"Yeni Türkiye" ne ise futbolu da o


Tam bir “Yeni Türkiye” fotoğrafı değil mi? Fotoğrafın sağında; sahalarda yaptığı seviyesiz hareketlerle “emek hırsızı” unvanı almış, eşine şiddet uyguladığı gerekçesiyle mahkemelik olmuş, hiçbir ülke takımında görülmemiş primi alamadığı için kampı birbirine kattığı iddialarını cevapsız bırakmış, oynadığı iki maçta da rezil rüsva olup sıfır çekmiş milli takımın yegane golcüsü olarak kalmış, golünü attıktan sonra da “kol geçirme” hareketi yapabilmiş olan Burak Yılmaz. Ne hikmettir bilinmez; bu öfke, sinir, gerginlik ve huzursuzluk hareketlerini/sözlerini edenlerin bulduğu bir kılıf da “milli/yerli” olmak. Nitekim dün gece Burak Yılmaz da “Bu bir millî mesele” demiş. O yüzden kol geçirmeye devam edecek, bizler de görmezden geleceğiz. Çünkü bu bir millî mesele. Her türlü çirkinlik, saygısızlık mubah.

Fotoğrafın solunda; baba tarafından Türk anne tarafından Makedonyalı, Danimarka doğumlu ve henüz 18 yaşında olan; 16 milyon euro bonservis bedeliyle Borussia Dortmund’a transfer olan geleceğin yıldız adaylarından ve dün gece Burak Yılmaz’ın attığı golde pası veren Emre Mor. Golün sevincini arkadaşıyla paylaşmak istiyor ama arkadaşının yüzündeki “Yeni Türkiye” fotoğrafından oldukça uzak. Gülüyor. Yüzünde çocukça bir mutluluk, masumiyet, umut, merhamet ve daha birçok şey.

Zaman geçiyor, maçın bitmesine az bir süre kala Türkiye A Milli Futbol Takımı’nın sabıkası bol, ego ve kibir bataklığının sarhoşu, siyasi manevraları ve talihinin yaver gitmesi hasebiyle birçok “başarı” elde etmiş, yeri geldiğinde spor yazarını arayıp “Senin bıyığını…” diyebilen, yeri geldiğinde ülkenin devlet kanalına çıkışabilen, kazandığı maaşıyla dünyanın geliri en yüksek teknik direktörlerinden biri olan, ona buna sallama ve dayılanma özgürlüğü sınırsız, istediği herkes hakkında her yerde atıp tutabilen, taktik ve strateji bilmediği Andrea Pirlo‘dan Milan Baros‘a kadar dünyanın ünlü futbolcularının anılarında saklı(!) kalmış “vatansever“, “karizma“, “imparatorFatih Terim, Emre Mor’a bağırıyor: “Yere yat, yere yat!

Henüz 18 yaşında olan bir çocuğa “vakit geçirmek” bahanesiyle yere yatması telkin ediliyor “hocası” tarafından. Hatta hocasının yanındaki bir diğer milli futbolcu da aynı şeyi söylüyor, “Yere yat Emre! Yatsana lan!” diye bağırıp vücut hareketleriyle ne yapması gerektiğini öğretiyor. “Bir kereden bir şey olmaz” der gibi. Ahlâk -ki Teoman Duralı hocamıza göre ilahîdir- ve etik -o da ahlâkın ta kendisidir, dolayısıyla dinîdir- üzerine seviyesizlik bataklığında çırpınan, estetik kaybı milli takımının forma renginden bile akan Yeni Türkiye bu fotoğrafta saklı.

Sağda; artık tamamen doğal olan bir öfke, şiddet, çirkin sözlerin ve eylemlerin doğallaştırılması, bizden olmayana “geçirme” anlayışının tebarüz edişi. Solda; artık yalnızca çocuklarda rastlanabilecek saflığın ve temizliğin dahi “sırıtıyor” oluşu.

Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve ölmek isteyen 30 yaşında bir kul olarak utanıyorum. Çocuğumu kirli yüzlerden ve şaibeli ellerden uzak bir şekilde yetiştirebilmek için her gün dua ediyorum. Prim olarak dağıtıldığı belirtilen 500.000 euro içinde bir kuruşum varsa -hepimizin var- helal etmiyorum.

***

Bu satırları yazdığımda tarih 23 Haziran 2016 idi. Bir yıl geçti, bu kez de Arda Turan ve Bilal Meşe olayı patlak verdi. Futbolseverlerin bu tip olaylarda duygusal refleks gösterip aceleyle tepki vermesini anlarım. Ancak futbolla ilgilenmeyen, hayatında futbolu ancak 22 adamın bir topun peşinde koştuğu oyun olarak tanımlayan kimseler hemen galeyana geldiler. Nasıl yaparmış Arda Turan 68 yaşında bir kimseye bu hareketleri? Nasıl yumruk kaldırırmış? Diğer soru(lar) hiç sorulmadı ama. 68 yaşındaki adamın kendinin yarı yaşından bile daha genç bir adamın ailesiyle, eşiyle dostuyla neden uğraştığı hiç sorulmadı. Sorulmasın. Ne olacak ki sorulsa?

Bu ülkede gazetecilik, “magazin röntgenciliği” unvanıyla gizlen(ebil)diğinden herkes her şeyi yapabiliyor, edebiliyor, söyleyebiliyor. Futbolculuktan zaten bahsetmiyorum. Paranın açmayacağı kapı yok. Futbolcu akşam yemeği için bir mekana nasıl giriyorsa, farklı mecralardaki ilişkilerini de o yönde kuruyor. İnsanlarla diyaloğunu kurarken samimiyeti ya abartıyor ya hiçe sayıyor. Bize de içine hiç girmediğimiz ama gayet iyi bildiğimiz bu hikâyeleri yorumlamak kalıyor. Kalsın. Her işi, o işin kartvizitlisine bıraktığımızdan bundan.

Netice-i kelam; ülkenin başı neyse ortası da odur sonu da odur. Bir ülkenin resmî yönetim dilinde nefret, şiddet, hiddet eksik olmuyorsa; hatta toplumu tam ortasından ikiye ayıralı uzun yıllar olmuş bu duruma hiçbir çözüm üretilmiyorsa, ayrılıklar da kaçınılmaz oluyor. Yalnız ilginçtir, olan hep “küçük“lere oluyor. Büyüklere hiçbir şey olmuyor. Tıpkı damatlara olmadığı gibi. Birileri geçiyor idam mangasının önüne. Diğerleri de ağaç arkasından gülüyor. Ortası yok. Başı da sonu da “Yeni Türkiye“den ibaret bir hikâye işte…

Yağız Gönüler
(İzdiham, 07.06.2017)

Hiç yorum yok: