Çok İyimser Aşırı Klostrofobik: Kent Psikolojisi


Depresyon, politik bir şeydir. Erdoğan Özmen; yasa, melankoliye ve depresyona güncelin penceresinden baktığı Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan adlı kitabında böyle yazar. Güncelden bağımsız yaşamak mümkün değildir. Aksini söyleyenin bizi korkunç bir iyimserliğe davet ettiğini söyleyebiliriz. Bunca kaosun, zulmün ve sıkıntının olduğu zamanlarda insanları susmaya ve iyimserliğe davet etmek, zalimin zalimliğini tasdik etmekten başka bir şeye de yaramaz. Üstelik günümüzde iyimserlik, iyice olmazsa olmaz bir “erdem” gibi görünmekte, tabiri caizse yeniden inşa edilmektedir. Bu konu hakkında son zamanlarda Terry Eagleton’a ait harikulade bir kitap çıktı: İyimser Olmayan Umut.
“Çilli ya da düztaban olmak ne kadar erdemden sayılabilirse, iyimserlik de ancak o kadar erdemlidir” diyor Eagleton. Çünkü iyimserlik de bir kadercilik türüdür. Koşulsuz sadakat ve itaat gerektirir. Modern zamanların ve kent yaşamının klostrofobik mekânları da insanlardan aynı şeyi bekler: Sadakat ve itaat. Bu yüzden kent insanı her sabah aynı yerden kahvesini alır, her öğlen aynı yerde yemek yer, sinema salonuna tercihinde her zaman gittiği yer önem görür, ev ihtiyaçlarını ve lüks giderlerini de aynı AVM’lerde ya da süpermarketlerde karşılar. Aile bütçesi, bireysel ekonomi, tasarruf denen kavramlar her ne kadar muhafazakâr kavramlar gibi görünse de aslında kent psikolojisi dahilinde radikal tutumlardır. Kampanya kovalamak bir zarurettir. Ekmeğin bile piyasası vardır. Çocuğunuza almak istediğiniz oyuncağı çeşidi olduğu kadar fiyat aralığı da iki farklı sokaktaki oyuncakçıda değişiklik gösterir. Ancak kent psikolojisi, kişiyi belirli yerlere sabitler. Başka yerleri görmesini istemez. Oradan-oraya olan bu durum hiç şüphe yok ki eleştirel, düşünsel bir hayatı da ortadan kaldırır. İyimserlik, hayatı yaşanabilir kılmak için atılması gereken adımları en başından durdurur. Klostrofobik mekanların “doğal stratejisi” de işte böyle çalışır. Kişiyi önce içine hapseder, tüketilecek ürünü sunar, parasını alır, ürünü tükettikten sonra daha fazla yer kaplamasın diye hep aynı playlist’i dinletir, tuvalet kullanımı için tek kullanımlı şifre verir, köşebaşındaki “gizli gözler” yoluyla da hareketlerini izler. İşte kent psikolojisinin yol haritası: Anormal iyimserlik, klostrofobik mekanlarda mutluluk pozları ve her yalnız kalındığında dinmek bilmeyen bir varoluş sancısı.
Peki modern psikoloji aşırı iyimserlikle kent psikolojisini yan yana getirip bir şifa sunabiliyor mu? Elbette hayır. Filmlerde sıkça duyduğumuz “buyurun, şöyle uzanın lütfen” ile başlayan yas süreçlerini anlatma sahneleri kapalı mekânlarda vuku bulmaya devam edecek gibi görünüyor. Çünkü kentlerde güzelce bir yeşilliğe uzanıp doğanın masalını dinlemeye vakit ve yer yoktur. Kentler, basbetbolun tabiriyle çoğu zaman alan (zone), fırsat buldukça da adam adama (man to man) savunma yaparak kişinin dünyaya düşüncesi bol bir bakış fırlatma ihtimâlini ortadan kaldıracak desteği muhafazakâr zihinlerden ve muhafazakâr politikalardan alır. Terry Eagleton’dan okuyalım:
İyimserler muhafazakârdır çünkü iyi bir geleceğe duydukları inanç, şimdinin özünde iyi olduğuna duydukları güvenden kaynağını alır. Zaten iyimserlik hâkim sınıf ideolojilerinin tipik bir unsurudur. Hükümetler yurttaşlarını korkunç bir felaketin pusuda beklediğine inanmaya teşvik etmiyorsa, bunun nedeni kısmen, neşeli bir yurttaşlığın alternatifinin siyasi hoşnutsuzluk olmasıdır. Umutsuzluk ise, aksine, radikal bir tutum olabilir. İçinde bulunduğunuz durumu dönüştürmenin gerekliliğini, ancak ona eleştirel bir gözle bakarsanız fark edersiniz.
Klostrofobik mekanlar, “cinayeti görmezden gelmeye” sebep olur. Roma-Bizans-Osmanlı mirasına beşiklik etmiş İstanbul’da cinayetin en fazla işlendiği yerler zaman geçtikçe klostrofobik meydanlara dönüşmüştür. İstiklal Caddesi ve Üsküdar sahili bu meydanların günümüzdeki en belirgin örnekleridir. Yürüyüp geçerken yaşadığımız modernizmi kabul etmişlik, “modern kentin çelişki ve belirsizlikleriyle uzlaşmak” anlamına gelir. İstanbul ve Ankara gibi (Bursa ve İzmir de eklenebilir) modern metropollerde ise “yabancılaşma ve yönünü yitirme duyguları” zirvededir. Kevin Robins her ne kadar bu duygunun ötekilerle karşılaşmaya ve dayanışma için yeni olasılıklar sunmaya elverişli olduğunu söylese de devasa bir çorba olan (bu çorbanın aşılmaz bir kazanı olduğu da düşünülürse: işte klostrofobi) kentler için böyle iyimser yorumlar yapmak ancak ve ancak yöneticilerin işine gelir. Yönetici sınıfı, kenti şehir kılmaya yönelik her düşünceyi romantik, nostaljik, oyalanma olarak görür. Bir taraftan da Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan şehir şiirleri okur durur…
Hayatta kalmak, hayata tutunmak, varlığı hakkıyla sürdürebilmek için insanî şartlar gerekmektedir. Kent psikolojisi, sunduğu çok iyimser ve aşırı klostrofobik iklimle, rüzgârı egemen düşüncelerin ve hâkim sınıfların sırtlarına doğru üflemekte, halkı “kibarca” insanlıktan uzaklaştırmaktadır. Netice itibariyle toplum aşksız ve öfkeli olmaktadır.
Bu yazının son sözünü bırakalım Zygmunt Bauman söylemeli. Akışkan Aşk adlı kitabından:
Komşunu sevmek inanç gerektirir; bununla birlikte sonuç insanlığın doğuşudur. Bu aynı zamanda, belirleyici bir geçiş olan, hayatta kalma içgüdüsünden ahlaklılığa geçiştir. Ahlaklılığı hayatta kalmanın bir bölümü, belki de olmazsa olmaz koşulu yapan bu geçiştir. Bu harç varken bir insanın hayatta kalması insanın içinde insanlığın hayatta kalması olur.
Yağız Gönüler
Sosyal Bilimler Şehir Düşüncesi Editörü
y.gonuler@sosyalbilimler.org

Hiç yorum yok: