Gerçekliğin yeniden tanımlandığı, âdeta haykırıldığı şiirler

Yeni çıkan şiir kitaplara da arada göz atarım. Masamda bu kez bir oğula, bir eşe, bir vatana adanmış bir şiir kitabı var. Yağız Gönüler’in "Minnet Eylemem" adlı kitabının bende çağrıştırdığı dizeler ise Aşık Hüdaî’ye ait: “Lokma yeme muhannetin elinden/ Kurtulaman sonra acı dilinden/ Namertlerin kaymağından balından/ Merdin kuru yavan aşı makbuldür.

Eğilip bükülmeden yol almak, kimseye minnet etmemek, kendi göbeğini kendi kesmek ne kadar zordur. Zor herkesin işine gelmez. Çileli bir yolun yolcusu olmak herkese nasip olmaz elbette.

Minnet Eylemem ile çileli bir yolun yolcusu olduğunu hatırlatan bir şair Yağız Gönüler. Ayrıca internet ortamında Ruhuna Kitap ve Gizlenen Tarihimiz adlı bloglarıyla başarılı bir ivme yakalamış durumda. İkinci şiir kitabı ile okurunun karşına çıkan şair Yağız Gönüler’e bazı sorular yöneltmeden edemedik. Sorularımıza sabırla cevap verdiği için teşekkür ederiz.

Kırılınca Klarnet, 2015'de İzdiham Yayınları’ndan okuruyla buluştu. Modernizmin eleştirisinin bolca yer aldığı şiirler vardı. Dergâh, İtibar, Birnokta, Aşkar, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, İzdiham, Çelimli Çalım gibi dergilerde uzun zamandır çalışmalarınız yer alıyor. “Sen de bitersin yalan dünya” diyorsunuz bu kitapta. Acaba Yağız Gönüler dünyanın gidişatı hakkında başka neler düşünüyor?
Şuradan başlamak lâzım ki dünyanın gittiği yerle bizim gittiğimiz yer aynı istikamette / paralel olduğu için ulaşacağımız yer kirli. Bu kirlilik hâli öyle çetrefilli boyutlarda ki yaşamın ve dünyanın her yanına bulaşmış durumda. Dolayısıyla bir iş yapılırken ona kir bulaşması da kolaylaştı. Ekmekten tutun kitaba kadar her şey kirlendi. Çünkü her şeye dünya karıştı, bulaştı. Bizim, dünyaya ters istikamette gitmemiz gerekiyordu. Ama vazgeçtik, hepimiz “ölmek için dünyaya gelmiş birey”ler gibi yaşıyoruz işte. Hâlbuki “anlamak/anlaşmak için dünyaya gönderilmiş insan”lar gibi olmalıydık. Karamsar başlamış olabilirim ama kanaatimce ortada iyi bir şey yok, iyi gibi görünen ise tonlarca şey var. Arınmak güç, sadeleşmek mümkün değil, sanat uzak. Daha fazla düşünmek gerekiyor, daha fazla çalışmak ama en önemlisi de çabalamak.

Hayatını panik içinde sağa sola koşturarak yaşayan insanlar var şiirlerinizde. “Kalpsiz öleceğiz bir reklam arasında” dizesinde modern hayatın dayatmalarla örülü duvarları arasında sıkışmış bir kişiye atıf var. “Wc nedir?/ Gökdelendir, plazadır, kul hakkıdır, kabir azabıdır oğlum” diyorsunuz. Gerçekliğin yeniden tanımlandığı, asla es geçilmediği, adeta haykırıldığı şiirler. “Doğru teknolojiler, yalın iş modelleri, ruhsuz adamlar” Şair rahatça, ne görüyorsa anlatabiliyor mu? Yoksa çekinceleri var mı?
Şair esasen rahatlığından değil, rahatsızlığından söylüyor söyleyeceğini. Çekinmek şair için şiir mevzubahis olduğunda geçersiz bir durum bana kalırsa. Elbette insanî bazı vaziyetler vardır, çekinilir, daha sessiz sakin bir davranış gösterilebilir ama şiir, güdümlü bir şey. Şiir bende hep at, tüfek, klarnet gibi kelimeleri çağrıştırır. Durmayan, bir kenarda durmaması gereken bir şeyleri çağrıştırır. Atlar, tüfekler, klarnetler yalan söylemez mesela. Rahmetli Selim Seslererkek gibi bir saz” derdi klarnet için. Ya çalarsın ya çalmazsın, ortası yok. At mesela, ya binersin, ya binmezsin. Tüfek, ya ateşlersin ya ateşlemezsin. Ivırmaya kıvırmaya şiirde yer yoktur. Dil muhakkak yalan da konuşur ama şiir ve dil beraberliğinde yalanın mevcudiyeti olamaz. O beraberlik, hakikate dair bir ses veremez. İşitilecek bir duygu hissettiremez.

Biz kavramları batıdan almaya o kadar meraklıyız ki nihayetinde batı tarafından da kavramlara oturtuluyoruz. Mesela Ludwig WittgensteinYalan söylemek dil oyunlarından biridir, her oyun gibi onun da nasıl oynanacağını öğrenmek gerekir” diyerek belki de kıvırmaya imkân tanıyor ama İsmet Özel tüm kıvırma olanaklarını şu sözüyle tıkıyor bana kalırsa: “Lisanın hiçbir beyan tarzı şiirin yerini tutamıyorsa bunun sebebi yalan söyleme oyununa mahsus kuralları öğrenme zevkine galebe çalan yegâne insan meşguliyetinin şiir oluşundandır. Şairin söylediğinin yalan oluşu onu diğer yalancılar ayarına düşürmez. Çünkü şairin yalan sözü yalan söyleme kurallarını tahrip ettiği için, söze mahsus gücün insanı yalanın tesir sahasının üstünde bir makama eriştirdiği için kıymet ifade eder.

Hiçbir şey güvenilir değil, buna insan da dâhil”. Lafı dolandırmadan, olduğu gibi söyleyen şairin, anlaşılmayan şiiri yok gibi. “Geçen gün Orhan Veli beni takip etti mesela/Ölen insanlar yakamıza yapışıyorlar Allah’ım/ Öyle çürük, öyle yosma, öyle karışık insanlar” sanal âlemi tanımaya çalışan, şairin gördükleri karşısındaki şaşkınlığına dair dizeler bunlar. Güvensizlik ve insan, ikisi yan yana gelmemeliydi diyoruz. Şair neler hissediyor bu konuda, bu gerçeklik ona neler söylettiriyor?
Yeni bir insan var karşımızda artık, birey diyorlar ona. Bu bireyler arasında sosyal medyayı fayda amaçlı kullanan da var, sadece kendini tatmin etmek için kullanan da var. Bıçak sırtı bir yer sosyal medya. İşim gereği de yoğun biçimde içinde yer aldığım için savunma stratejilerimi kendime göre ayarlıyorum ve sosyal medyayı bir oyun alanı olarak değil, iyiyi ve güzeli, elbette gerçeği paylaşacak bir yer olarak görüyorum, kullanıyorum.

Tüm bunların dışında Zygmunt Bauman’ın sosyal medyayı “keyifli ve kullanışlı bir tuzak” olarak tanımlamasını da haklı buluyorum. Çünkü bu tuzak birbirleriyle aynı şeyleri konuşan bireyleri popüler kılıyor. Oysa kadim kültürümüzde muhabbet diye bir şey vardır. Birbiriyle aynı şeyleri düşünmeyen, aynı fikirleri benimsemeyen insanlar da muhabbet etmeli. Sosyal medya bu muhabbeti kabul etmiyor. Size hep kendinizden bir şeyler gösteriyor, sunuyor ki daha fazla kullanın. Mesela internette en fazla satın aldığınız şeyler bebek bezleri ise önünüze en çok çıkan reklamlar bebek bezleri, bebeklere yönelik ürünler olacaktır. İhtiyacınız olmasa bile almaya teşvik edileceksinizdir. Bu fikirler için de geçerli. Beğenileriniz arasında en çok a fikri varsa, bundan sonra karşınızda daima a fikriyle irtibatlı gruplar, sayfalar, haberler, görseller ve hatta reklamlar çıkacaktır.

Nihayet bu durum bir “hastalık” oluşturdu. Çeşitli tedavi yöntemleri olduğu gibi psikolojik çözümlemeleri de mevcut. Fazla abartmamalı sosyal medyayı ve bilgisayarı. Aslında “kullanmak” diyoruz mesela, bilgisayar kullanmak. Aynen böyle yapmalı, onu kullanmalı ve işimiz bittiğinde kapatmalıyız.

Her günüm tırnak gibi uzuyor katı bir beyazlıkta/ Hayatımın en sabırlı günlerinin sana selamı var” derken günlerin sanki uzak bir tepenin ardında olması ve eşin -eşe ithaf edilmiş öyle anlıyoruz- bu günlere dair bir bilgisinin olmaması anlatılıyor. Bir şerhe ihtiyaç var. Şairin geçen günlerle derin bir meselesi var gibi. Tam olarak nedir bu mesele?
Bu dizeler yazıldığı zamanlarda “beklentisiz beklenti” denen hâli yaşıyor idim. Sayılı gün çabuk geçmiyordu ve çabuk geçmediği gibi gerginlik de yaratıyordu. Üstesinden geliyordum çok şükür ama yuva kurmak nedense o zamanlar tırnak uzamasını işaret etti bana. Tırnak gibi uzadı her şey. Beyazdı ama katıydı. Umut, beyaz tarafındaydı şüphesiz. Yaşadığım gerginliği eşime yansıtmaktansa şiire dökmüş olmalıyım ki bu dizeler çıkmış gönlümden. Nitekim şimdi dönüp tekrar okuduğumda mesudum. Yani böyle dizeler bende hiç pişmanlık yaratmaz. İyi ki yazmışım, o günleri bir anıya dökmüşüm. Neticede bu dünyanın her günü katı değil mi?..

Bunlar nasıl laflar değil mi Allah’ım/ Sen her şeyi görürken ve her şeye bakarken/ Sana inanmayana bile ekmek verirken/ Sondan bir önce”. Kendine isyan hakkı tanımayan bir insan var burada. Kendine ayar verme durumunu okuyoruz. Yani kimseyle uğraşmayan, kendisine çeki-düzen veren bir şair var. Değişik ruh halleri, gel-gitler oluyor mu zaman zaman?
İnsan kendini akort edebilen bir varlık. Bu bir lütuf olarak sunulmuş. Huyların asla değişeceğine inanmıyorum, benim için değişebilecek şey davranışlar. Dolayısıyla isyan etmek de bir davranış tercihi, etmemek de. Her sabah işe giderken bir esnafın, dükkânı önünde halkalanmış kuşlara yem attığını görüyorum. Bu benim zihnimde bir zikri canlandırıyor. Sanki bir mürşit, müritlerini hikmet bahçesinden suluyor. Sonra o su nasıl kullanılacak müride kalıyor. Akşam oluyor, eve dönerken başka bir esnafın “akmasa da damlıyor, çok şükür” sözüne kulak misafiri oluyorum. Halbuki bu esnafın pek inançlı biri olmadığı belli. Neresinden belli öyle değil mi? Nereden bilebiliriz? Sonra hanımla bu meseleleri muhabbete döktüğümüz bir gün düşünmüştük. Yani hiç inancı olmayan, hiç inanmamış bir insana bile rızkı veriliyor. O bunu bilmiyor ama rızkı hazır onun, Allah veriyor. Keser mi kesmez mi O’nun işi, biz karışamayız. Ama veriyor ya hu. “Sen bana inanmıyorsun, ilişkimiz buraya kadar” demiyor. Burada da bir hikmet var. Karşımızdaki bizi anlamadığında hemen ilişkiyi kesersek, yarın öbür gün ilişki kuracak hiçbir bağ, hiçbir adres bulamayabiliriz. Anlatmalı. İlle de anlaşmalı demiyorum ama anlatmalıyız.

Ben Tanrı’nın şair olma, yani daha başka bir biçimde dua etme imkânı tanıdığı bir insanım”. A. Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman’ından bir alıntı var Ruhuna Kitap blogunuzun girişinde. Neden özellikle bu alıntıyı seçtiniz? Bir önceliği var mı?
Sanatın her türünü bir dua olarak görüyorum, büyüklerimin bu fikrini benimsedim ve her zaman da kolladım. Sanatın her dalı duadır. Öyle olması gerekir demiyorum, kadimde o var. Hat, ebru, mûsıkî, resim, şiir, mimarî bizde hep dua gibi bırakılmış tarihe. Şair açmış elini, şiirle dua etmiş. Bestekâr yazmış notasını, şarkıyla dua etmiş. Ressam belki görmek istedikleri için dua etmiş belki de görebildikleri için... Tarkovski de hakikatli adammış, ne güzel söylemiş.

Söyleşi: Meral Afacan Bayrak
(Millî Gazete, 24.04.2017)

Hiç yorum yok: