Her "nerelisin" sorusu biraz siyasal okumuştur

Sözün tıkandığı yerde şair devreye girer. Şair, "şimdi ne olacak?" denilen anda cevabı verendir. Hazırdır onun cevabı. Hazır olmasının sebebi de hazıra konmamasıdır. Ayağını bastığı topraktan başka gidecek bir yeri yoktur. O toprağın tarihini, kendi süzgecinden geçirip nice kulaklara üfleyen de yine şairdir. Şair üfler. Şiir dua gibidir. Şifayı şairlerde ve şiirde aramayanların kulaklarını metal gürültüler fokurdatadursun, biz yeni çıkan bir şiir kitabını selamlayalım ve yeni bir duaya iştirak edelim. Aşkar dergisi şairlerinden İrfan Dağ, Ebabil Yayıncılık'tan çıkan ilk şiir kitabı "Paslı Çiçek" ile gencinden ihtiyarına sesleniyor.

İrfan Dağ'ın kitabını okurken beni en çok sarsan şey bir şairin ülkesiyle şiirini ne kadar ciddiye aldığını görmek oldu. İkisini birbirinden ayırmadan ve asla ayrı tutmadan, çok ciddi bir çaba var Paslı Çiçek'te. Emek de diyebiliriz çünkü "sağ"ınızı "sol"unuzu unutturarak bir ülke haritası çiziyor şair. Hepimizin biyolojisini sarsan dizelerle aslında birer belgesel takdim ediyor: "Annemin en içli manifestosu babamdır, babam Kürtçedir, Türkçe konuşan / babam Âdem değildir, biz Âdem’den geldik, Anadolu’dan değil / bu yüzden her nerelisin sorusu biraz siyasal okumuştur / Allah’tan uzaklaştıracak sorulara yanaşmamak lâzım, Allah bağışlar / Türkiye memlekettir isteyene, Türkiye Müslümandır / annem izlerken Türkiye’nin maçını, kamusal alandan uzak, örtülü / Müslümanlar mı kazanıyor diye sorduğunda, Allah bizi bir kere daha var etti / haritalar tamamlandı, beyaza büründü annem çok Kürtçe, az Türkçe, Müslüman."

Şiirin bir meselesi olmalıdır. Bunu sadece şiir üzerine söyleyerek de bir yere varamayız. Sanatın, sanatın her alanının bir meselesi olmalıdır. Bugün biz "edebiyat ortamı", "edebiyat piyasası" gibi kavramları konuşuyorsak bu, meseleden uzaklaşmış, bir mesele edinememiş insanların, şairlerin yahut yazarların edebiyata girişmeleridir. Bu bir girişmedir ve nihayet edebiyatımız katliama maruz kalmıştır. Ölü ve yaralı sayısı çok fazladır. Bilhassa gençler edebiyatla beden eğitimini birbirine karıştırmış bir vaziyette, güzeli göstermesi gereken bu sanattan çirkinlik vesikaları ortaya çıkarmaktadır. Şair şöyle der kitabında: "Şiiri kız tavlama sanatı olarak görenleri kitaplar kısırlaştırmalı / bankalar yüksek faizle gülmeli, icara verilmeli dili, at koşturmalı sırtında / yağmurlu günde böylesi el kaldırana hiçbir taksi durmamalı. Bu kadar kötü / daha iyisi fiyakalı saatleri çekip alın mühür sahiplerinden meselâ / lirizmi kafama dikersem daha iyi baba olursun diyenler var."

Biz rızkı yalnız yiyeceğimiz yemek, içeceğimiz içecek, ev, araba falan zannediyoruz. Oysa en makbul rızklardan biri iyi evlat sahibi olmaktır. Dolayısıyla analık babalık çok önemli kurumlardır. Kimileri evlatlarıyla övülmeyi hayatında önemli bir yere koyar, kimileri de evlatlarının kendi imtihanları olduğu gibi haklı bir düşünceyle evlatlarını hayatlarına koyar. İrfan Dağ, baba olmanın nasıl bir şey olduğunu şiirlerinde sıkça dile getirir. "Baba olmak denizin düzünü çıplak ayak geçmektir" der şair. Modern çağa "ayak uydurmuş" kadınları da eleştirir. Tabiri caizse yerin dibine sokar ama önce "İp" şiiriyle asar: "Vapurda bir kadın boydan boya ojeli bir kır düğünü olsa diyor / gitsek geline yaralar taksak / üstü başı balo olsa kara bir delik açılsa / geçse içinden beti benzi savaş atmış çocuklar / şiirin üstüne yemin edip siz insan mısınız dese aynından çocuklar / sevgilinizin gözleri bizim ölmemizden daha mı güzel."

Nihayet şiir, hakikati işaret edebildiği kadar şiirdir. Bir şiirde anlam arayışı ne kadar yoğunsa elbet o yol hakikate çıkacaktır. Mesai saatleri içinde şairin bu mana yolculuğuna işaret eden dizelere rastlamak mümkün. Beni en çok çarpanı Bölünmüş Müdafa adlı şiirinden: "Güldükçe kibri artmalı telâşesi olan çocukların / dememe bırak şu cümleyi; içim ısınmışken sıkılmaya, dediğime bakma / anlayalım birbirimizi ne olursun bilmiyorum ki ne olursun / yarası soruşturma geçirmiş adamları kulunçlarından bildiğim kadar / sıtması artıyor erken kalkan cenazelerin, yorgunluk kambur gibi sırtıma müdafa / çerçiliğim, kimsesizliğim beni bu kamaşmadan Çalab’a çıkar."

Ne klişeye düşmüşlük ne de güncelin sarhoşluğu vardır İrfan Dağ şiirinde. O, başkentin soğuk gölgesinden izler olanı biteni. Ancak hiçbir şiirinde Ankara kelimesi geçmez, belki yaraları ve o yaraların izleri vardır ama bir tane bile Ankara yoktur. Ne özel isim olarak, ne özel bir yer olarak, ne de bir özellik olarak. Yüreciğinde taşranın hassasiyetini barındıran bir şair, bize yalnız halkın adımladığı kaldırımlardan seslenir: "Kızılderililere göre iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı da kötülüktür / bu yüzden takasa konu malzemeler kaburgasız yıkanır / şimdi uzun bir bakmanın takası olarak / kaldırımları öpüşen her sınıfa yasaklamalıyız."

Paslı Çiçek, şiirin okuyucuya "görsün" diye sunulduğu bir demet formül. Bu formül işimizi şöyle kolaylaştıracak: Kitap bittikten sonra dönüp tekrar okuyacağız. Birkaç yıl sonra bir daha. Sonra bir daha. Böylece yaşamın türlü dalavereliklerinden şairce sıyrılmak için şiirle koruyacağız gövdemizi ve ruhumuzu. Bedenimiz taşıttır kimi zaman da yük. Bu yüzden tüm çileyi ruhumuz, ruhlarımız çeker. Şair de bu sebeple ruhlara seslenir, kendi ruhundan. İşte tüm bu süreç aslında hayatı gündüzler ve geceler boyunca emekleyerek geçiren şairlerin birer "ihtiyaç" olduğuna da kanıt olacaktır. Çünkü modernizm bizi öldürüyor, modern şiir değildir. Modernizm, şiire de modernlik yani bunalım sokuyor. İrfan Dağ bu dolmayı yutmadığı gibi okuyucusuna da yutturmuyor. Onu koruyor, kolluyor. Kollayanların en büyük Allah'tır ve şair de bunu bildiğinden soruyor: "Allah varsa neden korkuyoruz."

Evet şairler ihtiyaçtır, ihtiyaç fazlası değildir. Renkli dünyanın renkli oyunlarına aldanmamak için şiire muhtacız. Bunu kendimize bir tekerleme yapmalı ve her sabah söylemeliyiz. Toprağa basarak yürümekten ve göğü görebilmekten uzağız, iyice uzaklaşacağız. Oysa sade yaşamak bizi tüm cıvıldamalardan korur. Biz şiirle cıvıldamamayı öğreniriz, konuşmayı ve anlatmayı, anlaşmayı öğreniriz. Bu, sadeliktedir. Kelimenin, dizenin, şiirin sadeliğinde. Ne diyor Nâbi merhum: "Olur reng-i taalluk rehzen-i dâr-ı bekâ Nâbî / anınçün sâdelikden gayrı reng olmaz kefenlerde." (Çeşitli ilintiler ve bağlantılar içinde olmak sonsuz yolculuğun için yol kesicidir. Baksana kefen tek renk.)

Yağız Gönüler
(İzdiham, 22, Nisan-Mayıs 2016)

1 yorum:

audrey dedi ki...

merhaba yazılarınız ucun.net adlı bir site tarafından izinsiz kopyalanıyor şikayet ederseniz iyi olur biz de ettik..