Şehir düşüncesine dair önemli kitaplar - I


Şehir üzerine düşünmek, birçok farklı konuyla ilgilenmeyi de beraberinde getirir, getirmelidir. Çünkü şehir, bir kimlik meselesidir. Şehir, bir medeniyet tasavvurunun dışarıya dönük en kritik ve belirgin eseridir. Şehrin sesleri vardır, adalet anlayışı vardır, mahallelerinin ve sokaklarının ahengi vardır, komşuluğu ve dayanışması, biricik olma durumu vardır. Bunların dışında şehrin iktisadî ve siyasî mevzuları da vardır. Tüm bunlardan mütevellit şehir üzerine düşünmek demek, şehir ile düşünmek demektir.
Günümüzde “kentsel dönüşüm” faaliyetleriyle birlikte ciddi bir kavram karmaşası da ortaya çıktı: Şehir nedir? Kent nedir? Çok kısa, akılda kalıcı ve kolayca anlaşılabilir cevabı şudur: Şehir müziktir, kent gürültü. Güzel bir müzik size neler yaşatıyorsa onları şehirde bulabilirsiniz, görebilirsiniz. Çirkin bir gürültü size neler yaşatıyorsa yahut nelerin yaşanmasına engel teşkil ediyorsa onları da kentte rahatlıkla bulabilirsiniz, görebilirsiniz. Zaten içindesinizdir. Güzellik yekpâre değildir, doğrudan içine almaz, bir çember yahut zikir halkası misali döndürerek, tattırarak, daima iyiyi yaşatır. Birliği ve tevhidi seslenir. Çirkinlik ise bütünü parçalar, her parçada yeni bir kötülük hasıl olur. Şehir ve kent ayrımını yaparken aşırı didaktik bir düşünce yahut retoriği olmayan bir üslupla yapılan anlatımlar maalesef bir şey anlatmıyor. Salt bilgiyle, aklı önceleyen bir düşünce sistemi, en azından “bizi” anlatmaya yetmiyor, yetemez. Öte yandan aşırı romantik, nostaljik ifadelerle de şehir ve kent ayrımını yapamayız. Doğruyu, güzeli ve iyiyi anlatamadığımız gibi kötüyü ve çirkini de deşifre edemeyiz. Kötülük ve çirkinlik daima ifşa edilmelidir. Medeniyetlerde kusur görene ya da gösterene ait değildir. Kusur, onu meydana getirenlerindir. Dolayısıyla kusurları görenler ve gösterenler çeşitli teklifler sunar. Kusurun oluşumuna imkân veren, ihmalkâr bireyler ise bu teklifleri akıl-kalp süzgecinden geçirerek talepler oluşturur. Ortaya mantık ve vicdan çerçevesinde, yaşanabilir bir iklim çıkar. Şehir düşüncesi budur ve evvelen tarihe, mimarîye, mûsıkîye eli ayağı düzgün olacak biçimde vakıf olmayı gerektirir. Ahiren siyasî, iktisadî, felsefî bilgilerle bu vukufiyet geliştirilir. Düşüncenin ayakları ancak o zaman toprağa basar.
sosyalbilimler.org genel yayın yönetmeni, sevgili Talha Dereci’nin teklifi doğrultusunda, ne zamandır aklımda olan bu yazı dizisine başlamak nasip oldu. Şehir düşüncesine dair, hepsi okuduğum kitaplardan oluşan ve her yazıda 10 adet olmak üzere toplam 30 kitaba dair söyleyecek şeyleri olan bir yazı dizisi. Yine her yazıda 5 yerli, 5 yabancı kitap olacak. Bu kitaplar arasında Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları ya da Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u olmayacak. Muhtevasında daha güncel ve daha kuşatıcı metinler olan eserler yer alacak. Böylece şehir üzerine düşünmek isteyenler işi bir nebze kolaylaşacak, diye düşünüyorum. Buyurun başlayalım.
Bir Şehir Kurmak Turgut Cansever’le Konuşmalar / Haz. Aynur Can ve Mahmut Doğan
Merhum bilge mimar  Turgut Cansever’in 1997-1998 yılları arasında verdiği “Şehir Yönetim Düşüncesi” seminerleri, Bir Şehir Kurmak’la kâğıda geçti. Hâlâ büyük bir sorun olarak duran Suriçi’ne dair “Diyarbakır’ın Suriçi Eylem Planı” da yine kitapta yer alıyor. Şehirlerimizin geçmişten günümüze hangi düşüncenin ürünü hâline getirildiğini, şimdiki şehirler Hristiyan dünya telakkisine göre inşa edildiğini, aile üzerine konuşmadan evden ve mahalleden söz edilemeyeceğini, Türk milletinin kadim estetik hafızasını ve güzellik terazisini kaybettiğini soru-cevap şeklinde ilerleyen bu kitaptan öğrenmek mümkün. Cansever’in şehirdeki güzellik unsuruna dair derdi, İbn Arabi’den atıfla şöyle toparlanabilir: “Güzellik sevgisine ulaşmak, insan tekâmülünün son merhalesi’dir. İnsan tekâmülünün, güzellik sevgisinden öteye gelişebileceği hiçbir yer yoktur.”
Sadettin Ökten Yorumu: Yaşadığımız şehir sanki bize ait değil, oturduğumuz ev yabancı birisinden ödünç alınmış gibi… Bu şehri kim düzenledi, bu evi kim inşa etti ve biz bu yabancı mekânlarda oturmak mecburiyetinde miyiz? Burada bir kimlik sorunuyla karşı karşıyayız. Turgut Cansever iki büyük kimlik kurgulaması yapıyor: Hıristiyan Avrupa’dan miras kalan modernist kimlik ve İslam medeniyeti kimliği. Medeniyet tasavvurunun en önemli görünür öğesi kuşkusuz şehirdir. Bize özgü şehir ve ev, bizim uzmanlarımız ve uygulayıcılarımız tarafından bize ait bir talep üzerine inşa edilecektir.
Künye: Haz. Aynur Can ve Mahmut Doğan, Bir Şehir Kurmak Turgut Cansever’le Konuşmalar, Klasik Yayınları, 2015.
Yahya Kemal’den Bugüne İstanbul / Sadettin Ökten
Bugün medeniyet telakkisi ve şehirlerin kaybolan ruhu üzerine ülkemizde en gerçekçi ifadeleri söyleyen, yazan isimlerden biri şüphesiz ki Sadettin Ökten’dir. Katıldığı söyleşilerde ve röportajlarda İstanbul sevgisini romantik bir dilden koruyarak, tevhid esasına dayalı şehir düzenini anlatmaya devam etmektedir. Gencini ihtiyarını, öğrencisini meraklısını tam gönülden yakalayan üslubu, bir şehri ancak gerçek bir şehirlinin inşa-imar edebileceği konusunda okuyucuyu yeni düşünce kapılarına götürür. Bu kitapta Yahya Kemal’in İstanbul’u ile günümüzün İstanbul’u, Ökten’in ciddiyetle üzerinde durduğu ve altını çizdiği medeniyet tasavvuru üzerinden renklenir. Ortaya, şehrin nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair gayet belirgince bir fotoğraf ortaya çıkar.
Tanıtım Bülteni: Her insanın bir hayat felsefesi veya dünya görüşü olduğu gibi her mekânı inşa eden medeniyet telakkisinin de bir dünya görüşü ve hayat felsefesi vardır. Bir şehir fiziksel düzenlemesi ve mekânlarından ziyade içinde yaşayanlarla yani hemşehrileri ile öne çıkar. Şehir denildiği zaman mutlaka ve mutlaka şehirliyi, şehir mekânından öncelikli olarak düşünmek gerekir. Çünkü tutarlı bir medeniyet ortamında şehri şehirli inşa eder, imar eder, bakar ve korur. Böylece insan ile mekân ya da özelde şehirli ve şehir birlikteliği mükemmeliyet kazanır. Bir şehre o şehirde yaşayan şehirlinin medeniyet telakkisi ve tarihsel serüvenine tamamen yabancı binalar inşa edildiği ve düzenlemeler yapıldığı zaman, yukarıda sözünü ettiğimiz bütünlük ve mükemmeliyet kaybolur. Tam da bu noktada, Prof. Dr. Sadettin Ökten dikkatlerimizi, kendi gökkubemizin mimarlarından Yahya Kemal’in istanbul’una çekerek, bize, içinde bulunduğumuz hâli daha dün denilebilecek bir mazi ile karşılaştırma imkânı sunuyor. Yahya Kemal’in İstanbul’u ve İstanbul tasavvuru ile bugün yaşadığımız istanbul ve istanbul tasavvurumuz arasında yapılan karşılaştırmalar, medeniyetimizi “yeniden ihya etme” söylemlerin-deki samimiyetin derecesini gözler önüne seriyor.
Künye: Sadettin Ökten, Yahya Kemal’den Bugüne İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2015.
Osmanlı Mimarisi / Doğan Kuban
Klişelerden uzak bir Osmanlı mimarî tarihi okunacaksa, bunun için ülkemizdeki en yetkin isimlerden biri olan Doğan Kuban’a başvurmak elzemdir. Mimar Sinan’dan öncesini ve sonrasını titizlikle anlatan, yapıları enine boyuna masaya yatıran, klasik dönem zevkini ve Avrupa’ya öykünme devrini esaslı biçimde ele alan bu kitap, kuşkusuz çok uzun yılların bir emeği. Buna rağmen “özetledim” der Kuban zira mimarî tarihimizi çok önemser. İnsanımızın bu önemden uzaklaşmasını ise yadırgamakla kalmaz, büyük bir olgunlukla eleştirir. Akademik denilebilecek bir kitap olmakla birlikte topyekun okuma sağlaması sebebiyle tarihî ve mimarî anlamda rehber özelliği taşıdığı da söylenebilir bu eserin. İçinde 1000’e yakın fotoğraf, çizim, gravür ve harita olan kitapta Osmanlıca-Türkçe Mimarlık Sözlük de mevcut. Kitabın ciddiyetini Kuban şöyle özetliyor: “Osmanlı mimarisi, Osmanlı kültürünün en uluslararası niteliğe sahip üretimi ve ürünüdür.”
Tanıtım Bülteni: Prof. Doğan Kuban’ın 60 yılı aşan inceleme, araştırma ve yazılarından yola çıkarak ortaya koyduğu yorumlarını içeren Osmanlı Mimarisi’nin hazırlanma amacı, Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatına ilişkin önyargıları ortaya koymak ve 19. yüzyıldan bu yana yabancılar ve hatta bizzat Türkler tarafından oluşturulan klişelere son vermektir. Bu, sosyal tarih ve mimarlık tarihi arasındaki ilişki kurma deneyimi de sayılabilir; aynı zamanda mimarlığın aynasından Osmanlı tarihine bakmak olarak da değerlendirilebilir. Merkezi Asya ve Avrupa’nın ara kesitinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu’nun, İslam ve Hıristiyan toplumlarının oluşturdukları heterojen yapısına bağlı olarak Osmanlı mimarisi Akdeniz, Yakın ve Ortadoğu mimari geleneklerinin bir sentezidir. Osmanlı mimarisinin tarihçesi 1873 Viyana Sanayi Sergisi için oluşturulan albümle başlamıştır. Fakat özellikle Cumhuriyet Dönemi’nde değişik görüşleri yansıtan yayınların sayısı artarak devam etmiştir. Ancak Osmanlı mimarlık tarihi ilk kez bu yapıtla, İmparatorluk’un çoklu kültürel yapısının bilinciyle ve tarihi gelişmelerle ilişkiler irdelenerek sunulmuştur.
Künye: Doğan Kuban, Osmanlı Mimarisi, Yapı Endüstri Merkezi (YEM) Yayınları, 2016.
Türk Evi / Cengiz Bektaş
Şair ve mimar Cengiz Bektaş’ın Türk Evi kitabı, hem yaşadığı coğrafyanın hem de kadim kültürümüzün bir buluşması. Anadolu topraklarından birçok mimarî anıyla, fotoğrafla birlikte metinlerini Türk evinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiğini gezerek yorumluyor Bektaş. Hem geziyor hem de gezdiriyor okuyucuyu. Bir misal: Eskiden kendine ev yaptırmak isteyen kişi, ustanın evine bir çuval buğday yollarmış. Usta o kişinin ev yaptırmak istediğini böyle anlarmış. Usta kapısına bırakılan buğday çuvalını evine alması, o kişiye evi yapmaya gönlünün olduğu anlamına gelirmiş. Ondan sonra tanışırlarmış. Evi yapacak olan usta işe koyulmadan evvel evini yapacağı kişinin helal para kazanıp kazanmadığını, evli olup olmadığını iyice araştırırmış. Antalyalı Mustafa Dizdar ustaya “Yaptırmak için kötü bir ev örneği gösterilirse?” diye sormuş Bektaş. Ustanın cevabı şöyle olmuş: “Göstereceği kötü ev yoktu ki.”
Kitabın İçinden: Yöresel bütün renkleri içeren Osmanlı yaşama kültürünün ürünü olan evleri, Saraybosna’dan Erzurum’a, benzer temel ilkelere göre gerçekleştirilmiş olarak buluyoruz. Hangi gereçle, nerede, kimin için yapılmış olurlarsa olsunlar, bugün de yaşayan örneklerini incelediğimizde, bu evlerde kimi ortak yönleri, aynı temel ilkeleri saptayabiliyoruz. Yaşadığı topraklar üzerinde, gelmiş geçmiş bütün kültürlerin doğal kalıtçısı önce orada büyüyenlerdir. Bu nedenle, elbette Makedonya’daki Osmanlı evine bugünün Makedonyalısı Makedonya evi, Filibe’deki Osmanlı evine Bulgaristanlı Bulgaristan evi, Yunanistan’daki Osmanlı evine de bugünün Yunanistanlısı Yunanistan evi diyecektir. Gerçekten de bu evler, yaratıldıkları coğrafyanın evleridir tam tamına… Ben bugün ‘Türkiye evi’ dersem de, ya da Türkiye vatandaşı olarak yaşayanlara, üst kimlik olarak Türk dendiğine göre, ‘Türk evi’ dersem de doğru bir şey söylüyorum elbette… Ama bunu, Osmanlı yaşama kültürünün, bütün bu topraklar üzerinde ortak yaşamdan yarattığını bilerek söylüyorum ‘Türk evi’ sözünü.
Künye: Cengiz Bektaş, Türk Evi, Yapı Endüstri Merkezi (YEM) Yayınları, 1996.
Mimarlık ve Felsefe / Dücane Cündioğlu
“Bir ülkenin yurttaşlarına sunduğu yaşam kalitesi sürdürülebilir olmadığında orası ‘yurt’ olmaktan çıkar, ‘yer’ olur.” diyor Dücane Cündioğlu. El’an Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Merkezi tarafından düzenlenen Şehir Konuşmaları’nı sürdüren Cündioğlu’nun bu kitabı, serinin diğer kitaplarıyla birlikte (Sinema ve Felsefe, Sanat ve Felsefe) okunduğunda bu yazının başında belirttiğim kapıya çıkar: Düşüncenin ayakları toprağa basar. Zira Cündioğlu ‘hakikatin peşinden’ yürürken, yürüdüğü yolu okuyucusuna da yürüten bir düşünür. Şehir üzerine düşüncelerinde ise hem kritik anıları hem de önemli tespitleri var, birkaç fotoğrafla birlikte.
Kitabın İçinden: İstemiyormuş gibi göründüklerine düşkünlüğü, tam da ortadan yarılmasının en temel nedeni. Hesaplaşmaktan kaçınmasının da. Bu mütereddit, bu endişeli, bu ikircikli hal Türkiye’nin gerçekte en büyük avantajı. Berzahta olmak onun yazgısı çünkü. Arafta kalmak. Bu nedenle doğu ile batı, geçmiş ile şimdi, din ile dünya, akıl ile kalb, kuram ile eylem arasında çırpınmak zorunda olmayı bir zaaf olarak görmemeli, ikisinden birini tercih etme, tatmin olma, huzura kavuşma kolaycılığına kapılmak yerine Türkiye bu kendine özgü çelişkilerin içerisinden dünyaya bakabilme ayrıcalığının hakkını vermeli. Diyalektiğin hakkını.
Künye: Dücane Cündioğlu, Mimarlık ve Felsefe, Kapı Yayınları, 2012.
Kent İmgesi / Kevin Lynch
Özellikle sosyal bilimler bağlamında, şehir ve kent düşüncesine dair en önemli kitaplardan biri, işte 1960’lı yıllarda yazılan bu kitap. Çevrenin imgesi (okunaklılık, imgeyi oluşturmak, yapı ve kimlik, imgelenebilirlik), üç şehir (Los Angeles, New Jersey, Boston, ortak noktalar), kent imgesi ve bileşenleri (yollar, kenarlar/sınırlar, bölgeler, düğüm/odak noktaları, işaret öğeleri, öğeler arası ilişkiler, değişken imge, imgenin kalitesi), kent formu (yolların tasarımı, diğer öğelerin tasarımı, formun nitelikleri, bütünü algılamak, metropoliten form, tasarım süreci) gibi konuları ele alan Kevin Lynch, kentin insanı nasıl ve ne tür etkileyebileceğine dair doğrudan halktan aldığı verilerle kentin ne’liğini anlatıyor.
Tanıtım Bülteni: Çoğu zaman, bir kentte yaşamanın aslında bir imgede yaşamak olduğu unutulur. O kentin caddeleri, bulvarları, kıyı şeritleri, tarihi binaları, görkemli köprüleri, alışveriş merkezleri hep bir izlenimi pekiştirir gibidirler. Üstelik bir kenti algılayış zaman içinde olduğu gibi, kişiden kişiye de değişir. Herhalde aynı olduğunu ileri sürebileceğimiz tek şey olsa olsa akla gelen sorulardır: İçinde hareketli bir yaşantının sürdüğü bir kentin yapısı tam olarak ne anlama gelmektedir? Yaşadığımız kente ilişkin edindiğimiz imge hangi duyarlığın ürünüdür? Bir yerde iki kere kaybolmak mümkün müdür? Kişisel tarihimize eşlik eden bir kent tarihinden söz etmek mümkün mü?
Künye: Kevin Lynch, Kent İmgesi, Çev. İrem Başaran, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
Bir Mimarlığa Doğru / Le Corbusier
Mimarîde modernizm dendiğinde akla gelen ilk isim belki de Le Corbusier. Ona göre mimarlık, “oyunun parçalarının ustaca, doğru ve mükemmel bir şekilde” bir bütün oluşturacak biçimde toplanması anlamına geliyor. Nitekim icraatları bazı mimarlara ilham kaynağı olmaya devam ederken bazı araştırmacılar için de önemli kritik/eleştiri kaynağı özelliğine sahip. Bu kitapla birlikte Le Corbusier, idealist kişiliğini modern mimarlığa dair tasarım ilkeleriyle bütünleştiriyor. Kendine mahsus bir yaşam enerjisi olan büyük mimarın bu kitabı, mühendislerden mimarlara kadar kimi zaman acımasız bir dile eleştirir, kimi zaman da bir öğretmen gibi tavsiyelerde bulunur. Misal: “Mimar, biçimleri düzenleyerek ruhunun saf yaratısı olan bir düzeni gerçekleştirir; bizde plastik duyarlıklar yaratarak biçimler aracılığıyla duygularımızı yoğun bir şekilde etkiler; oluşturduğu ilişkilerle içimizde derin yankılar uyandırır, bize dünyanınkiyle uyum içinde olduğunu sezdiğimiz bir düzenin ölçüsünü verir, yüreğimizin ve ruhumuzun çeşitli devinimlerini belirler; işte, güzelliği böylece duyumsarız.”
Tanıtım Bülteni: Hayatı boyunca tutkuyla bağlandığı mimarlığın ardında yatan gerçekliğe ulaşmak için bıkıp usanmadan çalışan ve yaşamını coşku dolu bir serüvene dönüştüren, 20. yüzyılın mimarlık ustası Le Corbusier’den modern mimarlığa ışık tutan bir başyapıt: “Bir Mimarlığa Doğru”. Bir manifesto niteliğindeki bu yapıtında Le Corbusier, mimarlardan, kendisinin birer yalan olarak nitelediği biçemleri yadsımalarını ve tüm yaşamsal özlerinden boşaltılmış eski modelleri kopya etmeyi bırakmalarını istiyor. Büyük bir coşkuyla, onları, mimarlığın -temel ilkeleri çoğunlukla unutulan ya da göz ardı edilen- canlı kaynaklarına, yalın asal geometrik biçimlere dönmeye çağırıyor. 21. yüzyıla girerken modern mimarlık akımının insanın yaşadığı çevreyi yiyip yutan dev bir öğütücüye dönüştüğü göz önüne alındığında, Le Corbusier’nin savunduğu ilkelerle zamanda bir yolculuk yapmak, nereden nereye geldiğimizi görmek açısından belleğimizi tazeleyecek, onun yapıtlarını daha iyi çözümlememizi sağlayacak.
Künye: Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, Çev. Serpil Merzi, Yapı Kredi Yayınları, 2015.
Şehir Hakkı / Henri Lefebvre
Sadece sloganvari bir isme sahip olmasıyla değil, devrimci düşünceleriyle de şehirle insan arasındaki yaşanabilir tüm imkânları ortaya koymuş bir kitap, Şehir Hakkı. Yayımlandığı yıl da düşünülürse (1968) özellikle siyasî ve iktisadî mekanizmaları hangi açıdan şehirle temas ettirdiği de az çok tahmin edilebilir. Farklı olan, Lefebvre’nin “her zaman adil ve her tarafında yaşanılası” bir şehrin nasıl olacağını, hem sosyolojik hem felsefî hem de sanat açısından ortaya koyması. Şehri “yaşama dönüşmesi gereken ve yaşam için yenilenmiş bir erişim talebi” olarak niteleyen Lefebvre; politik şehir, sanayi şehri ve ticari şehir sınıflandırmasıyla kent kavramını Marksist düşünce sistemiyle anlatıyor bu eserinde.
Tanıtım Bülteni: İnsanlık tarihinde ilk kez şehirlerde yaşayanların sayısı kırsal kesimde yaşayanları katbekat geride bırakırken, şehirlerdeki mücadele ve sorunlar da dünya tarihinde görülmemiş ölçüde öne çıkmıştır. HenriLefebvre’in Şehir Hakkı da yayımlandığı 1968’den bu yana giderek öne çıkan bir mücadelenin temel sloganına ve fikrine dönüşmüştür. Derinlikli çalışmasının bu birinci kitabında, kent adı altında oluşan yeni gerçekliğin sanayi şehrinin sonu, çeperler ve banliyöler halinde parçalanması anlamına geldiğini gösteren Lefebvre, şehir mekânının kapitalist üretimini kullanım değerinden ziyade mübadele değerinin belirlediğini, dolayısıyla sermaye ve mülk sahibi olmayan, mekânların mübadele değeri üzerinden kâr sağlayamayan sınıfların şehir üzerinde söz hakkını yitirdiğini de ortaya koyar. Şehri yeniden-üreten siyasi ve iktisadi süreçlere kolektif müdahalelerle şehir hakkının şehirli mülksüzlerce yeniden ele geçirilmesi gibi temel bir politik mücadele ekseninin doğmuş olduğu günümüzde, yaşam alanlarına sahip çıkma mücadelesi veren dünya halklarının temel sloganına dönüşmüş “adil ve yaşanılası bir kent hakkı” antikapitalist mücadelenin ana eksenlerinden biri haline gelmiştir. Bu mücadeleyle doğrudan ya da dolaylı ilişkide bulunan herkesin, siyasetten sosyolojiye, sanattan felsefeye ve bilime dek her alanın düşünür ve aktivistlerinin dönüp dolaşıp geleceği referans metinlerden biri olmuştur Şehir Hakkı. Düşünce tarihinde şehir algısını değiştirmiş, yeni bir bilinçlenme yaratmış öncü düşünürlerden biri olarak yerini alan Lefebvre’in bu esinleyici ve kurucu metni, şehir hakkı, kentsel yaşam hakkı, yeni bir hümanizma ve demokrasi tasarımlarının odağında yer almayı hak eden temel bir eser.
Künye: Henri Lefebvre, Şehir Hakkı, Çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 2016.
Sosyal Adalet ve Şehir / David Harvey
Sosyal bilimler içinde mekânı en geniş biçimde ele almış ve hâlâ kaynak eser olarak nitelendirilen bir kitap Sosyal Adalet ve Şehir. Doğrudan yapıları ve mimarî faaliyetleri ele alarak değil, sosyal adaletin bir şehirde nasıl uygulanabileceğini izah eden bu kitabında David Harvey, vahşi kapitalizmin bir şehri nasıl kent hâline getirdiğini ve dönüştürdüğünü anlamak bakımından çok özel noktalara temas ediyor. Bu konular dahilinde en çok atıf yapılan ve en çok başvurulan kitap olma özelliğini korumaya devam eden eserin en mühim tarafı, ne kadar çirkinleşirse çirkinleşsin bir kent için daima güzele yönelik umudun olacağını söylemesi. Bu da elbette sosyal adaletle, paylaşımla, dayanışmayla mümkün. Kitabın cevaplandırdığı sorulardan bazıları şöyle: Zenginlik ve yoksulluk coğrafya üzerinde nasıl dağılır? Farklı yerler, konumlar ya da bölgeler arasında adil bir dağıtım mümkün mü? Hangi araçlarla mümkün? Bu araçların kendisi adil mi? Bir kente ilk gelenleri “efendi”, en son gelenleri “parya” yapan nedir?
Tanıtım Bülteni: Sosyal bilimlerin gelişimde öyle bazı dönemler vardır ki mevcut bakış açılarını derinden sarsan, dönüştüren kitaplar çıkar ortaya. Sosyal Adalet ve Şehir bunlardan biri. Mekan çalışmalarında klasikleşmiş bir yapıt. Kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonların ayrı bölümler halinde eleştirel bir incelemesini yapan Harvey, bir anlamda tarihsel maddeciliğin mekan çalışmalarına uygulanmasının ilk örneğini vermiş, sosyal adaletsizliğin mekan üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü göstermiştir. Zenginlik ve yoksulluk coğrafya üzerinde nasıl dağılır? Farklı yerler, konumlar ya da bölgeler arasında adil bir dağıtım mümkün mü? Hangi araçlarla mümkün? Bu araçların kendisi adil mi? Bir kente ilk gelenleri “efendi”, son gelenleri “parya” yapan nedir? Kapitalizm popüler bilinçte genellikle bir “köşe dönücülük” olarak görülür; Sosyal Adalet ve Şehir kapitalizmin gelişimine coğrafya üzerinde de bakılabileceğini, bakılması gerektiğini, kapitalizmin aynı zamanda mekan üzerinde oynana bir “köşe kapmaca” da olduğunu kanıtlıyor.
Künye: David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, Çev. Mehmet Moralı, Metis Yayınları, 2003.
İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri: Çeperler, Hareketlilik ve Kentsel Bellek / Jean-François Pérouse
“Çit” en çok kullanılan ögelerden biri oldu kentsel dönüşüm çerçevesinde. Çitin şehir düşüncesinde sık kullanılan bir diğer adı ise çeper. Daha çok şehrin görünen tarafından kasıtlı biçimde uzaklaştırılan ve üzerinde kapitalist tahakkümün had safhada olduğu yerler olarak özetlenebilir çeperler. Jean-François Pérouse, 1990’lar başlattığı çalışmayla “rüya şehir İstanbul’un “rüyalarda yer verilmeyen” bölgelerine el attı, adımladı. Kendi çekmiş olduğu kitabın kapak fotoğrafı bile aslında çeperlerin nasıl “kozmetik bir ürün” hâline geldiğini anlatıyor: bakımlı, titiz ama geçici. Göçleriyle, eğilip bükülmeleriyle, kondularıyla, apartmanlarıyla, egzotikliğiyle, alaturkalığıyla, yerlileriyle, yabancılarıyla İstanbul’u şu kısımlara ayırıyor Pérouse: “Saldırıya Açık, Yoksun Çeperler”, “Dışarıya Kapalı, Varsıl Çeperler”, “İstanbul’a Göç” ve “İstanbul’un Parçacık Belleği”. Sonuç bölümünde ise İstanbul’u, Paris ve Dubai arasında bir şehir olarak anlatıyor Pérouse. Önsözde epigrafa alınan Erol Tümertekin’e ait “İstanbul, şehir coğrafyacısı için bulunmaz bir ‘laboratuar’dır.” sözünü bir nevî fiile taşıyor.
Tanıtım Bülteni: İstanbul, yalnızca “masalsı” görüntülerin peşinde koşanları ya da her köşe başında bir suç yuvası görmeyi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacak pek çok “sıradanlığı” barındıran bir megapol. Birbirinden kopuk dokuların, kenti dönüştürme hırsının ve pek de “egzotik” olmayan manzaraların bileşiminde; göçle oluşan devasa ilçeler, kendilerini “diğerlerinden” soyutlamak isteyenler için inşa edilen pahalı kaleler, gayrimüslimlerle birlikte ruhunu da yitirmiş mahalleler, Avrupa yoluna düşmüş göçmenlerin sığındıkları viraneler, kimselerin sahip çıkmadığı tarihî yapılar ve daha neler var… Jean-François Pérouse’un 1990’ların ortasından bu yana yürüttüğü çalışmaların bir özeti olan İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri, İstanbul hakkında yazılan kitapların hemen hepsinde baş köşeyi alan tarihî, turistik ve şık semtlerin sınırları dışına çıkarak kentin yüzölçümünün %95’ini ve toplam nüfusun %90’ını içeren “çeper”lere odaklanıyor. Pérouse, kentin birbirinden koparılmış, belli gruplarca sahiplenilmiş bölgelerini, gündelik yaşamını, dünyanın başka kentleriyle kurulan ilişkileri, kent sakinlerinin kentsel politikalara ve pratiklere müdahalelerini detaylı saha araştırmaları ışığında inceliyor. Ortaya çıkan, ne rengârenk bir Doğu masalı ne de kapkaranlık bir kâbus anlatısı. Bu “gri” gerçeği oluşturan parçaların çeşitliliği daha fazla zorluyor gözü ve aklı…
Künye: Jean-François Pérouse, İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri: Çeperler, Hareketlilik ve Kentsel Bellek, Çev. İlknur Kurşunlugil Tuncer, İletişim Yayınları, 2011.

Böylece dizinin ilk yazısı nihayete eriyor. İkinci yazıda, bir başka 10 kitaba değineceğim.
Yağız Gönüler
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
sehir@sosyalbilimler.org

Hiç yorum yok: