Biz değiştik çünkü evlerimiz değişti

Yağız Gönüler, 1986 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. Bu şehir yazarın fikir ve yazı hayatının temellerini atıyor. Nitekim Şarkısı Biten Şehir’de İstanbul’un izlerini görmemek mümkün değil. Yazar sık sık bu şehirden örneklerle meramını dile getiriyor. Yüz doksan sayfadan oluşan kitap, kapağındaki “tarihin ve yeşilin üzerinde yükselen beton şehirler” görseli ile içerik hakkında önemli bir ipucu veriyor bizlere. Kitap birbirinden farklı ancak tematik bağlarla örülü pek çok bölümden meydana geliyor. Bu bölümlerde kimi zaman kentlerin beton şehirlere dönüşü, kimi zaman şehir yaşantısının toplumumuzun hâlet-i rûhiyesi üzerindeki tesirleri ele alınıyor. Söz konusu bölümler arasında öyleleri var ki bir kereden daha fazla okunmayı ve idrak edilmeyi bekliyor diyebiliriz. Çünkü kitapta yer alan “Önce gökdelenleri dikiyor, sonra bize sevdirip bir ihtiyaçmış gibi gösteriyorlar” ifadesi bizim fizikî çevreye olan idrakimizin ne denli zayıfladığını gösteriyor. Burada bahsettiğimiz bölümlerden dördüne değinerek kitabın geneline ışık tutmaya çalışacağız.

Beton Dökmek, İnşa Etmek Değildir (sf.27) adlı bölümde yazar, Sadettin Ökten’in şehirler üzerine yaptığı bir konuşmanın nihayetinde elde ettiği bilgilerle şehri “nispet/oran, uygun kullanım, şehir kompozisyonu” konularında hesaba çekmeye başlıyor. Kompozisyon denince aklımıza hemen rahmetli, hocaların hocası Mehmet Kaplan’ın “Kompozisyon”[1] üzerine yazdığı makale geliyor. O makalede Mehmet Kaplan, “Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir mimarî eser vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir düzendir” diyor. Buradan anlıyoruz ki şehrin meydana gelmesi için beton dökerek binalar yükseltmek yeterli değildir. Şehir bir plan ve düzen ister. Yağız Gönüler de kitabında şu soruyu soruyor: “Şehir bana bir kompozisyon sunuyor mu?

Biz bunları düşünmeden her gün yanı başımızda yükselen gökdelenlere tabiri caizse ağzımız açık bakarak kentlerimizi kaybediyoruz. Ve gitgide kentlerin kompozisyonu bozuluyor. Bu satırları okurken Gaziantep geliyor insanın aklına. Gaziantep Kalesi’nden seyredilen manzara… Bir yanda eski Gaziantep evlerini görüp tarihe şükranlarınızı sunuyor, başınızı hafif sola çevirince ise o muhteşem tarihî dokunun hemen dibinde yükselen beton yığınlarını, gökdelenleri ve hiçbir cazibesi bulunmayan ruhsuz gri yapıları görüp kapitalizme kızıyorsunuz. Ancak ne diyordu yazar? “Bizlere gökdelenleri sevdiriyorlar.

Evet… O tuğla ve çimento birleşiminin bizler için bir ihtiyaç olduğunu artık hepimiz kabul ediyoruz. Ve maalesef bu durumu hepimiz içselleştirdik. Neyse ki yazarımız şikâyetini bizler adına bu kitapta dile getiriyor.

Mekânlar ve Zamanlar Arası Yol Notları (sf.113) bölümünde, Âkif Emre’nin “Çizgisiz Defter” adlı kitabında bir araya getirdiği “yol düşünceleri” üzerinden şehirlerin ruhunun nasıl zamana ve insan eline yenik düştüğünden bahsediliyor. Bölüm boyunca Gönüler, Emre’nin kitabından alıntılarla yorum yapıyor. Dikkat çekici bir ifade yakalıyor bizi 115. sayfada; “Modern yıkımla birlikte en çok zarar gören yerler İslâm şehirleri oldu. Balkanlardan Anadolu topraklarına, Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar tüm İslâm şehirleri tahrip edilerek dönüşüme maruz kaldı.”. Nitekim bir önceki sayfada yazar şu ifadeyi kullanmıştı; “kentleştikçe yüreğimizde ateşler yakan Medine”. Evet, bu bölümde verilmek istenen mesaj tam da buydu bizce. Çünkü şu an yaşadığımız sınırlar dışında bizlere atalarımızdan miras kalan yahut İslâm medeniyetinin gözbebeği olan nice şehir, ruhunu emperyalist ve kapitalist güçlere teslim etti. Medine ve Mekke’de İki Cihan Serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in kabri başında ve Beytullah’ın dibinde nice binalar dikildi. Göz nurumuz Halep yerle bir edildi. Ve biz bu kitabı okumadan farkında bile değildik diyerek yalnızca hayıflanıyoruz.

Bir Zor Mesele: Plazada Müslüman Olmak (sf.161) bölümü En’âm Suresi’nin 6. Ayeti ile başlıyor. Âdeta bizi okuyacaklarımıza hazırlıyor. Ardından ileride de ismi çokça zikredilecek olan İsmet Özel’den alıntılar veriliyor. Okurken anlıyoruz ki şehirler bizim yalnız dış dünyamızı değil iç dünyamızı da değiştiriyor. Bir ölçü içinde dikilen binalar bizleri kapital kültürün ellerine bırakıyor. Yazar bu bölümde bizler plazalarda Müslümanlığımıza sahip çıkmaya çalışırken “Happy Friday” etkinliği yapan, yaşam koçu olmadan yaşayamayan (!) “plaza boy ve plaza girl”lerden bahsediyor. Ve ardından bu kültürün bizleri banknot dostluğuna iterek birbirimizden ne denli uzaklaştırdığına değiniliyor. Yazar, kendimizi kaybettiğimizden, yogasız, tangosuz yapamayan müptezellerden oluverdiğimizden dem vuruyor. Ne diyelim, hak veriyoruz.

Acımasız Zamanı Sabırla Yenenlerin Hikâyeleri (sf.101) bölümünü en sona bırakma nedenimiz kitabın genelinde verilen mimarî değişimin nihayetinde ruhlarımıza sirayetine değinmektir. Yağız Gönüler, Ethem Baran’ın “Evlerimiz Poyraza Bakar” adlı kitabı üzerinden bakıyor konuya. Şöyle diyor kitap hakkında; “Ethem Baran, özellikle genç kuşaklara çok güzel bir “yaşantılar kitabı” hediye etmiş oluyor Evlerimiz Poyraza Bakar’la. Nasıl yaşanırmış, neler söylenirmiş, saygı sevgi neymiş, dünya telaşından ne anlaşılırmış…”. Saygı sevgi ile dünya telaşı ile mimarînin, şehirlerin ne alakası var denemeyecek hâle getiriyor yazılanlar bizi. Hak veriyor ve boyun büküyoruz. Nitekim kitabın geneline hâkim olan ruh bize bu fırsatı vermiyor da... Evlerimiz değiştikçe bizim de değiştiğimizi, plazaların bizleri hızlı yaşamaya nasıl mecbur bıraktığını okuyup, düşündükçe anlıyoruz.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir ile bizleri yaşadığımız mekânlar ve yaşamlarımız hakkında düşünmeye davet ediyor. Ve düşünmeden de edemiyoruz şehirler yıkılırken bizleri de enkazların altında bıraktığını. Vicdanlarımızdan “Vay hâlimize! Vay bize miras bırakılan şehirlerin hâline!” sesleri yükseliyor. Kendisine açtığı ve açık bıraktığı kapı için teşekkür ediyoruz.

Ayfer Güler
Gazi Üniversitesi, Türkçe Eğitimi Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi
(Kitap Şuuru, 14.03.2018)

[1] Mehmet Kaplan, Hisar Dergisi, s.9, Mayıs 1972

Hiç yorum yok: