."

Mahmud hocanın sohbetlerindeki en önemli nokta, kıyaslamalı analizler yapması. Uzun süre İran'da yaşamış ve dünyanın birçok kültürünü "tam içinden" görüp öğrenmiş olan hoca, bahsettiği yemek geleneğimizin bir benzerinin Hinduizm'de de yer aldığını, yemek konusunda çok ciddi olduklarını ve ayda bir kez laman yaptıklarını belirtti. Bu tip benzerliklerin bazen yanlış anlaşıldığını, sanki o kültürden "çalınmış" gibi makaleler ve kitaplar dahi yazıldığını söyledi. Örneğin bir Budist'in tapınma biçiminde tıpkı bizim namazımızdaki gibi iftitah tekbiri, rükû ve secde hâline benzer duruşların olmasını doğal karşılamak gerektiğinden söz etti. Nitekim Azteklerin güneşe bakarak yaptıkları tapınma biçiminden dolayı Hz. Muhammed'in namazı Azteklerden aldığını iddia eden yaşlı bir sümerologumuzun olduğunu biliyoruz. Bunlar, Mahmud hocanın üzerinde sıkça durduğu "çevirme" hatalarıdır ve bu hatalar asla önemsenmemelidir.

Elbette ev sahibi Mahmud Erol Kılıç olunca tasavvuf ve sufî anlayışı üzerine konuşmamak mümkün değil. Hoca günümüzde yaşanan tasavvufu putlaştırma hadiselerinin de üzerinde durdu ve manevi yolculuğun son derece tehlikeli olduğundan da bahsederek şunları söyledi:  "Bir kâmil bul, peşine takıl. Mezhebini, milletini, memleketini sorma. Etiketlere takılma. Eskiler hep böyle yapmıştır, böyle yaşamıştır."

Tıpkı Hz. Mevlânâ'nın buyurduğu gibi bir ayağımızı kendi geleneklerimize sabit kılıp diğer ayağımızla dünyayı dolaşmak gerektiğini, haram lokma yemekten muhakkak kaçınmamız lâzım geldiğini ve âriflerin manevi yolculuk esnasındaki en büyük engel olarak haram lokma yemeyi gördüklerini belirten hoca "Tıpkı trafikte polislerin bizleri durdurup alkol testi yaptırırken "üfle bakalım" demesi gibi, 'yukarıya doğru' trafikte de promil katsayısına bakılır. Haram lokmadan 40 gün yoldan düşersin. Maneviyat yolculuğunda bir gün şıkıdık şıkıdım oynarsın, iki gün sonra küüüttt diye düşersin. Çok tehlikeli bir yoldur. Muazzez, yüce bir yoldur. Ama insanlarda  kibir de yapabiliyor. Bir tür Yahudilik, seçkin olma hâli oluşabiliyor. Sufinin de şeytanı boldur. Her zaman dikkatli, son nefese kadar emin olmak lâzım." diyerek önemli noktalara değindi.

Günümüzde tasavvufun putlaştırılmasını ise şöyle değerlendirdi: "Tasavvufu putlaştırmayın. Dindarlar dinlerini, mezhepçiler mezheplerini, sufiler tarikatlarını putlaştırır. Tasavvuf diye diye tasavvufu tüketmemek gerekir. Bugün yemekten bahsettik diye şimdi biri çıkıp 'Esma ile diyet' kitabı yazabilir mesela. Şunu çekersen göbek gider, bunu çekersen göbek yaparsın gibi. Tasavvufun çakmaları çok. Çin malı tarikatlar var ve bunlar tarikat değil. Sahtelerinden sakınmak lâzım."


Bu putlaştırma meselesiyle ilgili iki misal verdi Mahmud hoca. Bugün İstanbul'daki Cihangir semtine ismini veren zat olan Burhaneddin Cihangirî, bir Halvetiyye-Ramazâniyye şeyhi. Kendisi Harput kasabasının Perçin köyünde dünyaya gelmiş, dolayısıyla doğum yeri itibariyle denizle bir irtibatı yok. Fakat tekkesinin konumu itibariyle deniz ve denizcilere ilgisi oluşmuş zamanla ve dervişlerine heyamola zikri yaptırırmış. Yani gemicilerin "haydi çek, ha gayret" demesi gibi zikirler. Bunun bir zaman yapılmış olmasının şimdi de yapılmak zorunda olması anlamına gelmediğini belirtti hoca. Bir diğer misal ise Ahmed Yesevî'den. O da dervişlerine testere zikri yaptırırmış. Ormanlık alanda ağaç kesilirken testereden çıkan ses gibi, dervişler karşılıklı zikredermiş. Bunu da şu an aynen uygulamak zorunda olunmadığını Mahmud hoca söylüyor. Bazen tarikatların zamanla değişim yaşayabileceğini fakat bunun yanlış anlaşılmaması gerektiğini söyleyen hoca, Gülşenî yolundan bahsetti. Bu yolun pîri olan İbrahim Gülşenî Hazretlerinin Diyarbakır'da doğup, Kahire'de büyümüş olması illa oraların kültürüyle tarikatın gideceği anlamına gelmediğini, daha sonra Edirne'de roman vatandaşı bir terzinin şeyh olmasıyla tarikatta roman vatandaşlarının artış gösterdiğini belirtti. Bir de not: Üsküdar Selamsız'da geçtiğimiz aylarda Gülşenihâne açıldı, efendi Ömür Coşkundere. Açılışta belediye başkanı, kaymakam ve valiyle birlikte Mahmud Erol Kılıç da yer aldı.

Yaklaşan Ramazan-ı Şerif'in hayırlara vesile olmasını dilerken dervişlerin bu ayı "özel bonus ayı" olarak değerlendirdiğini, herkesin böyle bakması gerektiğini, şeytanı alt eden tek ibadetin oruç olduğunu ve orucun nefse en büyük şamarı vurduğunu sözlerine ekleyen Mahmud hoca hac ibadeti üzerine de son derece kayda değer şu yorumları yaptı: "Sevgilinin buluşma anları, mekanları vardır. Cenab-ı Allah hacda çok farklı tesir eder ve çok farklı hissedilir. Oradaki sır enteresandır. Tavaf esnasında Kâbe solda kalırken esen rüzgârlar gibi nice farklı noktalar vardır. Ali Şeriati'nin Hac kitabını muhakkak okumanızı öneririm."

Hocanın bilhassa son söyleşilerinde sıklıkla vurguladığı bazı mevzular var. Bunlar oldukça önemli siyasî ve dinî mevzular. Yeniden temas etmek ve dikkat çekmek için son kitabı Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar I'in 215. sayfasından bir alıntı paylaşmak istiyorum: "Şu an Somali'de, Şebab denen Selefî gençler olaya el koydu. 'İslam devleti kurduk' dediler. 19 yaşındaki gençlerin İslam devletinden anladıkları ne biliyor musunuz? Onun bunun kolunu kesmek. Kol kesmek, eşittir İslam devleti. Onun için İslam dininin yeniden estetize forma ihtiyacı var. Geleneğimizde olduğu gibi. Yeni bir şey icat edelim demiyorum. Ben an'anevî bir Müslümanım. An'anevîde bir gelenek vardır, o gelenekte sistem bellidir. Bu sistem mesela Taşköprülüzâde'nin Mevzuatü'l-Ulûm'undaki ilimler hiyerarşisidir. Tasavvuf baştadır. Gazzâlî'nin İhya'sındaki sistemdir. Biz yeni bir sistem ortaya koymuyoruz. Meratib alt üst oldu. Şimdilerde, aşırı anlam şişirilmesi yaşamış bir hukuk ilmiyle karşı karşıyayız. Gençleri gördüğüm zaman soruyorum. 'Ne okuyorsun?' 'Fıkıh çalışıyorum.' İslam ümmetinin ihtiyacı şu an fakîh değil. Yeteri kadar fakîh var. Her tarafta ârif yok, hakîm yok, bilge yok, mütefekkir yok, edib yok. Herkes birbirinin jandarması hâline geldi. İslam'ın an'anevî formundaki o tasavvufun hâkim renginin yeniden ihyası lâzım."

Mahmud hocayı dinleyenler arasında gözüme çarpan güzel insanların birkaçından söz ederek etkinlik notlarımı bitirmek isterim. Zira bu konuya hoca da dikkat etmiş, dinleyenlerin birbiriyle tanışık olmasını istemişti. Tıpkı Yunus Emre Hazretlerinin "Gelin tanış olalım / işin kolayın tutalım / sevelim sevilelim / dünya kimseye kalmaz" demesi gibi. Bağlamanın tellerine nefes veren ve yakında çıkacak yeni albümünde hocadan duyduğumuza göre büyük sentezler yapmış olan virtüoz Coşkun Karademir beyefendi, Osman Kemalî Dede'yi konu edinen Ten Cehennemdir kitabının yazarı Fatma Atıcı hanım, mayıs ayında çıkan çocuk hikâyesi Düş'ün yazarı Firdevs Kapusızoğlu hanım, son kitabı Ohri Halvetî - Hayatî Asitanesi kitabı gibi nice kıymetli kitaplar yazmış sayın Yıldırım Ağanoğlu, bir alevî dedesi, birkaç şair, edip, mûsıkîşinas ve Hakk âşığı gözlere, gönüllere çarptı. Allah yoldan ayırmasın, yolsuz bırakmasın. Mahmud Erol Kılıç hocamıza da hayırlı, bereketli, sıhhatli ve afiyetli yaşlar nasip etsin. Âmin.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 04.06.2016)

Hiç yorum yok: