Ruhla bedeni ayıran internet ve sanal aşkların ıstırabı


İnternet çağındayız. Artık beş duyu organımız yerine 'tek bir tık'la yaşıyoruz duygularımızı. Beğendiğimizde tık, aynı duyguları paylaştığımızda tık, ilgi beklediğimizde tık, yeni gelişmeler yaşadığımızda tık, kavuştuğumuzda tık, ayrıldığımızda tık, iş değiştirdiğimizde tık, şikâyetlerimizde ve ayrılıklarımızda tık. Geldiğimiz noktada evimizi, işimizi ve hatta eşimizi bile internetten arayıp bulur hâle geldik. Bu hâlden memnunuz. Tıklıyoruz, ev kiralıyoruz. Tıklıyoruz, yepyeni bir iş için cv gönderiyoruz. Tıklıyoruz, müstakbel gelin adayının ilgi alanlarını okuyoruz. Yine bir göz ve el kombinasyonu kullanıyoruz aslında ama beynimiz ve kalbimiz birbirlerine sırtlarını dönmüşler ve onların tık'lar içindeki küskünlüklerinin farkında bile değiliz biz. Koku yok, ses yok, tat yok. Tüm görüntü sanal. Tıpkı aşklar ve ıstıraplar gibi.

Kemal Sayar, Berna Yalaz ile birlikte, bu kez internet çağında aşk ve ıstırap üzerine 359 sayfalık geniş hacimli ve bu çağın hemen hemen her krizine değinmiş bir kitapla okuyucuya şifa olmayı düşlüyor: İnternet Çağında Aşk ve Istırap & Sanal Aşk. Kitap Kapı Yayınları'ndan Ağustos 2016 itibariyle çıktı. Umulur ki bu kitabı yalnız psikoloji meraklıları değil; bilhassa ebeveynler de okur. Çünkü gençliğin hataları olarak gördüğümüz şeylerin ekseriyeti, onların 'bakımını' üstlenenlerin (anne, baba, öğretmen, hoca, usta, amca, dayı, teyze, nine, dede) sorumsuzlukları aslında.

Bir ruhlar panayırına dönüyor sosyal medya ağları

Mutluluğun aranır olduğu sanal âlem, bir elem, keder, hüzün, gam, efkâr âlemine de dönüşmüş durumda. Bu sanal olmayan âlem(ler)de de böyledir. Nerede bir şeyi haddinden fazla ararsanız, tam zıddıyla karşılaşabilirsiniz. Üstelik aradığınız bu mecra(lar)da beden ve ruh yoktur. Hiçbir şekilde tefekküre zorlamayan çizgiler ve kusarcasına yazılmış metinler vardır. "Genel olarak duyguların ve özelde de aşkın temel dayanağı bedendir" der sosyolog Eva Illouz. "Avuçların terlemesi, kalp atışlarının hızlanması, yanakların kızarması, ellerin titremesi bedenin bir duyguyu ve özellikle de aşkı, derinlemesine yaşadığının birkaç örneğidir" çünkü. Peki, internette durum nasıl? Ses yok, söz yok, yüz yok, göz yok, saz yok. Var gibi görünenler ise sanal. Oysa hepimiz biliyoruz ki bir bakışma, bir gülüşme, bir çift güzel söz, bir hediye yahut bir şarkıdır aşkı başlatan. Nitekim Victor Hugo da Sefiller'de "Bugün iki kişinin birbirine baktığı için âşık olduğunu söylemeye cüret edecek çok az kişi var. Ama aşk ancak ve ancak böyle başlar. Gerisi teferruattır ve arkadan gelir, iki ruhun bu kıvılcımla birbirini çarpmasından daha gerçek bir şey yoktur." der. Şair İsmet Özel'in "aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine / adımı aşkın üstüne kendim yazarım" dizelerindeki eylemi gerçekleştirebilecek kaç âşık kaldı yeryüzünde? Artık sabırsızız. Bir tıkla istiyoruz aşkı, yaşamayı ve her şeyi.

"Yalnız ve sevilmeye aç ruhların, ‘beni sev!’ diye haykırdığı bir ruhlar panayırına dönüyor sosyal medya ağları... İnsanları kendi özel yaşamlarını internette 'gönüllü' olarak paylaşmaya iten şey, yalnızlık hissi ve kederden başka bir şey değil." demişti Kemal Sayar bir yazısında. Peki, tüm bunlar kederi, efkârı sevdiğimizden mi yoksa kendimize daha 'uygun' bir karakter bulma telaşından mı? Galiba ikincisi daha uygun. Aşk Üzerine kitabında "İnsan yalnızlık içinde yaşadığında bir karakter dışında her şeyi kendi kendine edinebilir." diyor Alain de Botton. Hani varlık içinde yokluk diyoruz ya, sanki karakter içinde karaktersizlik gibi bir şey bu yaşanılan da.

Kemal Sayar ile Berna Yalaz'ın ortaklaşa yazdıkları Sanal Aşk & İnternet Çağında Aşk ve Istırap kitabı yedi bölüme ayrılıyor: Sanal dünya, Facebook'u özel kılan nedir?, akışkan modern, sanal ilişkiler, çevrimiçi aşk, siber aldatma, kişilik ve internet. Kitap her ne kadar hızlı okunabilir özellikte olsa da tekrar tekrar okunduğunda hem sorunları hem de çözümleri daha kolay görebilmeyi, dolayısıyla soru işaretlerini belirli adımlarla yok edebilmeyi sağlıyor. Hızıyla ve hazzıyla hayatımıza damgasını vurmuş bu çağın en büyük miraslarından biri olan gerçekle sanal arasındaki seçime dair şu tespitler oldukça kritik: "Sürekli bir koşuşturmanın hüküm sürdüğü, her alanda bizden tam performans beklenen sonuç odaklı hayatlarımızda, gerçek olanı sanal olanla kolayca değiştiriyoruz. Zafer değil sefer ilkesi çoktan unutulmuş. Hız kültürü günlük yaşantımızın tüm katmanlarına yerleşmiş durumda. Sanal ilişkiler kuruyoruz, sanal kimlikler benimsiyoruz. Oysa bireylerin gerçek hikâyeleri ve hayatın gerçek işleyişi çevrimdışı hayatta yaşanıyor. Sanal ilişkilerdeki alternatif bolluğu ve vazgeçme kolaylığı, bu ilişkileri birçok kişi için tercih edilir hale getiriyor. Sadakat ya da uzun süreli ilişki tanımları da her geçen kuşakla daha da kısalıyor. 20'li yaşlarda bir gencin son ilişkisi için "O uzundu, altı ay sürdü" demesine şaşmamak lâzım."

Görülüyorum, öyleyse varım

15 yaşında bir lise öğrencisi son bir haftada cep telefonundan tam 21 bin WhatsApp mesajı alıyor. Kendisi ise 1.500 mesaj gönderiyor. Üstelik bu rakamları küçümseyerek "sınav dönemiydi" diyor. Kullandığı WhatsApp'ta on yedi farklı grupla 'iletişim' hâlinde. Kimler var bu gruplarda? Sınıf arkadaşları, eski okul arkadaşları, yakın arkadaşları, dizi izleyenler, yemek severler... Zaten yemek yemek dışında neredeyse her türlü ihtiyacını cep telefonundan, tabletinden karşılayabiliyor internet insanları. İşin ilginci ise bu lise öğrencisi tüm bu 'meşguliyetlerine' rağmen kitap okuduğunu söylüyor. Kitap okumayınca derin bir boşluk hissettiğini, kitapların onu taşıdığı hayal dünyasını çok sevdiğini belirtiyor. Burada belki de dikkat edilmesi gereken kelime, sabrı ve yaşamda durabilmeyi gerektiren hayal. Artık onun yerine 'görünmek', 'görünür olmak' gibi aceleci kavramlar revaçta: "Görülüyorum öyleyse varım düşüncesi sosyal medyayı bizim için önemli kılıyor. Daha çok görünür olursak ve daha çok beğenilirsek, kendi varlığımız ve eylemlerimizi anlamlı kılacağımız yanılsamasını yaşıyoruz. Üstelik bu durum, beynimizdeki ödül mekanizmasını da devreye sokuyor. Sanal âleme gönderdiğimiz ses ne kadar yankı bulursa, ne kadar çok kişi tarafından paylaşılıp beğenilirse, kendimizi o kadar başarılı ve popüler hissediyoruz."

Bizim ihtiyacımız olansa, durabilmek, bekleyebilmek, anlayabilmek ve dinleyebilmek gibi kadim medeniyetimizde insanı insan yapan temel hasletler. Kitapta bu ayrıma iş yaşamından örnekle şu şekilde parmak basılıyor: "Teknoloji o kadar hızlı ilerler ki ikinci bir bakış için durduğunuzda geri kalırsınız. Temkinli olmak içinse bir durup ikinci kez bakmanız gerekir. Oysa görünen o ki hiç kimse geri kalmak istemiyor. Eskiler ustalaşmayı, bir işin yapılabildiği süre ile değil, yapılamadığı süre ile ölçerlerdi. Hüsranla sonuçlanan her tecrübe ileriye gönderilen bir tavsiye mektubu niteliğindeydi. Modern iş hayatında ise, hem vakit hem de işgücü paraya tahvil edilen birer girdi niteliğini haiz olduğundan sıfır hata, her çalışana daha en başından parametre olarak dayatılıyor. Asla ustalaşamayan, ancak kendisini sürekli tekrarlayan 'droid ordusu'."

Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk adlı kitabında "Cepteki ilişkiler anlık olmanın ve fırlatıp atıla-bilirliğin cisimleşmiş halidir." diyor. Bugün, aşkı 'sanal' yaşamayı tercih etmenin sebepleri arasında ilk sırada yer alan faktör, çevrimdışı (offline) ilişkide karşımızdakini dışarıdan içeriye doğru tanırken çevrimiçi (online) ilişkide içeriden dışarıya doğru tanımamız. "İlk görüşte aşkın ilk mesajda aşka dönüşümü" diye niteliyor yazarlar bu durumu. Utancın, çekinmenin daha az, belki de hiç olmadığı bir hâl. İkinci faktör ise çevrimiçi ilişkilerin daha az taahhüt içermesi, yazarlara göre. Yani her zaman hızlı, kolay, şık, hemen erişilebilir (video calling) ve tek yanlı tercihe bağlı olması nedeniyle çevrimiçi ilişkiler daha kullanıcı dostu (user friendly). Dolayısıyla duygusal tatmin daha yoğun yaşanıyor.

İnternete bağımlı iki insan tipi

Kitabın son bölümünde, özellikle şu günlerde gençlerde sık görülen ve ebeveynlerin hiç de dikkat etmediği meseleler aşikâr ediliyor. En tehlikelisi de şüphesiz internet bağımlılığı. Bugün internete bağımlı olma yolunda meyilli iki tip insan grubu var: Biri sosyalleşmede zorlanan grup, diğeriyse sansasyon arayan grup. Yazarlar, bağımlılık ve ilişki arasındaki sorunların hâlâ çözülemediğini de belirtiyorlar. Çünkü ruhun ve insan beyninin tüm gizemini bilmenin imkânsızlığı ortada. Öte yandan internet, 'ait olma' ve 'başkaları ile ilişkilendirme' gibi temel iki ihtiyacı da gideriyor. Dolayısıyla yalnızlık ve onun getirileri telafi edilebiliyor sanal âlemde. Erich Fromm'a göre insanın hem özgürlüğü hem de güvenliği aynı anda istemesi, beş temel insanî ihtiyaçtan kaynaklanıyor: Başkaları ile ilişkilendirmek, kendini aşmak, kök ihtiyacı, kimlik ihtiyacı, referans çerçevesi ihtiyacı. Yalan yok, bu ihtiyaçların neredeyse hepsini internet karşılıyor. Özellikle de ilişkilendirme, kimlik ve referans gibi ihtiyaçları.

Artık ağabeyiyle üç aydır görüşemediğini söyleyen ve "iyi ki Facebook var" diyen bir doktorla karşılaşmamız son derece doğal. Öyle ki, bu sayede abisinin Moldova'da bir konser verdiğini öğrenebilmiş son derece ilgili olan doktor kardeş. Bayram kutlamalarının, evlilik ve sünnet davetiyelerinin, ciddi sağlık sorunlarının dahi mobil uygulamalarından haber edildiği bir dönemde, bu tip hadiseler karşısındaki 'şaşırma' duygumuz da gitgide hırpalanıyor ve azalıyor. Yazarlar şöyle diyor: “Yeni nesillerin evlerinde fotoğraf albümleri ya da mektuplar yerine, dijital arşivleri olacaktır muhtemelen. Oysa eski bir fotoğrafı albümden çıkartmakla, dijital arşivden bulmak hayli farklı deneyimlerdir. Eski bir fotoğrafın sararmış kâğıdındaki o solmuş görüntü, koku, hafızamızda birçok duyguyu ve anıyı harekete geçirir. Bir kitap arasında bulduğunuz eski bir fotoğraf, sizi bir anda yıllar öncesine götürür."

Sanal Aşk, yalnız internet aşklarını değil klavye dünyasının tüm gerçeklerini de irdeliyor. Çözüm arıyor. Maddi âlemde ömür geçirirken mânevî âlemi yok etmenin nelerin sonunu getirdiğini açıklıyor, bir anlam arayışına kapı aralıyor.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 13.10.2016)

Hiç yorum yok: