Hangi belde kent, hangi belde şehir?


Belde, kent ve şehir gibi üç önemli kavramla boğuşmamız gerek. Önce bu kavramları doğru biçimde tanımlamalı, günümüze ve en önemlisi de insan/doğa perspektifine en uygun biçimde yorumlamalı, yaşadığımız mekânları ona göre tasarlamalıyız. Sanıldığının aksine bu iş mimarların işi değil. Şehir üzerine hepimizin düşünmesi, hepimizin elini taşın altına sokması gerekiyor.

Özellikle de elimizi sallasak proje mimarına çarptığı şu zamanlarda önümüze konulan her yapıyı ve tasarımı “güzel” zannederek büyük bir yanılgıya düşüyoruz. Ahenkten uzaklaşmamızla da bunun doğrudan ilgisi var. “Taşların da bir sesi olduğuna inanan bir medeniyetten geliyoruz” diyerek nostaljik bir romantizm üretiliyor. O sesi yeniden yakalamamız gerekiyor. Büyük neyzen Sadreddin Özçimi şöyle der: “Eğer mûsikîden anlamıyorsanız, günümüzde olduğu gibi her yapılanı güzel zannetmek durumuna düşersiniz. Bunun sebebi artık elimizde neyin ne kadar güzel olduğunu tartacak bir terazimizin kalmamış olmasıdır.

Kent, belde ve şehir üç önemli kavram. Mimar Semih Akşeker, 5 Mayıs 2016’da Yenisöz Gazetesi’ndeki köşesinde bu kavramlar üzerine önemli bir yazı kaleme almıştı. Hem hatırlatmak hem de yeniden ama sağlıklı düşünebilmek için bu yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan alıntılamak istiyorum.

***

Hangi Belde Kent, Hangi Belde Şehir?
Meslek (mimâri) hayatım boyunca yerli ve yabancı kaynaklardan yapmış olduğum sayısız okuma ve araştırmalar, katıldığım konferans ve sempozyumlar, yurt içi ve dışında farklı beldelere yapmış olduğum seyahat ve gözlemler… bana belde(yerleşim)ler arasında karakteristik temel ayrımlar olduğunu gösterdi.

Homojen beldeler yoktu ve hiçbir belde sahip olduğu değer ve nitelikler ile birbirinin aynı değildi. Her belde farklı bir tasavvur ve tahayyül ile inşa edilmişti.

Evet; her beldede binalar, evler, mabedler, çarşılar, yollar, meydanlar… vardı ama hepsinin fizikî çehresi gibi içinde teneffüs edilen manevî havası da farklı idi…

Bir yanda geriye silik bir iz bile bırakmayan muvakkat malzemeler ile yapılmış kayıp beldeler, diğer yanda arkeolojik kazıların ortaya çıkardığı sağlam taş ve sütundan antik beldeler.

Bir yanda kendine yeten ve her türlü ihtiyacı kendi içerisinde karşılayan beldeler, diğer taraftan liman, depo, hâl ve lojistiği ile her ihtiyacı dışarıdan karşılanan beldeler.

Bir yanda insanların hürriyet içerisinde geçimlerini temin ettikleri beldeler, diğer yanda kölelik, angarya ve sömürü üzerinden kazanç temin eden beldeler.

Bir yanda insanları mütevekkil ve mütebessim beldeler, diğer yanda stres ve gerilim altında beldeler.

Bir yanda Edirne, Buhara, İsfahan gibi yaşayan İslâm beldeleri, diğer yanda Londra, Paris, Frankfurt gibi Hristiyan beldeleri.

Bir yanda çeşmeleri, sebilleri, (misafirleri üç gün boyunca bedelsiz ağırlanan) kervansarayları ve (alınteri ürünlerin aracısız satıldığı) pazarları ile mütevazı beldeler.

Bir yanda askerî resmîgeçit törenleri yapılan bulvarları, yarış ve müsabaka yapılan arena ve stadları, seyirlik müze ve tiyatroları ve ihtişamlı kral sarayları ile görkemli beldeler.

Kent ve şehir ayrımı yapan hiç yok
Şimdi sormanın tam zamanıdır. İçinde birbirine aykırı bunca hayatın yaşandığı, bunca farklı faaliyetin cereyan ettiği, bunca farklı işlevli binanın inşa edildiği beldeleri ortak tek bir kelime ile adlandırmak ne derece doğruydu? Lügatlerde kelimeler mi tükenmişti de hepsine ya şehir ya kent diyorduk? Bütün beldelere tek bir ad vermek bizi yanlış düşüncelere sürüklemez miydi? Nitekim şehirden türeyen medine/ medeniyet ile kentten türeyen city/ civis/ civilization/ uygarlık kavramlarının birbirinin yerine kullanılması başlıbaşına bir kargaşa nedeni değil miydi? Zîra müslümanlar kent ve şehri, uygarlık ve medeniyeti ayır(a)mayınca bu sefer Batı'nın uygarlık ürünlerine medeniyet demeye başlıyorlardı. Modern (kalkınmacı, ilerlemeci…) müslümanlara göre otomobil, telefon, bilgisayar, gökdelenler… medeniyet vasıtaları, hatta medeniyetin ta kendisiydi.

Gerçi münevverlerimiz arasında medeniyet ve uygarlık ayrımı yapanlar vardı ancak kent ve şehir ayrımı yapan hiç yoktu. Gelenekçiler her beldeye şehir derken, modernler (farkında/ şuurunda olmaksızın) her beldeye kent demekte ısrar ediyorlardı. Ben ise kent ve şehir arasında farkı seziyordum ancak tecrübe ve birikimim bu teorik ayrımı yapmaya kifâyet etmiyordu.

İslam dünyasında Farabi gibi bir şehri faziletli ve faziletsiz diye (fizikî çehresinden tamamen bağımsız olarak) adlandıran bilgeler vardı. Batı'da ise kenti şehirden ayıran ve (biraz da mağrurâne) kentin salt Batı'ya özgü olduğunu söyleyen M.Weber gibi sosyologlarından da haberim vardı. Ama bizde kent ve şehri ayıran bir dile rastlamamıştım. Ta ki kıymetli, velûd yazar Lütfi Bergen Bey'in yazıları ile karşılaşıncaya kadar…

… KENT'lerin birer NEKROPOL'e (ölü kente) dönüşme ihtimal ve meyli pek yüksek, zîra kentleri ortaya çıkaran nedenler onu çöküşe götüren nedenler ile aynı.

Kur'an-ı Kerim birçok kentin helâk olup enkaz haline geldiğini şöyle anlatıyor:

Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir karye (kent) iman etmemişti…” 21/16

Halkı zalim olan nice karyeyi (kenti) kırıp geçirdik, ardından başka topluluklar vücuda getirdik.” 21/11

Şimdi şu üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, aynı zamanda onlarca, hatta yüzlerce yıkık kent ve uygarlıklar mezarlığı değil midir?

Semih Akşeker

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 25.02.2017)

Hiç yorum yok: