Şevki Bey, Franz Schubert ve İsmet Özel


"Hayatsız kalmıştım. Birden Dürin / Chopin'in yedi mumaralı valsiyle / balkonda belirdi / cildi çürüyen İstanbul'un üstünden korkulu göz / sonbahar üstüne çöktü. Süsünden öldü şehir / hüznünden oldu. Bir de o gün Şevki bey / biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin'e" der Démangeaıson şiirinde İsmet Özel. Gerçekten de Şevki Bey'in besteleri dinlendiğinde, dünyevî tüm düşünceler çekiliverir insanın ruhu üzerinden. Onun mûsıkî becerisinde şiirin kapladığı alan oldukça fazladır. Seçtiği şiirlerin şairleri arasında Recaizâde Mahmud Ekrem Bey, Muallim Naci, Hafid Bey, Mehmed Sadi Bey, Reşad Paşa gibi isimlere rastlansa da döneminin hiç bilinmeyen şairlerinden de şiirler almış, bu şiirleri bestelemiştir.

Şevki Bey ve Franz Schubert

Şevki Bey'in mûsıkî anlayışında güfte ile bestenin kaynaşması, iki ruhun bir araya gelmesi gibidir. Ortaya çıkan eserde muhakkak aşk vardır, aşkla yazılmıştır ve aşkla bestelenmiştir. Eserleri tekrar tekrar dinlenildiğinde, dinleyici anlatılan hikâyenin içinde kendini buluverir. Yoğun duygusallık onu bunaltmaz, aksine tutkulu bir dinçlik verir. Bu açıdan bakıldığında kendisinden 63 sene evvel terk-i dünya eylemiş Franz Schubert'e sık sık benzetilir. Şevki Bey de tıpkı Schubert gibi bine yakın eser bestelemiş, eserlerine hüznünü yansıtmaktan hiç imtina etmemiş ve onunla aynı yaşta (31) hayata veda etmiştir. “Itri'ye musikimizin Bach'ı, Şevki Bey'e musikimizin Schubert'i” kıyaslamaları konservatuvarlarımızda yapıladursun, Kudsi Erguner, geçtiğimiz ilkbaharda “İki Şehir Bir Aşk” projesiyle Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Franz Schubert ile Şevki Bey’i bir araya getirmiş; “Şekillere bakılınca elbette iki ayrı müzik dünyasının bestecisidirler ancak muhtevada birbirlerinin aynısıdırlar. Bu iki besteciyi eserleriyle buluşturmak bence iki farklı müziği değil iki âşığı bir araya getirmek amacını gütmektedir.” demiştir.

Müzik böyle bir şeydir, birbirinden habersiz olduğunu zannettiğimiz iki ruhu notalarla kıyamete dek yaşatıverir. Karşılıklı oturtur, benzerlikleri konuşturur, nasıl'da değil neden'de buluşturur. Belki de "başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız", ondandır ki "devam ediyor başkalarının hınçlarıyla". Ya da "başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin, başka ölümler çeker bizi", evet ondandır.

“Te'lif edebilsem feleği âh emelimle”

10 Ekim 2011 tarihinde Konya'da gerçekleştirilen 5. Şiir Resitali'nde İsmet Özel'in tüm misafirlere bomba yüklü bir sürprizcesine seslendirdiği Türk müziği eserleri arasında bir Şevki Bey bestesi de vardı. Güftekârı Mehmed Sadi Bey olan "Telif edebilsem feleği âh emelimle" adlı bu eseri Şevki Bey çok sevdiği uşşak makamında bestelemiştir. İsmet Özel de esere hakkını vererek, tüm hissi gücüyle okumuştu: "Te'lif edebilsem feleği âh emelimle / dünyayı fedâ eyler idim mâhasâlimle / ben uğraşırım belki o demde ecelimle / nakdine-i cân veririm kendi elimle / hem bezm-i visâl olsam eğer ol güzelimle." [Youtube'da bir kayıt mevcut]. Gerçekleştirilen bu Şiir Resitali, aynı isimle DVD-Kitap olarak geçtiğimiz yıl TİYO Yayıncılık etiketiyle satışa sunulmuştu.

İsmet Özel'in 12 Kasım 1999 tarihli köşe yazısından öğrendiğimize göre Schubert'in Opus 163 Son Beşlisi, Ludwig Wittgenstein'ın en sevdiği esermiş. "Demek ki sanatçıyı besleyen kaynağa uzanma gayretini gösteren nasıl olsa bir gün bulunur." diyor İsmet Özel. Takibi devam ettirince İsmet Özel'in Şevki Bey gibi Schubert bestelerini de sevdiğini bulabiliyoruz. Nitekim 2 Nisan 2010 tarihinde İstanbul Bayrampaşa'da yaptığı "Türkiye Şiirin Neresinde?" başlıklı konuşmasının ortalarında okuduğu "Molla Değildi Sofu Sanıldı Sade" şiirindeki "Tin tin tini mini hanım / kim düşünür aşırılmış olma ihtimalini / Franz Schubert nâm firenkten temanın." dizelerine Moments Musicaux No. 3 dipnotunu düşmüştü ki harika bir eserdir, dinleyende metafiziksel bir aksülamel uyandırır.

“Yancağızımda bir Türk daha olsaydı…”

Şairin 20 Ağustos 2011 yılında yazdığı ve daha sonra "Desem Öldürürler Demesem Öldüm" adlı kitabına aldığı "Siyaseti bırakmak, felsefeyi bırakmak, şiiri bırakmak (I)" başlıklı yazısındaki şu satırlar da zihnimdeki Şevki Bey - Franz Schubert - İsmet Özel üçgenini tamamlamıştı: "Önümdeki hayatı musikiye hasrederek yaşayamazdım; çünkü bunu yapmam günlerimi ancak her boydan zalim karşısında kabullendiğim mağlubiyet şartlarından elime ne geçecekse onunla geçirebilmem demekti. Şarkı söylemeğe başlayan köle, isyandan vazgeçtiğinin işaretini vermiş olacaktı. Bu hisse lise birinci sınıfta halkın karşısında Paul Anka, Neil Sedaka şarkıları söylerken varmıştım. Nitekim, Franz Schubert, 'İnsanlar benim musikimi işitip dinlemekten zevk alıyorlar; orada halbuki sadece acılarım var benim' demişti. Biricik ömrüm eksenine müzik yerleştirilmiş olarak seyredecekse, benim başıma Schubert’ten daha farklı bir şeyin gelme ihtimali zayıftı. Hakkını vermeye çabaladığım her nota esaretimden olan şikâyetime müstenid olacak, çektiğimle kalacak, en fazla ölürken alkışlanmayı bekleyen mağrurlar katına yükselecektim."

Franz Schubert, ölümüne değin en sıkı dostu olan kendisinden otuz yaş büyük bariton Johann Michael Vogl'a sık sık "İnadına birbirinden güzel eserler üretmek!" bahsini açarmış. Şevki Bey yakın dostu Mehmet Hafid Bey'e vefat etmeden evvel kabrine bir taş diktirtmek istediğini, taşın üzerine de Hafid Bey'in bir mersiye yazmasını arzu ettiğini belirtmiş. "Musiki fenninde kesb-i imtiyâz / eylemişdi şevk-i âheng-tırâz" diye başlar bu mersiye. İsmet Özel ise "Yancağızımda bir Türk daha olsaydı milyonların da içine girmeye muhtaç oldukları bir anlam dairesi ortaya çıkacaktı." diyor tüm içtenliğiyle.

Sazı ve sözü kuvvetli bir üçgende buluşturunca…

Günümüz mûsıkî ve şiir seviyesine baktığımızda anlam dairesinden fersah fersah uzakmış gibi görünsek de en azından Franz Schubert, Şevki Bey ve İsmet Özel üçgeniyle kendimize anlam yolunda bir şifa temin edebiliriz gibi geliyor bana. En azından bir teklif olarak kabul edilebilir. Mesela Schubert'ten Serenade, Şevki Bey'den "Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz / dünyada gönül yâresine çâre bulunmaz" güfteli hicaz beste ve sonra İsmet Özel'den "Yaşamak Umrumdadır" şiirinde geçen iki dizenin hikâyesini, bunları sırayla dinlemek, dinlenmek, düşünmek...

Sazı ve sözü kuvvetli bir üçgende buluşturunca, insan varoluşuna bir anlam atfedebilir. Böylece depresyon, anksiyete, panikatak gibi modern şikayeler son bulabilir. Onların yerlerini anlam, tutku ve bilinç alabilir. İnsan bir kez daha kendiyle buluşabilir; evine, şarkısına, kalbine dönebilir.

İnsan, fıtratında kendini akort edebilme özelliği bulunduran bir varlık. Bizim topraklarımız, şairiyle, bestekârıyla, ressamıyla sayısız “akort etme yöntemi” barındırıyor. Kulaklarımızı şifalı olana açabilirsek; sözü, sesi ve resmi daha iyi anlayabiliriz. Biricik olduğumuzu yeniden hatırlayabiliriz. Sanatın devrimci ve fethedici nitelikleriyle, varoluşumuzu anlamlı kılabiliriz.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim, 07.09.2016)

Hiç yorum yok: