Cinuçen Tanrıkorur’dan: Musiki Öğrenmenin Şerefi


Merhum Cinuçen Tanrıkorur’un 27 Ocak 1996 tarihinde kaleme aldığı bu yazıyı, günümüzde de zaman zaman alevlenen mûsıkî tartışmalarını aydınlatması niyetiyle “Müzik, Kültür, Dil” adlı kitabından alıntılıyoruz.

Devlet olarak çok paranız, buna bağlı olarak da büyük askeri gücünüz vardır, bir ülkeyi işgal eder, giyim tarzını, oturma-kalkma-yeme-içme adetlerini değiştirir, okullarında dillerini yasaklar, zorla kendi dilinizi öğretirsiniz. Hemen 20-30 yıl içinde yetişen yeni nesiller ana dili gibi sizin dilinizi konuşur, sizin gibi giyinir, sizin gibi yer-içer-dans eder. Ama işgal ettiğiniz, çok üstün bir kültürü, ona bağlı olarak da çok gelişmiş müziği olan bir ülke ise, siz o ülkenin insanına kendi müziğini unutturup -yasaklasanız bile- sizin müziğinizi benimsetemezsiniz. Uzun süre İngiliz, Fransız, İtalyan işgalinde kalmış olan Hong-Kong, Hindistan,Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Kenya, Nijerya, Somali gibi ülkelere bakınız. Bu ülkelerde işgalcini dili sokaktaki çocuklar tarafından bile konuşulur (okumuşları ise bizim ülkemizdekilerle kıyaslanmayacak derecede iyi konuşurlar). Ama ya müzikleri? Bu ülkelerin hiçbiri, kendi müziğini eski diye terk edip işgalci gücün müziğini benimsememiştir. İşte 2.Dünya Harbinde Amerika’nın ancak atomla pes ettirebildiği Japonya, işte Almanya’nın ezip geçtiği Fransa, işte sadece bir Sitar’la bile dünyaya kafa tutan Hindistan, işte Gamelan adlı vurmalı çalgılar topluluğu ile Amerika’yı fetheden Endonezya ve işte kendi müziğine sahip çıkıp getirdiği orkestral icra disiplini ile Türkiye dahil bütün Müslüman ülkelere tesir etmiş olan Mısır…

Ziya Gökalp’in şiddetli Osmanlı düşmanlığı
Türkiye, yukarıda sözünü ettiklerimiz gibi fiilen düşman işgali altında kalmış bir ülke değil (hernekadar özellikle son 45 yıldır pek çok açıdan öyle görünüyorsa da). Belki de Lale devrinden bu yana kendilerini fikren sömürgeleştiregelmiş olan Batıcı yobazlarımız yeterince güçlü bir iç işgali gerçekleştirdikleri için, öbür ülkelerdeki gibi fiili bir yabancı işgaline ihtiyaç kalmamıştır. Bu gerçeğin bin türlü isbatından biri, fikri hayatı zigzaglarla geçmiş olan Z. Gökalp’in saçtığı şiddetli Osmanlı düşmanlığı mikrobuyla zehirlenmiş adıgeçen zümrenin şu değişmez dogmasıdır: “Türk müziği Türklerin değil, Arapların, Acemlerin, Bizanslılarındır: Türkler bu müziği bu milletlerden alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.

Müziklerinin bizim tesirimizle güzelleştiğini kabul ederler
Biz de uzunca süreler İran’da, Arap ülkelerinde, Balkanlarda ve Macaristan’da kaldık. Kimsenin ne dilini değiştirdik, ne dinini, ne örf ve adetlerini. Biraz medeniyet götürdük, o kadar; yol yaptık, köprü yaptık, çeşme-çarşı-meydan, cami-medrese-hamam-hastane-kütüphane yaptık. Galiba biraz da müziklerini etkiledik (hiç böyle bir gayemiz olmadığı halde). Irak’ta, Suriye, Lübnan, Mısır’da, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan’da sokakta Türkçe konuşan yoktur. Ama müziklerinin bizim tesirimizle değiştiğini, güzelleşip zenginleştiğini, o ülkelerin bütün iyi müzisyenleri kabul eder. İşte en uzun süre kaldığımız İran’ın, Rast, Homayon, Esfahan,Bayati-Torki (Türk Bayatisi) makamlarında yüksek Türk zevki ile okunan “avaz” adlı gazelleri, “cehar-mezrab” adlı taksimleri, “pişderamed” adlı peşrevleri.. İşte Bulgarların “Bulgar Milli Müziği” adlı plağında yer alan, davul-zurna ile çalınmış “Konyalım yürü” türküsü... İşte bütün Arap aleminin en gelişmiş müziğini temsil eden Mısır’ın, Kahire Operası binasının bahçesine kocaman heykeli dikilmiş olan büyük besteci ve icracısı Muhammed Abdülvahab’ın ifadesi: “Ben musikiyi Tanburi Cemil Bey’in plaklarını dinleyerek öğrendim”. İşte yine Mısır’ın en büyük müzik adamlarından M.Kamil el-Hulayi’nin Kitabu’l-musik-eş-Şark’ (Şark Musikisi) adlı kitabındaki beyanı: “Bizim musiki hocalarımız Türklerdir” (esatizetuna’l-Etrak) (Kahire 1904, s.66). İşte Musevi hahambaşı İshak el-Gazi’nin Türkçe sözlü, Yunanlı musiki ilahesi Roza Eskenazi’nin Rumca sözlü nefis gazelleri... İşte yine Rum kanunilerin, udilerin, kemancı ve klarnetçilerin halis Türk uslubundaki taksimleri... Bunlar da yetmezse, dünya çapında Fransız uzmanların yazdığı Louresse de la Musique’in “Bizans Müziği” maddesinde etraflıca anlatılan (Cild I. s.144, Paris 1957), İstanbul’un fethinden bu yana Türk musikisinin Bizans musikisi üzerindeki derin tesirlerine bakılabilir. Bir bilim adamı olan Gökalp’in, hiçbir Batı kaynağını incelemeden, Türk musikisinin Bizanslılardan alındığını söylemesi gerçekten büyük bir nasipsizliktir.

Başka milletlere musiki öğretmek, güzel sanatların bu en ulvi dalında onlara rehberlik etmiş olmak (bugün düştüğümüz dereke ne olursa olsun), hizmetlerin en şereflisi değil midir? Varsın bizim Batıcı yobazlar “gaflet, delalet ve dahi hıyanet” gayyasında debelenedursunlar, ne çıkar?!..

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 09.07.2016)

Hiç yorum yok: