Sonsuz topraklarda Türklerin izini sürmek

"Türklerin medeni hasletlerinden biri de bir yerde oturmaktan ve bir mahalde uzun zaman kalmaktan kat’iyyen hoşlanmamalarıdır. Çünkü Türklerin bünyeleri hareket üzerine müesses olup bir yerde durmak ve sükûnetle oturmaktan asla başları hoş değildir."
- Câhiz, Türklerin Faziletleri

Dünya tarihinde Türklerden bahsetmek istediğimizde önümüzde geniş bir coğrafya açılır. Bu coğrafya Orta Asya, Anadolu, Balkanlar gibi bir yol izler. Elbette bu yolun Sibirya'dan Afganistan'a kadar çok çeşitli ara yolları da vardır. Sadece bu bile Türk'ün karakterinde 'coğrafyalara sığmayan' ve dolayısıyla tarihe de sığmayan bir 'yolcu/luk' olduğunu söyler bizlere. Türk yolcudur, daima seferdedir. Hatta denilir ki Türkler, hiç geri dönmesinler (ricat) diye atlarına sadece ileri gitmeyi öğretmişlerdir. Türkün yolculuğunda 'ileri' kavramı yalnız ev kurmak, sofra açmak gibi kadim konularda değil, savaş stratejilerinde de önemli bir yere sahiptir.

Özellikle bazı coğrafyalar, uzun yıllar boyunca Türklerin at izlerine ev sahipliği yapmıştır. Çağlar öncesinden bu yana hâlâ o izleri sürmek mümkün olabildiği gibi yine o izlerin eşliğinde nice eserleri, gelenekleri ve yaşayan (tüten) ocakları görebilmek olasıdır. Bu gizemli durum, bir keşif sürecini de beraberinde getirir. Ahmet Taşağıl, yıllardır böyle keşifler yapıyor ve tabiri caizse Türkün izini arşınlıyor. Kronik Kitap'tan çıkan Gökbörü'nün İzinde adlı kitabı; Sibirya, Moğolistan, Kuzey ve Orta Çin, Doğu Türkistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Afganistan gibi geniş topraklardan geçmiş Türklerin izlerini ortaya koyuyor. Taşağıl bu izleri sürerken gerektiğinde taşları yerinden kaldırıyor, gerektiğinde de asfaltın altındaki toprağı çıkarıyor. Tüm bunları da kadim mirası koruma bilinciyle ve sorumluluğuyla yapıyor.

Taşağıl için Sibirya, Türkler adına en önemli coğrafya. Türk tarihinin başlangıç meselesi üzerine şu yorumu yapıyor: "Günümüzde mevcut tarih paradigmasında yaklaşık M.Ö. 3000’lerde insanlık tarihinin başlatıldığını dikkate alırsak, Sibirya’da başlayan Türk tarihinin geç kalma gibi bir durumu söz konusu değildir. Dünya tarihinin başlangıç noktasına baktığımızda, yani M. Ö. 3000’lere gidildiğinde Türk tarihi için Sibirya’nın çok önemli bir bölge olduğunu görürüz. Bu dönemlere “tarihin erken şafağı” diyorum. Şöyle ki, bu döneme tarihsel anlamda insanlık tarihinin aydınlanmaya başladığı dönem diyebiliriz. Dünyanın değişik yerlerinde insanlık tarihinin ortaya çıkmaya başladığı dönemde, Sibirya’nın güney kuşağında Türk tarihi için önemli arkeolojik bulguların da ortaya çıktığını ve bu dönemin Türk tarihi açısından aydınlanmaya başladığını fark ederiz. Tabii gelecekteki yeni bilimsel araştırmalar, bu konuda yeni değerlendirmelere yol açacaktır. Belki yeni araştırmalarla en eski yurdun başka bir yer olması ortaya çıkacaktır." [sf. 12]

Tarihin ilk müzelerinden ilk çamur evlerine, dağların ve bozkırların koruyup sergilediği Türk izlerine, kaybolmayan Türk boylarına, bilim şehirlerine rastlıyor Taşağıl. Moğolistan bölgesindeki yazıtları, surları ve anıtları fotoğraflıyor, türlü açıklamalarda bulunuyor. Moğolistan halkının bozkıra çok düşkün olduğunu belirtiyor. Özelliklerde şehirlerde yaşayanlar her imkân bulduklarında soluğu bozkırda aldıklarından bahsediyor. Bu esasen bizdeki sıla-i rahim mevzusunun bir başka biçimi. Çünkü onlar da bozkıra dönerek atalarını (akrabalarını) ziyaret ettiklerini düşünüyorlar ve bunun asla unutulmaması gereken bir gelenek olarak yaşatıyorlar.

Türk adının ortaya çıkışı ve yaygınlaşması konusunda Taşağıl'ın bazı tespitleri var: "Juan-juanlar her ne kadar Hunlardan sonra oldukça uzun bir süre Moğolistan’ın özellikle doğusunda hâkim olsalar da onlara ait fazla bir tarihi eser yoktur. Hunlara ait çok fazla eser varken Juan-juanlara ait çok az kalıntı bulunması çok ilginçtir. Bunun sebebini anlamak şu an için çok mümkün görünmüyor. Juan-juanların hâkimiyeti döneminde Altay Dağları’nda Türk isimli bir kabile ortaya çıkar. Bunu hem Türk tarihinin hem dünya tarihinin bir dönüm noktası gibi değerlendirebiliriz. Işbara Kağan’ın yazmış olduğu mektuba bakılırsa 534 yılı bu dönüm noktasına uygun bir tarihtir. Ama kesin bir tarih vermek gerekirse Türk adı, yani Gök Türkler, Çin kaynaklarında ilk defa 542 yılında geçmektedir." [sf. 76]

Moğolistan denince, tarihi Türk anıtlarının akla gelmesi zaruridir. Yazıtların varlığından söz eden ilk isim, 13. yüzyıl tarihçisi olan Ata Melik Cuveyni. Sürgünle bu bölgeye gelen İsveçli tarih meraklısı bir subay olan Strachlanberg (1676–1747) ülkesine dönüşünde yazdığı Asya’nın Kuzey ve Güney Bölgeleri adlı eserinde bu yazıtlardan bahsediyor. Ancak bilimsel manada ilk yazıtlarla "gerçek tanışma" 1889’da gerçekleşiyor. Yadrintsev, Kül Tegin ve Bilge Kağan yazıtlarını buluyor, bir yıl sonra Axel Olag Heikel başkanlığında bir Fin heyeti yazıtlar üzerinde yaptıkları araştırma sonuçlarını yayınlıyor. Rus Türkoloğu Radloff başkanlığında bir heyet ise yazıtların kopyalarını birer atlas haline getiriyor.

Bu bölgede hâlâ araştırılmaya muhtaç anıtlar mevcut. Taşağıl bu anıtlar üzerine önemli yorumlarda bulunuyor: "Moğolistan’ın baştan sona Türk eserleriyle dolu olduğunu görüyoruz. Bunların da en başta gelenleri bilindiği gibi Gök Türk yazıtlarıdır. Uygur dönemine ait yazıtlar da vardır. Bunları isimlendirmek için genelde Orhun anıtları, kitabeleri gibi ifadeler kullanılır ama en Türkçesi, en doğrusu “yazıt”tır. Tabii ki anıt da kullanılabilir. Çünkü bunların her birinin anıt özelliği de bulunmaktadır. Moğolistan’da Türk yazıtları dendiği zaman Kül Tegin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları kastedilir. Zaten hemen bunlar akla gelir. Her birinin çok önemli olduğu dünyaca bilinmektedir. Yaklaşık 130 yıldır dünya tarihinde Türkoloji’nin temel kaynakları olarak tanıtılmakta ve okunmaktadır. Genelde Moğolistan’daki yazıtlar yakınlarında bulundukları ırmak ya da su kaynaklarının adlarıyla anılırlar. Mesela yazıtlar Orhun yakınında bulunuyorsa Orhun Anıtları, Tamır Irmağı’nın yakınındaysa Tamır Yazıtları olarak adlandırılır." [sf. 85]

Çin Seddi'nin ve İpek Yolu'nun ortaya çıkış fikirleriyle günümüzde hâlâ konuşulmasına sebep olan özellikleri kitapta derinlemesine yer alıyor. Talas Savaşı gibi Türk tarihinin en kritik temasları da yine tafsilatlı biçimde yorumlanıyor Taşağıl tarafından. Türkistan sınırlarına gelindiğinde Hoca Ahmed Yesevî'den bahsediyor yazar. Göç yollarının modelleri ve Avrupa kapılarının açılması gibi konular o coğrafyayı okuyucunun zihninde çiziveriyor. Burada özellikle doğudan batıya akışı ve dolayısıyla Oğuzlar'ın ortaya çıkışını dikkatlice okumak gerekiyor. Kazakistan toprakları Türk tarihi açısından belki de en önemli toprakları oluşturuyor. Bu sebeple fotoğraflardan yararlanılarak yapılacak okumalar tarih meraklıların ilgisini kamçılayabilir, yeni okumalara ve araştırmalara kapı(lar) aralayabilir.

Özbekistan'ın her açıdan zengin coğrafyası, Özbekler'in ortaya çıkışı ve etnik temelleri, Göktürklerle birleşme ve İslâm'la tanışma, bir tarih okuyucusunu iştahlandırmak için kafi. Taşağıl, "Türklerin ilk yerleşik modeli" olarak görüyor Özbekler'i. İslâm'la tanışmalarını ise şöyle anlatıyor: "Bu bölge tam olarak İslam orduları tarafından 700’lü yılların başında Kuteybe Bin Müslim tarafından fethedildi. 715 yılından önce 707-715 olarak veriliyor bu tarih fakat Emevilerin bölge halkına olan siyaseti yüzünden birçok ayaklanma meydana geldi. Nihayetinde onlardan sonra bölgede Samani Devleti kuruldu. Doğudan Kırgızistan üzerinden Karahanlılar da güçlerini artırıp batıya doğru yüklenince bölgede uzun yıllar sürecek Karahanlı- Samani çekişmesine sahne olundu. Bu dönemde de Türkler adım adım İslam dünyasına girmeye ve neticede Müslüman olmaya başladılar. Türklerin İslamiyetle tanışması ve Müslüman olması açısından Özbekistan toprakları önemlidir. Çünkü ağırlıklı kaynaşma alanı burasıdır." [sf. 238]

Özbekistan'ın Buhara, Semerkand, Taşkend, Nesef, Tirmiz, Ürgenç gibi tarihi şehirleri barındırması, aynı zamanda bilime ve sanata ev sahipliği yapmasını, hatta oradan birçok ârifin, irfan sahibinin, ilim adamının çevreye yayılmasını sağlamıştır. Muhammed bin el-Buhariİsmail el-BuhariTirmiziMaturidiHâkim el-SemerkandiMuhammed bin İbrahim el-KelavaziEymür el-NesefiZemahşeriAhmet YesevîAbdülhalik GürcüvaniKadıhan BurhanettinNecmettin KübraBahaddin NakşibendiHacı Ubeydullah gibi âlimlerin yanı sıra HarezmîFerganiCehraniNeşşahiEbubekir el-HarezmîMuhammed bin Ahmet el-Harezmîİbn-i SinaBiruni gibi ilim adamlarını öncelikli olarak sayabiliriz.

Özbekistan'ın mimari olarak değerlendirilmesi, şehir tarihiyle ilgilenen okuyucuları 'yola çıkma' konusunda şevklendirebilir. Bu bölümde Fergana, Taşkent, Semerkand, Buhara, Harezm gibi şehirleri 'okuyarak gezmek' mümkün oluyor. Elbette fotoğraf eşliğinde.

Türkmenistan sayfaları "Kim bu Oğuzlar?" sorusuyla açılıyor. Ahmet Taşağıl şöyle cevap veriyor: "Oğuz adı üzerine çok farklı açıklamalar yapılmıştır. Ancak artık bu adın “kabileler” anlamına geldiği yani “ok+u+z” olduğu kabul edilmektedir. Zaten Batı Gök Türk Devleti’nde 634 yılını takip eden hadiselerde On Okların ortaya çıkması ve Türgişlerin meydana gelmesi gibi tarihi olaylar Oğuzlar konusundaki filolojik delilleri açık bir şekilde desteklemektedir. Gök Türk tarihinin 627 yılına kadar olan kısmında hiç Oğuz adının geçmemesi, her şeyden önce Kazakistan bozkırlarında yaşayan Töleslerin çoğunluğunun, Oğuz öncesi fonksiyonunu icra ettiklerini göstermektedir. Bir başka ifade ile, 627 yılından sonraki süreçte Töles adı ve terimi önemini kaybetmiş; Orta Asya’da yeni boy dalgalanmaları ve yapılanmaları görülmeye başlanmıştır." [sf. 273]

Bu bölümde aynı zamanda Merv şehri Kız Kalesi harabeleri, Merv şehir surları ve Sultan Sencer Türbesi'nin fotoğrafları oldukça etkileyici. Tarih üzerine bir şeyler okurken fotoğrafları da iyi okuyabilmek gerekiyor. Çünkü Taşağıl'ın coğrafya kronolojisi birbirine köprüler hâlinde bağlanmış gibi, okurken kontrolü kaybetmek yolu da kaybettirebilir.  Kitap, Afganistan topraklarına dair kısa bir 'süzgeç metin'le sona eriyor. Tam son sayfayı çevirdikten sonra karşılaşılan Orta Asya Haritası da Kronik Kitap tarafından hazırlanmış güzel bir hediye.

Seyahatnâme tipinde kitaplara ihtiyacımız var. Bilhassa öğrenciler bu kitapları okumalı ve hatta imkân oluşturulmalı, bu coğrafyalar iyi rehberler eşliğinde gezilmeli. Üzerinden geçip gittiğimiz ve sayısız miras bıraktığımız nice topraklar bilinmeli, asla unutulmamalı. Boş vermek bizim en büyük hastalığımız. Türkler tarih boyunca boş vermedi, tarih ilmi hususunda asla boş verilmeyecek zamanlardayız. Gökbörü'nün İzinde, biraz da bu hassasiyeti kucaklıyor...

Yağız Gönüler
(Ayraç, 97, Kasım 2017)

Hiç yorum yok: