Yaşamak ve Yolda Olmak Üzerine

Yağız Gönüler - Enes Malik Yılmaz
Öncelikle, bizimle röportaj gerçekleştirmeyi kabul ettiğiniz için, okurlarımız ve dergimiz adına sizlere teşekkür ediyorum. Kendinizi okurlarımıza nasıl tanıtırsınız?
1986 yılında, İstanbul’un Fatih ilçesinin Kocamustafapaşa semtinde doğdum. O semtte doğuşum benim şimdiki tüm uğraşlarımın iklimini sağlamıştır. Müzikten tutun da mimariye kadar… Çünkü, çok küçük yaşlardan itibaren bu iklimin içinde büyüdük. Daha sonra lise çağında, erkeklerin psikolojisi daha farklı olur. Daha önce ilgisini çeken şeyler, artık çekmemeye başlıyor. Lise bir ara gibi oluyor. Fakat liseden sonra ben tekrar, doğduğum topraklara zihinsel olarak geri yolculuk yapıp, üzerine daha fazla düşmeye başladım. Müzikle, mimariyle, şehirleşmeyle daha yakından ilgilenmeye başladım. Doğduğum semt bana bunu sağlamıştır. Misal vereyim. Küçükken, Silivrikapı çevresinde top oynadığımız zamanlarda, ihtiyarlar pencereyi açıp bize derlerdi ki; ‘Bu tarafta çok oynuyorsunuz, büyükler incinecek.’ Biz anlamazdık tabi, küçüktük. ‘Kim bu büyük, kim incinecek? Çıksın, konuşalım, anlatalım, biz top oynamayı seviyoruz diyelim, gazoz ısmarlayıp gönlünü alalım.’ falan derdik. Tabi burada hürmet vardı. Şimdilerde mesela çok görüyorum; ‘Ya oynayacağım amca.’ diyor çocuk ve devam ediyor topunu oynamaya. Biz öyle demez, topumuzu alıp bir arka sokağa giderdik. Ama orada da aynı durumla karşılaşırdık. Yaşlı bir teyze pencereden çıkıp, ‘Şşşt!’ der, bir kabri gösterirdi. 600-700 yıllık bir kabir. Ama düşünmezdik kimdir nedir diye. Bugün ben oraya gidiyorum, bakıyorum hâla duruyor mu diye. Fatih Sultan Mehmed Hân’ın askeriymiş. Ama tabi bakımsız, kimse ilgilenmemiş. Böyle bir iklimde doğduğunuz zaman, ona geri dönüyorsunuz ve işler farklılaşıyor. Ahşap evlerin nostalji olduğunu söyleyen insanlar keşke o evlerde nefes alsaydı. Bize nasip oldu bu durum. O yüzden, keşke geri dönüş olsa diyoruz ama bu dönüşün de imkansız olduğunu biliyoruz. Söylerken de romantizmden bahsetmiyoruz. Dediğim gibi, doğduğum yer, düşüncelerimde böylece etkili oldu. Ayrıca, metin yazarlığı ve strateji üzerine çalışıyorum. Evliyim, 1 tane de oğlum var. 1,5 yıldır İstanbul, Küçükçekmece’de yaşıyorum, buranın yerlisi değilim. Çok fazla yer değiştirdim. Bunda da bir hikmet vardır, her gittiğimde yeni bir şeyle karşılaşıyorum. Buraya geldiğimde çok endişeliydim çünkü manevi bir şey yok. Fakat, bu içinde bulunduğumuz camiyi de çok sevdim, farklı ve güzel bir manevi atmosferi var.

Kitabınız için Yolda Olmak ismini uygun görmüşsünüz. Öncelikle, Yağız Gönüler için, Yolda Olmak ne anlama geliyor?
Yol, esasen insanın bilincinin farkında olmasının tezahürüdür bence. Yani, bir insan ‘benim bir bilimcim var ve bir şeyleri daha derinlemesine düşünmek istiyorum.’ dediği an, yolun farkına varmıştır, en azından yola çıkmıştır diye düşünüyorum. Ben aslında, yolsuz bir insan olduğunu da düşünmüyorum. Bütün insanlar yoldadır. Çünkü, yolda olmak, yaşamanın farkında olmak gibi bir şeydir. Her yolda olan, yaşıyordur ama daha derinlemesine yaşıyordur. Yolda olmak benim için, daha derinlemesine yaşamak anlamına geliyor.

Dergâh Dergisi’nde, Kasım 2012’de yayımlanan şiirinizde, ‘Yola çıkmak, haklı çıkmaktır’ diyorsunuz. Bunu nasıl açıklarsınız?
Yola çıkmaktan bahsettiğimizde, muhakkak bir arayıştan bahsetmiş oluyoruz. Çünkü yaşamak da bir arayıştır. Her yola çıkan da aslında hakkını arıyordur. Sadece hukuki kavram olarak söylemiyorum ‘hak’ kelimesini. Hayattan alabileceklerini karşılar yola çıkan. Kimisi ekmeğini arar, kimisi sesi arar, kimisi görsel olarak bir şey arar kimisi de yoldaş ya da eş arar. Bunlar hep, hakkın formülüdür bende. Haklı çıkmak da aslında tüm bunlara sahip çıkmaktır diye düşünmüştüm o dizeyi yazarken. Yola çıkmak, haklı çıkmaktır. Yani her yola çıkanın muhakkak sesine bir yankı bulacağı, bir dost bulacağı, bir anlam bulacağıdır. Bütün mesele de anlamdır. İnsan, anlamı buldukça zenginleşir. Haklı çıkmak derken de o anlamı kast etmiştim esasen.

Kitabınızın ilk yazısında, yani David Thoreau’nun ‘Sivil İtaatsizlik’ ve ‘Yürümek’ adlı iki kitabını yorumladığınız yazıda, insanın aslından uzaklaşmasından bahsediyorsunuz. Bu uzaklaşma, hayatımızın neredeyse her alanında hissedilen bir durum. Bu ‘uzaklaşma’ kavramını açabilir misiniz?
Biz esasen, bir düşünce dünyasının içinde yaşamamıza rağmen, düzgün bir şekilde düşünmenin neleri gerektirdiğini bilemiyoruz. Bunun sebebi, evvela harf inkılabının yaşanmış olmasıdır diye düşünüyorum. Hepimiz latin alfabesiyle okuyoruz ve yazıyoruz. Ama, şunu fark ettim. Tevfik Fikret’in şiirlerinde olsun, Ahmet Haşim’in veya daha öncekilerin şiirlerinde olsun; eski harflerle okunduğunda müthiş bir ahenk ortaya çıkıyor. Bizim, aslımızdan uzaklaşmamız eşittir ahenkten uzaklaşmamız. Ben bunu kısaca bu şekilde anlatayım. Ahenkten uzaklaşmamız nedir? Kendi müziğimizden, mimarimizden uzaklaşmamızdır. Yani, dünyayı güzelleştirecek her şeyden uzaklaşmamızdır.

Yolda olmak, aslında ‘yürümek’ ile beraber düşünüldüğünde daha anlamlı bir eylem oluyor. Ancak otomobilin icadı ile birlikte, daha doğrusu teknoloji ile birlikte, yürümek pek tercih edilmez oldu. Bu durumun, insanımızın düşünce dünyasına etkisi ne gibi oldu ya da olmaya devam ediyor sizce?
Bence yürümek, çok çok önemli bir eylem. Hem fikrî açıdan hem de bedensel olarak böyle. Bu sorunun cevabı aslında çok uzun ama elimden geldiğince kısa vermeye çalışacağım. Biz artık koşu bantlarında yürüyen bir toplum olduk. Bir resim çizmeye çalışayım bununla ilgili. Bedeni biraz yormanız gerekir ki beyninizi kullanmanız için de bir alan oluşsun. Biz yürümekten uzaklaştığımız için düşünceden uzaklaşıyoruz doğal olarak. Çünkü yürümek insana düşünceyi sağlıyor. Siz kulaklık da taksanız, yanınızda biri de olsa, yürürken muhakkak düşünürsünüz. Ya onunla konuşursunuz ya da işittiğiniz sesin kendi ruhunuzdaki ahengini kavramaya çalışırsınız. Mesela, evden işe giderken arabaya biniyoruz. İşten eve kadar da arabayla geliyoruz. Böylece yürümüyoruz ve işin yükünü de eve getirerek, kendimize dinlenmek için bir alan ve zaman oluşturamıyoruz. Trafikte, zaten bir savaş veriyoruz. Yürümek dediğimiz şey, zaten başlı başına bir düşünmektir. Nerede yürüyeceğiz? Nasıl yürüyeceğiz? gibi sorular oluyor, daha yürümeye başlamadan önce bile ve biz bu sorularla beraber düşünmeye başlıyoruz. Yürümek, en insani harekettir. Mesela, koşmak insanın fıtratında yoktur. İnsan yürür, ata biner ama koşmak insan fıtratına uygun değildir. Koşu bandında da bu oluyor. Tempo artıyor ve git gide vahşileşmeye başlıyoruz. Diyebiliriz ki, yürümekten uzaklaşmak, vahşileşmeye yaklaşmaktır. Oturduğumuz evlerde de bindiğimiz arabalarda da bunu görüyoruz. Vahşeti yani kapitalizmi.

Bu eserinizde, 40 kitabı yorumlamış ve okuyucuya bu kitaplardan aldığınız ışığı yansıtarak yol göstermişsiniz. Bugün olsa, bu 40 kitaba farklı kitaplar da ekler miydiniz? 40 değil de ’47 Kitabın Anlattığı’ olur muydu sloganınız?
Ben 40 sayısını seviyorum. Yani bizde 40 sayısı kadimdir, Erbain’den itibaren. Hâla da formülü doğru düzgün şerh edilememiş bir sayıdır. Aslında, Yolda Olmak kitabının kesinlikle ikincisi de olacak. İsmini ise Kapıya Varmak olarak düşündüm. Ama tabi, kapıya varmak ama aslında varamamak. Çünkü vardığımız kapının doğruluğunu bilemiyoruz. Vardığımız kapı belki de bize başka bir kapıyı işaret ediyor. O 40 kitap da mutlaka olacaktır. Yolda Olmak kitabındaki 40 kitap, seçim değil silsile idi. Kapıya Varmak’ta bahsedeceğim 40 kitap ise muhakkak seçilmiş olacaktır. Okuyucuya yardım, okuyucuyu hem teskin edecek hem de okuyucunun bilincini teslim alacak bir 40 kitap hedefim var. Belki okuyucular da buradan bir kapıya varırlar diye düşünüyorum.

Sizin de kitabınızda belirttiğiniz gibi, Eugenio Borgna Bekleyiş ve Umut adlı eserinde, kapalı ortamlarda can sıkıntısı tehlikesinin olmasından bahsediyor. Mesela buna paralel olarak, Şükrü Erbaş da bir şiirinde, ‘yaşamak bi can sıkıntısı mıdır?’ diye soruyor. Sizce de dünyada olmak, can sıkıntısı çekmek midir?
Peygamberimizin (s.a.v.) de söylediği gibi, mümine dünyada rahat yoktur. Ama bunu şu açıdan yorumlamamak lazım: Dünyada rahat yoktur, o yüzden har vurup harman savuralım ya da yan gelip yatalım. Biz ümit ile umutsuzluk arasındayız. Ümitsizlik de zâten korkunun bir iklimidir. Dolayısıyla, bugünün kelimeleriyle konuşursak, burada şöyle bir performans sergilememiz gerekiyor. Korkuyla ümit arasında yaşarken, insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisini dinlemesi gerekir ama aynı zamanda kendisini izah etmesi gerekir. Bu üçünü sağlamak için de yola çıkmak icab ediyor. Dolayısıyla bu sorunun cevabı da tamamen soruda gizli. ‘Yaşamak can sıkıntısıdır.’ dediğimizde çok marjinal bir ifade gibi gözükür. Ama yaşamak, canını sıkmaktır. Yani, kendi canını sıkacaksın ki yaşadığının da hakkını veresin. Çünkü, biz zora gelemeyen bir nesiliz. Özellikle, bizim kuşak, sizin kuşak, sizden sonraki her şeyi reddeden, asla mutlu olmayan Z kuşağı… Tüm bu mesele de bizim, korku ile ümit arasındaki yaşama şeklinden kopuşumuz ile ilgili. Bu şekilde yaşadığımızın farkına varsak, bu vahşiliğin içinde yaşamayacağız belki de.

Yazar-Mütefekkir Abdurrahman Arslan, sizin de belirttiğiniz gibi düşünce dünyanızda ciddi etkileri bulunan birisi. Bu kitabınızda ele aldığınız son yazıda da Abdurrahman Arslan’ın Kıbleyi Kaybettiren Dönüşün isimli kitabını yorumlamışsınız. Bu yazınızda siz, Abdurrahman Arslan’ı anlatırken “mütedeyyin (muhafazakâr değil) camianın en esaslı düşünürlerinden birisi” şeklinde tanımlıyorsunuz. Burada, özellikle bir muhafazakâr olmadığını anlatma çabası var. Sizin düşüncenize göre muhafazakârlık nedir? Sakıncalı bir şey midir?
Muhafazakarlık, yaşadığımız yıl itibariyle ya da onun öncesinde, özellikle son 30 yıldır icat edilmiş, Batı’nın tamamen bizim böyle bir kelime oluşturmamız gerekiyormuş gibi ortaya atılmış bir kavramdır. Siyasal İslam kavramı gibi. Muhafazakarlık ismi bile bende ürküntüye sebep oluyor. Neyi muhafaza ediyoruz? Din, muhafaza edilmesi gereken bir şey değil ki! Allah dinini muhafaza etmek için seni mi görevlendirdi? Allah kendi dinini, kendi Kâbesi’ni kendisi muhafaza eder. Allah bizim bekçimiz değil ki. Bu şey gibi, kapıyı kilitlemezsin, akşam da hırsız girdi diye oturup ağlarsın. Bekçilik algısı uyandırıyor bende muhafazakarlık kavramı. Ama onun yerine mütedeyyin kavramın kullanmayı seviyorum. Mütedeyyin, yani dini ile yaşayan. Seküler de doğru kullanılmıyor mesela. Seküler kavramınu en iyi ifade eden kişi Mahmut Erol Kılıç idi. Sekülerlik, Hristiyan toplumunda kilisiye diğer hristiyanlardan daha az giden insan için kullanılır. Kavramlar, ne kadar birbiriyle yarıştırılması gereken kavramlarmış gibi gösteriliyor. Medeniyetler Çatışması kitabında da Huntington bunu yapıyor. Zaten müthiş bir tuzaktı o kitap, tıpkı Füller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti gibi. O kitapların okunması da gerekiyor ama biz iyi tahlil edemedik o kitapları. Nitekim muhafazakarlık bence, modern zaman müslümanlığıdır. Mütedeyyin ise, esaslı müslümanlıktır.

Kitabınızın sonunda yer alan, “Son Söz Yerine: ‘Ne okuyayım?’ Diye Bir Put Vardır” başlıklı yazınız dikkat çekiyor. ‘Ne okuyayım?’ putunu da göz önünde bulundurarak, gençlere okumak ve yaşamak üzerine ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
Evvela gençlere, hiç kimseye gidip de ‘Ben, hangi kitaptan başlamalıyım?’ diye bir soru sormamalarını tavsiye ederim. ‘Ne okuyayım?’ demek güzel bir şey ama ‘Nereden başlayayım?’ demek ilginç bir şey. Hep aynı örneği veriyorum, yine aynı örneği vereyim. Ben, İsmet Özel’e kendim sorduğumda da aynı cevabı aldım, başkaları sorduğunda da aynı cevabı almışlar: “Olduğun yerden başla.” Bu ne demek aslında biliyor musun? ‘Ne halin varsa gör’ demek gibi bir şey. Bu kötü bir cümle değil. Ne hâlin, varsa gör. Hâlin varsa başlarsın bir işe. Önce hâlini keşfet. Hani, ‘Hâlin nicedir?’ denir ya, bu da biraz onun gibi. Önce halini keşfet bakalım. Nasıl yaşıyorsun? Kendinle baş başa kalıp artıları ve eksileri dök bakalım. Ondan sonra nereden okuyacağını kişi mutlaka kendi keşfeder. Keşfedemiyorsa bir bilince sahip olduğunun farkında değildir, onun da günahı yoktur. Yaşadığımız zamanla ilgili bu. Görsel dünya arttıkça, hafıza düşer. Okuduğumuz kitaplardan sonra diyoruz ya, aklımda hiçbir şey kalmadı diye. Çünkü görsel dünya çok zenginleşti. Gençler de bu yüzden ‘Ne okuyayım?’ diye soruyorlar. Çok fazla seçenek var ve hangisini tercih edeceklerini bilemiyorlar. Gençler, her şeye bakmasınlar ama görmeye çalışsınlar. Her şeye baktıkça, görme duyusu kaybolmaya başlıyor. Gençlere en büyük tavsiyem şudur, evvela ihityaçlarını keşfetsinler. Benim ne okumam lazım sorusuna, kişinin kendinin cevap vermesi lazım. Şu konuda eksiğim diyebilmeli kişi. Kişinin kendine sorması lazım ‘Ne okuyayım?’ diye, başkasına değil.

İkinci şiir kitabınızın ismi ‘Minnet Etmem’. Neye minnet etmiyorsunuz?
Yazımı da şiirimi de borçsuz döktüm kâğıda, helalinden döktüm. Ücret isteyenlere tebessümü bile fazla gördüm, tenezzül dahi etmedim. Tasannu, artistlik, alkış, iyilikçilik, ahlakçılık, abicilik-kardeşçilik; oldum olası sevmedim. Bunları yapan devlet destekli yazarlardan, şairlerden uzak durdum. Omurga sağlığımı korumak için her türlü mihneti göğüsledim. Kimsenin kapısında beklemedim, daima yolda oldum. Yol boyunca da şairin dediği gibi zırt pırt ikaz edildim ayak uydurmam konusunda. Her seferinde, kendi dizemle, tüm uygunsuzluğumu söyleyip geçtim: "Ben ki yetişemiyorum benliğime hep bağımsız kocaman bir sivil / hasbünallahû ve nî'mel vekîl."

Okurlarımız adına hep bizler size soru sorduk. Peki sizlerin okurlarımıza bir sorusu olur mu?
Olmaz olur mu? Aslında o kadar çok soru var ki! Bundan bir önceki soruda sordum. Ben onunla bitirmeyi çok isterim. Okuyucuların her birine, ayrı ayrı ‘Hâliniz nicedir?’ diye sormak isterdim. ‘Hâlinizden memnun musunuz? Memnun değilseniz ne yapmak istersiniz? Bir aksiyonunuz var mı? Hâlinizin nice oluşu, sizi rahatsız etmiyor mu? Rahatsız ediyorsa ne yapmayı göze alıyorsunuz? Bu topraklara bir borcunuz var mı?’ İşte bütün bu soruları ben tek bir soruda birleştirsem, ‘Hâliniz nicedir?’ diye sorarım.

Eklemek istediğiniz bir husus var mıdır hocam?
Teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda da kolaylıklar dilerim.

Biz teşekkür ederiz kıymetli hocam.

Enes Malik Yılmaz
(Genç İstikbâl Dergisi, Ağustos 2017, Sayı: 191)

Hiç yorum yok: