İz Bırakırken Çıkan Ses


İnsan bu ya, sesine ses ister. Bir yankı. Bir yeniden buluş. Buluşma. Anlam ve düşünce dünyasıyla yeniden harmanlanma. Böylece hayatın gizlerini keşfetmek için tekrar yola çıkma, yolda olma, kapıya varma. Hâllerin hâli. İnsan, hâlini anlatırken bir keklik oluverir Dertli keklik. Dertsizlere derdini açar.

Sesin ahenkli olanına müzik, ahenksiz olanına gürültü derler. Ahenk ne sonradan elde edilen bir şeydir ne de icad edilebilecek bir şey. Ahenk kainatın her yerinde, her köşesinde vardır. Onu keşfetmek gerekir. Keşfedildiği vakit hem insan, insan olur hem de insan, yaptığı işi ölümsüz kılar. Yeryüzüne niye geliriz? İz bırakmaya. İz bırakanlar bülbül gibi ses verir sonsuzluğa. Öter aheste aheste.

Sonra insan, çıkar gidiverir. Nereye? Meçhule. Yol boyunca süren bir meçhul. Oradan oraya, oralardan oralara. Yolların biri bitti mi buna ayrılık denir. Ama sonra yol, yollar devam eder. Her vedânın ardından gelir bir şifa. Derdi çoktur insanın, hangisine yanacağını bilmez. Bu bilinmezlik sırlıdır. Sahi, sırrın sırrına kimler varır?

Dünya dediğin bebek beşiği. Sallar durur insanı. Uyuyan uyur, uyumayan uyumaz. Uzun süre uyumayan divâne gibi olur, âşık. Dolanır yollarda. Bir koca taş olsa da otursam dinlensem diye düşünür, terini silmek ister, bir tütün tüttürmek, dumanıyla ötelere dalmak.

Türkülerin esrarengiz bir iklimi vardır. Mesela Yavuz Sultan Selim dönemini okurken Şah Hatayi Deyişleri albümünü yahut Bektaşilik üzerine bir şeyler karıştırırken Sıdkî Baba'nın nefeslerini dinlemek; o dönemleri daha iyi anlamayı sağlarken öte yandan düşünceyle ahengin kavuşmasına da imkân tanır. Düşünceyle ahenk bir araya geldiğinde, okuyucu, "kendini avutan" bir okuma yapmaz. Seviyesini ötelere taşır, daha yükseklere çıkarır. Bu okuma yalnız tarih, coğrafya gibi alanlarda değil, bilhassa felsefe gibi belki de daha ciddi bir konsantrasyon gerektiren alanlarda da yapılmalı. Ciddi meseleler ve ciddi kitaplar, ciddi yüklerin altına girmeyi gerektirir. "En iyi kitapların okunması, geçmiş yüzyılların en büyük insanlarıyla konuşmak gibidir" diyor Descartes. Müzik ise konuşmaların en anlamlısı, anlamlı bir konuşma sanatı.

Hiçbir okuma kendini avutan bir okuma olmamalı. Tam aksine, kendini rahatsız eden, kendinle dertleşen, kendine yeni dertler edindiren okumalar olmalı. Başka türlüsü eskilerin deyimiyle "kitap yüklü merkep" gibi bir tehlike yaratabilir. Bu tehlikeden korunmak için müzik, ilk ve belki de en güzel başvuru unsurudur, başvurulacak sanattır, sanatların en hasıdır. İnsanın her gün bir parça müzik dinlemesi gerektiğini söyleyen kim? Goethe. Evvela müzik diyor. Ondan sonra iyi bir şiir, güzel bir tablo, birkaç mantıklı cümle geliyor bu büyük şaire göre.

Düşünmek, ilham almak, feyzlenmek ne kadar soyut hareketler gibi görünüyor değil mi? Oysa hiçbiri yürümekten, koşmaktan yahut ağır kaldırmaktan farklı değil. Soyut ya da somut; kitap-müzik arasında her ikisi de mevcut. Çok ciddi kas hareketleri söz konusu. Beyin ve kalp arasında kelimelerle anlatılamayacak yücelikte bir ahenk söz konusu. İnsan okurken bir saz semaisinin içine girmiştir bile, yahut peşrevin. En olmadı, kısa bir kitapsa mesela, doğaçlama bir taksim çalar insanın kalbinde.

Rilke yazmaktan uzak kalmanın "çıldırtıcı" etkisinden söz ederken Sait Faik için bu durum "delirme" mesabesinde. Peki ya okumak? Müzikle okumak? Bir yanı çıldırtıcı uçurumlar diğer yanı delirtici manzaralar olan bir tablo düşünün. İşte o. Bu tabloda yerimizi almadıktan sonra yaşamak, kronik bir ağrıdır. Oysa bize, Cahit Zarifoğlu'nun Raskolnikov için söylediği, onun çektiğini "şiddetli bir Allah ağrısı" gerekir. Allah ağrın varsa, yolda kalmazsın. Yoldaysan, adımlarsın. Kimsenin gitmeyi göze alamadığı yolları adımlarsan, iz bırakırsın.

Yağız Gönüler
(Tahrir, 9, Ağustos-Eylül 2017)

Hiç yorum yok: