Reklamın Kötüsü Olur - II


Ramazan ayında televizyon reklamlarına normalinden biraz daha fazla dikkat kesildim. Hem Babalar Günü(?) hem de ülkemizde gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra biraz daha dikkat kesildim. Dikkatim öyle bir noktaya ulaştı ki mama yedirilirken mırın kırın eden bebeğin reklamları görür görmez iştahla yemeye başlaması gibi bir hâl oluştu. Bir kez daha ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gördüm reklamların. Bir terör saldırısından sonra taksicilerin nereye olursa olsun 100 dolar karşılığında hizmet verdiği bir ülkede, şehirde; şüphesiz insanlığı reklamlarda aramanın da bir fayda veremeyeceğini anladım. İnsan ziyandaydı çünkü ve ziyan artmaktaydı. Yazı dizisinin ilkinde üç reklam incelemiştim, şimdi yine üç madde hâlinde dikkatimi çekmiş bazı çarpıklıkları anlatmak, derdime ortak aramak niyetindeyim.

I.
Babalar Günü reklamlarında şunu gördüm ki; insan bedeninin iyice ruhtan üstün tutulduğu son yüzyılda babalar da nasibini aldı. Öyle ki daha evvel bir araba markası, ilgili modelini "vazgeçilmez" gösterirken şimdi aynı reklamı bir baba üzerinden gösterebildi televizyon izleyicisine. Babayı konforlu, güvenli ve cesur gibi sıfatlarla tanımlayarak zihinlerde bir araba-baba fenomeni kurdu. Küçük bir kız anlatıyordu babasını, tıpkı bir arabayı anlatır gibi. Anlatımında dikkat çeken şey; manevi hislerin değil maddi duyguların ön planda oluşuydu. Kız, babasını ekonomik ve ulaşılması kolay bir madde olarak tanımladı. "Sizin de babanız böyle olmalı" der gibi baktı. Reklamın bitişindeki marka logosuyla beynin görsel haznesine "bunu alırsanız anlattığım babaya sahip olabilir ve hatta ona binebilirsiniz, onu sürebilirsiniz, onunla gezebilirsiniz" demek istedi bu çalışma. Diğer Babalar Günü reklamlarında da insanların duygu noktalarına temas etmeye çalışan ve samimiyetsizliğiyle bazılarımızın öfkesine sebep olan markalar "izlenme rekorları" kırdı. Elbette kırılanlar arasında babalar en ön saftaydı. Babalık, annelik, aile; bunlar yüce kurumlardır ve bir reklam malzemesi olmayacak kadar manevî yapılardır. Reklamlar bu kurumları ve yapıları yıkamazlar. Zira yel, kayadan ancak toz alır.

II.
Büyük bir kâr imkânı olarak bayramlar ve tekstil markalarını aslında uzun uzun konuşmak lâzım fakat daha önemli bir konu var. Tekstil markaları her geçen gün daha fazla çocuksu reklamlara imza atıyor. Aslında direkt reklam ajanslarını suçlamaktansa burada hedef markalar. Zira marka ne isterse reklam ajansının da onu yapacağını, bu sektörde çalışmış yahut çalışmakta olan herkes bilir. "Hedef kitlemiz çocuklar ve önce onları etkilemeyi istiyoruz" diyebilir markalar çünkü yapılan son araştırmalara göre hem ülkemizde hem de dünyada çocukların reklam izleme istatistikleri ebeveynleri geçti bile. Bebekler ve çocuklar yoğun izliyor, ergenler sıkılsa da izliyor, ebeveynler ise katlanarak izliyor. Şuna inanmalıyız ki reklam izleyerek alışverişe giden kitlenin yaş ortalaması artık 14-24 civarında yoğunlaşmış durumda. Tekstil firmaları da bunun "ekmeğini" gerek televizyon gerekse sosyal medya yoluyla yiyor, daha fazla yemeye çalışıyor. Reklamcılığın gereği budur; daha fazla, daha fazla, daha fazla... Şimdi bu tekstil markaları artık yuvaya bırakılan kızlar, spor okuluna kaydedilen erkekler üzerinden yürüyor. Onların kıyafetleri farklı olmalı, onlar sportmen, onların ailesi elit, onların anneleri babaları modanın sıkı birer takipçisi. Bu böyle olmaz arkadaşlar. Gerçek değilsiniz ve çocuklarımız üzerinden ekmek yiyemezsiniz. Lütfen kendi çocuklarınızla  başka çocukları karıştırmayın. Hiç olmazsa o çok sevdiğiniz AVM'lerin önünde bekleşen çocuklara, son model arabanızın camını silmek isteyen ergenlere, köprülerin üstlerinde altlarında anasının karnında bekleşeduran bebelere bir göz atın. Belki gerçekle burun buruna gelirsiniz.

III.
Artık her şeyi sitelere koyuyoruz. Ne demek istedim? "Biriktirmeyin, infak edin" bizim irfan kültürümüzün, geleneğimizin direğiydi. Mahalle yaşantımızdan ailemize, akrabalarımıza ve dostlarımıza kadar ulaşan bir saadet zinciriydi infak. Şimdi öyle değil. Evde kullanmadığımız her şeyi siteye koyuyoruz. Komşunun kapısını çalıp "Ya hu komşu, ihtiyacın  var mı buna?" demiyoruz, diyemiyoruz. Neden? Çünkü kullanmıyoruz ya hani, para kazansak da olur yani. Olmaz. Kıyafetten tutun da tablete, bisiklete, dikiş makinesine, katı meyve sıkacağına kadar ne varsa sitelerde. Evleri, arabaları, söylemeye gerek bile yok. Online alışveriş cephesi o kadar büyüdü ki yakında ev halkından vefat eden biri olduğunda eşyalarını derhâl evden çıkarmak yerine siteye koyabiliriz. Düşünsenize, "Sahibinden (Allah rahmet eylesin) vekaleten satılık kravat" ya da "Sahibinden (El-Fatiha) satılık babet" gibi. Nereye gidiyoruz arkadaşlar? Tüm bu çabalarınız küf kokmuyor mu? Biz insanız ya hu. Bu dünyadan çöp suyu gibi değil mis bir ırmak gibi geçip gitmemiz, ardımızda hoş iklimler bırakmamız gerekmiyor mu? Paylaşalım, paylaşmaktan bir şey kaybetmeyiz biz çünkü hep paylaştık. Kalplerimizi böyle genişlettik. Büyük bir kalbimiz vardı her birimizin. Onu hatırlayalım.

Sonsöz
"Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır." diyor "Televizyon: Öldüren Eğlence" adlı kitabında Neil Postman. Şüphesiz bu hastalığın tedavisi de sahip olma hastalığıyla bağlantılıdır. Hatırlarsınız, Tyler Durden "Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor" demişti Dövüş Kulübü'nde. O yüzden biz İsmet Özel'in Taşları Yemek Yasak adlı kitabındaki o müthiş paragrafa uyalım. Hiçbir şey yapamıyorsak, bari surat asalım. Çünkü bu bizim hakkımız: "Her şeyin bir fiyatı vardır. Size huzur verdim diyenler bizden ne aldıklarını söylesinler. Onların sahte huzurlarıyla avunmadığımızı, çanak yalamaktan hoşnut olamayacağımızı ve surat asmak hakkımız dediğimizi bilsinler."

Yağız Gönüler
(İzdiham, 24, Ağustos-Eylül 2016)

Hiç yorum yok: