Cehennemde Yürüyüş: İstanbul 2023


Kitle ve kütle. Homeros’un tüm insanlar için “bir(er) yük olarak yaşıyorlar yeryüzün(d)e” dediğinden beri böyle. Hemen gelelim bu yüzyıla. “Yolunu kendin yürüyebilmek için, yönünü kendin koymak zorundasın” diyor Oruç dalıruoba, Yürüme‘sinde. Fakat insanlık asfalta mahkum olduğundan beri yönünü de betonların dizilimi çiziyor. “Demirden sağanaklar altında”, sonsuz bir labirent içinde yürümeye çalışıyor insanoğlu.
Yürümek, gerçeği görmekle beraber kavrama ve anlatma noktalarında da insanı geliştiren, dönüştüren bir hareket, tarz, üslup. Öyle ki bugün ülkemizde hakkıyla verilemeyen “rehberlik” hizmeti, yolda yürümeyi göze alanlara yoldaşlık etmektir esasında. Bir yere gidilecektir, o yer görülecektir fakat neden rehber lâzımdır? Çünkü daha önce gören, daha sık gören ve en önemlisi de orada sürekli yürüyen, yürümüş olan daha iyi anlatır iç âlemini, dış âlemini. Bu âlemler arasındaki âhenk (mûsıkî), kâğıda geçince miraslaşır. İstanbul gibi büyük bir mirastan bahsetmek için evvela onu iyice, belki de yıllar boyunca arşınlamak lâzımdır. Bu, İstanbul’un belirli bir bölgesi için de geçerli. İşte bir antropolog ve bir mimar, Sinan Logie ile Yoann Morvan; İstanbul 2023 projesini yerinde ve çevresinde gözlemlemiş, fotoğraflamış, düşüncelerini kâğıda geçirmiş. Büyük bir mirasa ancak büyük emeklerle sahip çıkılır çünkü.
Mayıs 2017’de, İletişim Yayınları’ndan neşredildi İstanbul 2023. Nilüfer Şaşmazer dilimize kazandırmış. Kitabın kapağında, özellikle “Building Porn” serisiyle ülkemizin resim/çizim yoluyla eleştiri sanatına güç katmış Ahmet Doğu İpek’in “Construction Regime VII” isimli eseri var. İpek’in çizimlerinde gördüğüm, kent psikolojisinin insanın görsel tasavvuruna yaptığı etki; karanlık yıkım.
Kitabın Sebastien Mazauric imzalı ilk haritası, metinleri ortaya çıkaran, yürünmüş yolları gösteriyor. “Trakya ile Bitinya arasını arşınlamak” demiş yazarlar. 2013 yazı boyunca günde 35 kilometrelik mesafeler katederek taramışlar bölgeyi. Görünen o ki 2023’ünün İstanbul’u biraz da fazla göze sokulmadan inşa edilmeye başlanmış bile. Oysa arka planında ne yer değiştirmeler, ne yitik hayaller ve ne oynanmış bir ekoloji mevcut pek bilinmiyor. Bu yüzden “yürüme” tercih edilmiş. Böylece daha aşağıdan ve yatay biçimde gözlem yapmak, yakın temas kurmak mümkün oluyor. Rotalar arasında artık halkın “Amerika gibi oldu” yahut “New York gibi olacakmış” denilen yerleri var: Beylikdüzü, İkitelli, Şamlar, Kemerburgaz, Kartal, Çekmeköy, Aydos, ViaPort AVM. Neden özellikle ViaPort diye düşünülebilir fakat gidenler görmüştür ki 310 bin m2’lik bir alanı işgal eden bu proje; ördeklerin yüzdüğü göletiyle, akdeniz kasabası havasındaki sokaklarıyla, bedesteniyle ve kubbesiyle tam anlamıyla bir ‘Neo-Ottoman’ yaşam merkezi. Özellikle son 15 yıllık imar stratejisinin, kentleşme tasavvurunun yaşayan örneği. Bir de ölü örneği var: Atatürk Olimpiyat Stadyumu. “Geliyorum” diyen kentleşmenin ilk sinyali, ilk zevksizliği.
İstanbul 2023: Neye ve Kime Rağmen?” başlıklı kitabın önsözü Yaşar Adnan Adanalı’ya ait. Adanalı, “Antroposen çağını müjdeleyen, toprağın altını ve üstünü inşaata dayalı rant ekonomisi ile baştan aşağı dönüştüren bu süreç merkezî bir şekilde, tepeden ve dışarıdan yönetilmeye çalışılıyor” diyerek aslında tüm bu sürecin arkasında olması gereken çok detaylı bir mekanizma yerine ağa/dayı sisteminin kurulu olduğunu da söylemiş oluyor. Yedi bölümden oluşan kitabın her bir bölümü İstanbul’un geleceğine vurgu yapıyor; geleceksiz gelecek.
İstanbul kaynakları üzerinde gezinti yapılan ilk bölümde Sütlüce, Cendere, Kâğıthane ile Vadi İstanbul projesine değinilmiş. Göktürk ve Kemerburgaz gibi temel oksijen kaynağı olması gereken bölgelerin birer kirlilik kaynağına dönüşmesi sorgulanmış. II. Abdülhamid devrinden beri ‘çalışan’ Hadimiye kaynak sularıyla, kıyısındaki Yunan manastırının ismini alan Terkos Gölü’nün 2035’den itibaren hiçbir talebi karşılayamayacağı aktarılmış. Yazarlar, Tanpınar’ın daha Beş Şehir’de “İstanbul serin, berrak, şifaları suların şehri idi” diyerek ‘suyun bozulmanın’ mazisini de hatırlatmışlar.
İkinci bölümde Kemerburgaz, Arnavutköy, Şamlar Köyü, Yarımburgaz Mağaraları ve Çatalca rotası izlenmiş. “Amerikalı Türk” yaşamının bilhassa Kemer Country ile doruğa ulaştığı Kemerburgaz, emlakçı furyasına maruz kalan Arnavutköy, Sazlıdere baraj gölünün yanından itibaren 2 milyon metrekarelik alana yayılması hedeflenen uluslararası sermayenin Bio İstanbul projesi (projeden Bio City Development geri çekildi, Türk ortaklar devam ediyor) bu bölgeyi “beyaz yakalı göçmen” sınıfıyla donatıyor. 2001’de arkeolojik kültür mirası olarak tanımlanmış Yarımburgaz sit alanıysa artık modern kentlerin çitleme şekli olan çelikten kalın parmaklıklarla kapatılmış durumda.
Üçüncü bölüm çitlemeyi esas alıyor. Başakşehir, Kemerburgaz, Silivri ve bir kentsel distopya ürünü olan Mall of Istanbul ile neticelenen bir rota var.
Burada Kayaşehir ve Ayazma bölgelerindeki gecekondu mahallelerinin ‘temizlenmesi’ hemen ardından yeni çok katlı betonların yığılma imkânını da arttırdı şüphesiz. TOKİ’nin burada üstlendiği görev, ‘bakir cennet’i David Harvey’nin “mülksüzleştirme yoluyla birikim” teorisine uygun hâle getirmek oldu. “Gecekondular 1980 Darbesi’nden sonra yetkililerin ilgi odağı olmaya başladı; sıklıkla da seçim sonuçlarını etkileyecek önemli bir odak olarak algılandılar. Statülerinin düzenlemesi kimi durumlarda gecekondu sakinlerine toplumsal anlamda görece bir yükseliş sağladı. Sayıca fazla diğer örneklerde ise TOKİ himayesinde hayata geçirilen şiddetli zorla tahliye uygulamaları, semt sakinlerinin mütevazı hayatlarını yıkıp geçti. Bu toplulukların yerlerinden edilmesi ve neredeyse kolluk kuvvetlerinin desteğiyle TOKİ toplu konutlarına yerleştirilmeleri, toplumdan kopuşlarının derinleşmesine neden oldu. Bu kopuş özellikle de gecekonduların içindeki dayanışma alanlarından yararlanmaya devam etmenin imkânsızlığına, diğer bir deyişle kaynakların yitimi hususuna bağlı. Şimdi tasarımı bireyleri ve aileleri tecrit eden konut bloklarının içinde borçlanma vakti…” diyor yazarlar. Elbette tüm bu ‘yıkım’ bir AVM ile taçlanmalıydı ki ülkenin ‘en büyük çok işlevli proje’si olma iddiası güden Mall of Istanbul bölgeyi süsledi. Yazarların bu projeyle ilgili yorumları da şöyle:
Bir kentsel mega-çitleme alanı ve ‘sermaye fantazmagoryası’ olan Mall of Istanbul, 2023 İstanbulu’nun arketipi: ‘Hezeyanlı bir İstanbul’a layık, sürekli bir tüketim akışını garantileyen, Koolhaasvari şizofrenik bir form.
Üçüncü köprünün kilit bir konum almasıyla birlikte üçüncü havaalanı ve Kanal İstanbul projeleriyle iyice ‘şenlenen’ bölge, kitabın dördüncü bölümünü oluşturuyor. Logie ve Morvan, kanal projesiyle birlikte nüfusun İstanbul batısına doğru genişleyeceğini belirtirken, doğa üzerindeki korkunç etkilerin şimdiden başladığını da anlatıyorlar bölüm boyunca. ‘Hayata geçirilen Osmanlı rüyaları’nın yoğun biçimde görüldüğü imar faaliyetleri, kimileri için ontolojik bir olmazsa olmaza dönüştü. Paul Tillich’in ‘olmak cesareti’ dediği şey, her insanın biricikliğiyle alakalıydı oysa, her yaşamın ve her yaşayışın biricikliği.
‘Kentsel bir imparatorluk’ diyor yazarlar İstanbul’u betimlerken. Bu doğru olduğu kadar, post-kentsel bir keyif toplumuna dönüşmüş olmamız da bir o kadar doğru. Ne nargileden ne gelin hamamlarından vazgeçemiyoruz. Bir taraftan ‘modernleşmenin hastası’yız ama otoban kenarında mangal yakmak da hakkımız. Plaj konusu ise oldukça derin; bekar plajı, evli plajı, asker plajı, bayan plajı, tesettür plajı… Yazarlar Küçüksu, Beykoz, Polonezköy ve Riva arazilerini arşınlarken gördükleri karşısında, “insanı Polonya Karpatları’nın eteklerinde hissettiren kırsaldaki küçük kulübeler küçük paşaların yeni oyun alanları” yorumunu yapıyorlar. Buna en ironik örnek Kid’s Town olabilir. Bir çocuk kasabası izlenimi veren proje elbette büyüklerin ellerini cüzdanlarına (telefonlarını banka hesaplarına) yönlendirmeleriyle gerçeğe dönüştü; artık çocuklar da burjuva. Mahallenin Şirinler’i birer birer Gargamel’e dönüştü. “Karadeniz sahilinde kentsel şımarıklıklar” demiş yazarlar, oldukça kibarlar. Şımarıklık belirli bir zaman diliminde gerçekleşirdi. Şimdi zevkin ve lüksün şeyhi de müridi de çok geniş. Kendini sürekli ve borçlu bir keyfin koynuna atmak isteyen ama otantikliğinden asla vazgeçmeyen Lego insanları. Ve onların oğulları, kızları, torunları. Ama en önemlisi de ortakları…
İstanbul 2023 için bir western filmi çekilse elbette Çekmeköy, Ataşehir ve Kartal oldukça ideal. Yazarlar bu rotayı izleyerek kitabın altıncı bölümünü oluşturmuşlar. Kitabın tam burasında Zaha Hadid’in Kartal Master Planı’nı “mimarî pornografi” penceresinden eleştiren bir Eda Gecikmez eseri var. Sanatçı, Google’a “Mimar Sinan Camii, Ataşehir” yazdıktan sonra karşımıza çıkan fotoğrafların ruhumuzdaki duygusunu hissettirmiş bu eleştirisinde. Buna bir de Ataşehir Finans Merkezi’ni, Gülsuyu ile Gülensu mahallelerinin ‘kıymetli’ manzarasını, Kartal Adliyesi’ni ve otoparkındaki polyesterden adalet heykelini eklediğinizde ‘akraba siyaseti’nin kentleşmeye yansıyan duygusuz hâlini görmek mümkün. Yazarların “Küçük ya da büyük, kazançların arkadaşlar arasında paylaşılması anlamında iş dünyası ile siyaset sahnesinin birbirinin içine geçebilme özelliği iyi, kötü ve çirkinin tanımlanmasını da güç kılıyor” yorumu şöyle neticeleniyor: “Bugün adalet, Anadolu Adalet Sarayı’nın otoparkında polyester bir heykel suretinde duruyor.”
Kitabın son bölümü “Cehenneme Dalış” başlığıyla; Aydos tepesi, Sabiha Gökçen Havaalanı, ViaPort AVM, Gebze Endüstri Bölgesi, Dilovası ve Formula 1 pisti rotasını izliyor. İstanbul’un en yüksek noktası olan Aydos (537 m) gelgitin tam ortasındaki yemyeşil (iskâna, imara, talana açık) bir tepe. Oradan kanser oranıyla rekor kıran Dilovası’na iniş ise Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Cehenneme İniş’i hatırlatıyor. 30 bin mümine kapılarını açacak olan Çamlıca Camii ise Araf’ta kalıyor. Aydos’taki rakı-arabesk kültürü Formula 1 pistiyle adrenaline, Sabiha Gökçen Havaalanı’yla Avrupa’nın bir adım mesafede oluşuna, ViaPort AVM ile ‘rengarenk, kıpır kıpır, capcanlı ve yakın dünyalara’ uzanıyor. Emlak spekülasyonunun en şiddetli biçimde yaşandığı Kurtköy’de, yüksek hızlı trenin gelişiyle birlikte satış rakamlarının %40, kira fiyatlarının ise %55 oranın arttığını belirtmiş yazarlar. “Tüketim bir hak mı yoksa zorunluluk mu?” sorusuna hayatının her anında maruz kalan kentin bu bölgesindeki insanlığı, ‘küreselleşmenin sancaktarı’ AVM’lerle ruhunu doyuruyor, cebini boşaltıyor, bedenini gezdiriyor. Eğer buysa yaşam; yaşamayı seviyor. Bir tarafta minarelerin diğer tarafta bacaların yükselişini yazarlar şöyle yorumluyor:
Endüstriyel kent sosyolojisinde sık kullanılan push and pull (itme çekme) dinamiği, İstanbul’da, kentin “daima daha uzağa, daima daha zehirli” mottosuna cevap veren çok renkli görünümler kazanıyor. İlk rotamız üzerindeki Cendere’nin şüpheli köpükleri, üçüncü rotada bulunan Hadımköy’deki ünlü bir hazır giyim markasının fabrikasından akan petrol mavisi sular ve Dilovası’nın derelerindeki koyu kahve renk Türkiye’deki piyasa rekabeti madalyonunun öteki yüzü.
Türk sanayisinin %15’ini oluşturan Gebze Sanayi Bölgesi, yabancı sermayenin %23’ünü de bünyesinde barındırıyor. Burada benimsenen ilkeler Henry Ford’un “Bir araya gelmek bir başlangıçtır. Bir arada bulunmak bir ilerlemedir. Birlikte çalışmak ise başarıdır.” ile Georg Hegel’in “Dünyada tutku olmaksızın başarılmış hiçbir büyük şey yoktur” sözleriyle açıklanıyor. Yazarlar Gebze’nin Bitinya Krallığı devrinde çok önemli bir yer olduğunu, Bizanslardan kalma Komneus Kalesi (Eskihisar), 14. yüzyıldan birçok cami ile Osmanlı çeşmesi ve ‘Türk arkeolojisinin atası’ Osman Hamdi Bey’in yalısının da yine burada olduğunu hatırlatırken bölgenin artık hiç de ilgi çekmeyen bir meselesini anlatıyorlar: “Havadaki kadmiyum miktarı, Avrupa seviyesinin belirlediği azami rakamın 30 katı büyüklüğünde. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onu Hamzaoğlu’nun araştırma raporunda belirttiği üzere “anne sütünde ve yeni doğanların dışkılarında” dahi ağır metallerin izine rastlanabiliyor. Ancak bu kaygı uyandırıcı çalışma yetkilileri durdurmaya yetmedi. Yeni konut ve fabrikalar maalesef Dilovası’nın yamaçlarında zehirli mantarlar gibi üremeye devam ediyor. Profesör Hamzaoğlu ise araştırmaları (TÜBİTAK finanse ediyor) için ilginç bir biçimde ödüllendirildi: 2011’de Kocaeli Belediye Başkanlığı, profesörü halkta korku ve paniğe yol açmakla suçlayarak başsavcılığa şikayet etti. Bu durum İstanbul halkı içindeki karşı güçlerin hassasiyetini ortaya çıkarıyor. Megapolün doğası üzerindeki tehdit, hassas toplumsal dengelerden bağımsız değil. Görünün o ki 2023’te İstanbul’da cehennem yalnızca Dilovası’yla sınırlı kalmayacak…”
İstanbul 2023‘ün sonsözü Jean-François Perouse imzalı. “İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri: Çeperler, Hareketlilik ve Kentsel Bellek” kitabıyla iyi bir İstanbul araştırmacısı/emekçisi olduğuna inandığımız Perouse, edebî ustalığını bu kısacık yazısında da göstermiş. İstanbul 2023 kitabının her sayfasında kolaylığın ve sakinliğin değil, her zaman daha kötüsü olduğunun kanıtlarının yer aldığını söylüyor. Anlatıları “Rant sarhoşluğuyla ve özellikle de metropolü her türlü “en”lerle düşleyen bir iktidarın fantezileriyle, durmaksızın yeniden şekillenen, değişken bir kentsel gerçeklikle karşı karşıyayız” diyerek yorumluyor. Anlatıların hem fiziksel hem de ruhsal yakınlığı, Perouse için “isimlendirilmeyenin, kaçak olanın, estetikten nasibini almamış olanın boğucu sıkıntısına iniş”i temsil ediyor.
İstanbul 2023, olanı olduğu gibi anlatan ve sonrasında olacakların da öngörüldüğü bir alan etüdü. Neticede Prof. Dr. Erol Tümertekin’in dediği gibi: “İstanbul, şehir coğrafyacısı için bulunmaz bir ‘laboratuar’dır. İstanbul ‘sanayi-öncesi şehri’, ‘sanayi şehri’, hatta az da olsa ‘sanayi-sonrası şehri’ni temsil eden mekânsal özelliklerle ve sorunlarla doludur.”1
Kitap, cesur ve radikal bir çalışma. Daha uzun ve detaylı olmalı mıydı? Açıkçası bunu gerçekten İstanbullu olduğunu düşünen yazarlar, akademisyenler, mimarlar yapmalı. Meseleyi daha da genişletmeli. Ya da hiçbiri yapmamalı, sadece İstanbul’u sevenler yapmalı. Bu sevenler arasında “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar?” diyenlere yer yok. Çünkü Kalamış’tan alınacak tatlı bir huzur kalmadı. İstanbul’u cehennemden kurtaracak kimselerin biatı, “insanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” cümlesine olmalı. Ve elbette sözün sahibinin şehir tasavvuruna da…
Yağız Gönüler
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
sehir@sosyalbilimler.org

Hiç yorum yok: