Kendimizi eve atmak sahili selamete ulaşmakla eştir


Eve gelince dışarıda olan her şeyden koparım ben. Ev sanki dezenfekte edilmiş bir özel alan gibidir. Dışarının kiri, pası ve cümle yükleri hemen kapının önünde bırakılır. Ayakkabılar bizde hâlâ kapıda açılır ve sokakta giyilen her neyse o artık evde giyilmez.

Ev dediğin çoluk çocuktur, nefesinin seninle birlikte her zerresine dokunduğu eşyadır, içinde kendini güvende hissettiğin bir ortamdır. İnsanız sayısız hikâyelerle yaşıyoruz. Zaman zaman ağır bir boğuntu duygusuyla karşı karşıya geldiğimizde hemen kolayımıza gelen liman kendi evimizdir. Her ev gibi bizim ev de etrafı azgın ve köpüklü dalgalar tarafından kuşatılmış bir ada gibidir. Kendimizi eve atmak sahili selamete ulaşmakla eştir.

Ben eve gelir gelmez soluğu gardırobun önünde alırım. Bütün dışarlıklarımı bir çırpıda çıkarır dolaba yerleştiririm. İnsanın nasıl dışarlıklı ve içerlikli yüzü varsa benim de aynı şekilde dışarlıklı ve içerlikli elbiselerim vardır. Pijamadan söz etmiyorum. Onu sadece yatağa girerken giyerim. İçerlikli dediğim kendimi içerde hiçbir kalıba, hiçbir çerçeveye dahil olarak hissetmeyeceğim bir elbiseden başkası değildir. Onda kendimi rahat hissederim. Boynumda kravatla Ayla’ya hâl hatır soramam, Ali’ye ne var ne yok diyemem, Esra’nın ders notlarına göz gezdiremem. Tuhafıma gider. Sade ben değil, eminim onlar da bu hâlimi yadırgar. Zaten ben de onları aynı resmiyette, aynı resmî kılıkta görsem mutlaka işkillenirim, “Hayırdır bir yere mi gidiyoruz? Düğün falan mı var” diye sorarım.

Evde ne çorap ne de terlik giyerim. Misafirliklerde de ayağıma uzatılan terlikleri kibarca geri çeviririm. Bütün bir gün boyu gerçeklikle arama giren plastiği, lastiği ve kauçuğu evde artık devre dışı bırakmanın vakti gelmiş olmalıdır diye düşünürüm. Çorapla aram hoş değildir ancak yalın ayaklılığı, mesela dışarılarda çorapsız gezmeleri zihnimin bir köşesinde yer etmiş garip takıntılar nedeniyle uygun görmem. İçimden bazen tam da yalın ayaklılar gibi dışarı çıkmak gelir, ancak yaşam konforundan pay almamışlık algısı beni korkutur. Ben öyle olmaktan değil onun yüzünden üzerime yapışacak şeylerden korkarım. Hem ayaklarım ellerim kadar güzel değildir. İkisini de yaratan aynıdır ama hayat boyu kullandığım kunduralar, ayaklarımın kalıplarını bozmuş, onların görünümlerini deforme etmiştir. Ellerim bütün yoğunluğuna, bütün hareketliliğine rağmen aynıdır, sevimli ve narindir.

Evde ben bizimkiler kadar içmesem de çayın ocakta hazır olması esastır. Nerede hangi arada yudumladığımız biraz karışık olsa da bizde çay resmî içecektir. Öyle Erzurumlular gibi de içmeyiz çayı. Orta karar bir demdir bizimkisi, içinde kaşık seçilsin yeter.

Bizim muhabbetlerimizin asıl saati sofradır. Sofrada tekmil bir arada olmaya özen gösteririz. Yemeği eskiden oturma odasında yerdik ve bu benim çok hoşuma giderdi. Ama şimdi kim çıkardıysa bütün âdetlerimiz yerle bir oldu. Oturma odasında oturuluyor, yatak odasında yatılıyor, mutfakta da yemek yeniyor. Öyle olunca başka odaların hikâyelerini mutfağa taşımak her zaman kolay olmuyor. İçinde buzdolabı, bulaşık makinesi ve fırının sıra sıra dizildiği bir ortamda konuşmalar da ister istemez soğutan, temizleyen ve pişiren bir bağlamda gelişmektedir. Aynı şey oturma odası için de geçerlidir. Televizyonun baş köşeye kurulduğu bir yerde sizin onu aşıp bir cümle kurmanız kolay değildir. Siz bir cümle kurarsınız ama bunu ailenizin ses duvarlarını zorlayarak onlara ulaştırmanız kolay değildir.

En çok keyif aldığım yer kütüphanedir. Herkes kendi işine koyulduktan sonra benim yerim orasıdır. Oraya çekildiğimde hemencecik bir kitabın sayfaları arasında dolaşmak söz konusu değildir. Burası bir iklimdir. Oturduğum yerde kitapların her biri sırtlarından görünmektedir. İyi tanzim edilmiş bir yerden söz ediyorum. Herhangi bir kitapla göz göze gelmemin basit bir karşılaşma olarak değerlendirilmesini istemem. Hepsinde değil ama çoğunda o kitapla ilk tanıştığım günleri bile hatırlarım. Ne diye almıştım, kim önermişti, sonra ne olmuştu? İnsan bir sevdiklerini hatırlamalı bir de kitaplarını.

Kütüphanede yalnız durmam. Ben odaya geçtikten sonra ahali de oraya dökülmeye başlar. Onlar da ben de rahat edelim diye odaya iki kanepe atmayı ihmal etmedim. Onların yanımda olması beni mutlu eder. Konuşurlar, tartışırlar, arada bana laf atarlar. Pek çoğundan haberdar olmadığım bu ses akışından bana kalan gürültüdür, oysa ben o gürültüyü bilerek isteyerek üretirim. Sessiz ortamlarda bir şey yapamam, aksine dingin bir ortamdan çoluk çocuğun içine karıldığı bir yeri kast ederim.

Ev benim şöyle ayaklarımı istediğim gibi uzatıp kendime çeki düzen verdiğim yerdir. Gün boyu belli açılara sıkışmış bir oturma düzeninden kurtulmak şükür sebebidir. Herkes benim kadar rahattır, evde kimsenin özel ve kayırmalık bir ayrıcalığı söz konusu değildir. Şöyle bir baktığımda ilerleyen saatlerde Ayla masamın hemen yanı başında kendi işleriyle uğraşmaktadır. Çocuklar kayıptır. Arada onları kolaçan etmek​ benim görevimdir. Eğer uyuyakalmışlar ve üstleri örtülecekse anneleri hazır ve nazırdır. Çalışmaları ne yöndedir, ne yazıp ne çiziyorlar sorusu hâlâ askıdaysa gidip onları yerlerinde teftiş etmek bana düşer. Kapılarını tıklamadan odalarına girmem, bu ev içinde bile yüksek bir nezaketsizlik olarak görülür. Bazen onlar sıkıldıklarını belli edene kadar gidip yanlarında oturmuşluğum çoktur. Esra’nın ya da Ali’nin odasında biraz eylenip, onların benim kuşağımda hiçbir karşılığı olmayan duvar resimlerine göz gezdirmek için bizimkilerden daha konforlu yataklarına uzanmak gerekir. Bana belli etmezler ama odalarına misafir olmamız onları keyiflendirir. Arada kitaplarına bakarım, ellerinin altındaki işlere odaklanırım, oturma biçimlerine, koltuk yapılarına, kalem tutuşlarına bile dikkat kesildiğim olur. Dışarıdan benimkisi kıllık olarak görülebilir ama benim bu müdahalelerim ilginin başka bir biçimdir, rahatsızlık üretmez.

Ev kendimizi en rahat hissettiğimiz yerdir. Ağırdan ağırdan işleyen buzdolabının sesi artık fark edilmeyecek kadar doğal bir şekilde kabullenilmiştir. Müzik hep çalar. Üç odanın üçünde de birer portatif radyo vardır ve meskunların zevklerine göre oralardan dünyaya bağlanılır.

Televizyon merkezî bir yerdedir ama çoklukla seyredilmez. Bir arkadaş haber verip falan kanalı açın demedikçe kimsenin onun varlığından haberi yoktur. Eğer ortaklaşa bir yayına kilitlenmişsek kimsenin sesi soluğu çıkmaz. İzlemek istemeyen yer değiştirir, kendi odasına çekilir. Bizim evde televizyon izleme adabı sinemada film izlemekle hemen hemen aynıdır.

Ev bir huzurdur, ev bir kaledir âmennâ. Orada da en çok yorulan evin hanımıdır. Herkes anneler günü dahil hemen her gün hanımefendinin kıymetini bilme yarışına girseler de “ölsem de kurtulsam” diyen yine o hanımefendidir. Otursa da kalksa da ayaklarına kara sular inen Ayla’dır. Öyledir işte. Hemen her siteminde hepimiz birden ayağa kalkar, ortadaki işi bir ucundan tutarak halletmeye çalışırız, ama ne yazık ki bizimkisi ancak davet ve uyarıyla olur. Ondandır ki annelik başka bir şeydir.

Bizim için en keyifli geceler misafir kabul ettiğimiz hatta ağırladığımız gecelerdir. Misafirden yana her zaman rahatızdır. Eğer araya çocukların sınav günleriyle ilgili kısıtlamalar girmezse onlar da biz de misafirden yana çok rahat bir karşılama sıcaklığına sahibiz. Bazen biz gideriz bazen onlar gelirler. Bizim için misafir gelmesi demek hane halkının kendi arasında tutturamadığı bir dili aşarak ağız birliği etmeyi öğrenmesidir. Ortak sohbet konuları neye nasıl baktığımıza dair çocuklarla aramızdaki engebeli noktaların ortadan kalkması demektir. Biz birbirimizi böylece sahiplenir, böylece iç içe geçeriz.

Konu komşu önemlidir. Etrafımızdakiler alışık olmasa da evde pişeni komşuyla paylaşmak Ayla’nın hiç ihmal etmediği bir şeydir. Revani yaptıysa bir kaç dilimi yandaki komşuya çoktan gitmiştir, aşure zaten Allah’ın emridir. Bunu dışında ne onlardan bize ne de bizden onlara bir şey gitmez. Birbirimizin seslerine kulak vermeyiz, biri kapıyı çalıp bir şey demedikçe bize ulaşan hiçbir sese itibar etmeyiz.

En erken ben yatarım. “Hadi yatalım!” diye öten bir boru bizde yoktur. Bazen geceleyin etraftan gözlerime çarpan ışıkla uyandığımda çocukların hâlâ odalarında ders çalıştıklarına bakar kendi öğrencilik yıllarımı hatırlarım. Herkesten önce yatma çabası herkesten erken kalkma avantajını da bize verir. Yat borusu çalmaz, ama kalk borusu kesinkes çalar. Sabahın köründe okul servislerini kaçırmanın bedeli genellikle bu konularda hep masum olan bana ödetilir. Onları okullarına bırakma görevi bu işten hiç hoşlanmayan bana kararlılıkla tevdi edilir.

Ev dediysem unuttuğum bir şey daha var. Söylemeye çekiniyorum ama ben her hafta en az iki gece dışarıda olurum. Görev nedeniyle il dışına gittiğimde eskiden kapıda herkesle görüşürdüm, şimdi geldiğimde bile mesela çocukların benim bu gidişlerimden hiç haberlerinin olmadığını fark ediyorum. Kanıksamışlar, alışmışlar artık oralı olmuyorlar.

Evde epeyce bir zamandan beri artık bir de Mişa var. O karşılayan, uğurlayan ve ortaklaşa sevilen yegâne varlığımızdır. Hiç konuşmaz ama her şeyden haberdardır, hiç ses çıkarmaz ama istekleri bir bir yerine getirilir. 

Öyle işte, akşamları kendimi eve attığımda orada beni bekleyen bir tat vardır. Dört duvar arasında bir yerdir ama asla mapushane değildir.

Necdet Subaşı

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(İzdiham, 06.06.2017)

Hiç yorum yok: