Dünyanın ve insanın hâlini futbol anlatır


Modern zamanların insanına, kendi iç yolculuğunu derinleştirmesi anlamında psikoterapistlerin de tasavvufçuların da telkini aslında aynıdır. Kavramlar farklıdır. Mesela psikoterapistler "şimdi ve burada" olmayı önerirler. Tasavvufçular ise "anda" olmayı. Yapılan işe tamamen konsantre olmayı, yani özümsemeyi. Kavramlar farklı olsa da niyet aynıdır. Keşif, gözlem ve dil olanaklarını tam manasıyla kullanabilme, beynin eleştiren ve yorumlayan taraflarını daha kuvvetli biçimde çalıştırma...

Böylelikle insan neyle meşgul olursa olsun, meşgalesi ne olursa olsun ona yoğunlaşır. Buna "tek çekirdekli yaşam" da diyebiliriz. Oysa günümüzde gerek iş yerinde gerek evde çok çekirdekli yaşamak durumunda kalabiliyoruz. Hayat bizden çok şey istiyor ve bu istekleri karşılarken yoruluyoruz. Bir tutkumuz olsa da onunla her şeyden uzaklaşsak, diyoruz. Elimde, bir büyük tutkunun insan zihninde nasıl yer bulduğuna dair nefis bir kitap var: Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?

Doksan dakika başlar başlamaz bir futbol tutkunu için zaman berraklaşır. Tribündeki taraftar da televizyon karşısındaki izleyici de o her bir saniyeyi ve dakikayı bütünüyle hisseder. Aslında her şey turnikelerden geçip stattaki yeri aldıktan sonra başlar. Stat gözümüzün önündedir: yemyeşil çimler, saha çizgileri, diğer taraftarlar, ısınan futbolcular ve hakemler, rakip takımın taraftarları, bayraklar, atkılar, formalar. Hakemin başlama düdüğü çaldığında tefekkür ve dikkat kesilme dost olur. Zihin o kadar kuvvetli çalışır ki bir yandan oyunun gidişatı süzülür, diğer yandan yorum yapılır. Tezahürat ve tepki (sevinç-keder) ise cabası.

Görüntü ve ses muazzam bir ahenk oluşturur insanın içinde. Aslında futbolda, hem oyun içinde hem de oyun dışında ahenksizliğin ahengi vardır. Çünkü futbol basittir, basit oynandıkça zevk verir, basit oldukça güzelliği ve estetiği gösterir. Tamam, matematiği bol olabilir ancak en sarsıcı maçların ve başarıların ardına bakıldığında, oyunun şöyle oynandığını söylüyor kitabın yazarı Simon Critchley: Kontrol-pas, kontrol-pas, boş alana hareketlen, topu al, şut ve gol. Hemen bir maç örneği: 2014 Dünya Kupası'nda Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik harikulade bir destruktion'la (imha) parçalaması. Critchley futbola felsefi bir gelenek olan fenomenolojiyle bakıyor. 20. yüzyılın başında Edmund Husserl'in yazılarıyla başlayan bu gelenek Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty'nin eserleriyle ve varoluş felsefesinin de 'desteğiyle' genişlemişti. Yazar hemen şöyle tanımlıyor bu geleneği: "Fenomenoloji, gündelik varoluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilmesidir."

Simon Critchley; mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi meselelerde felsefi açıdan doğru bulduğu şeylerin en çok da futbolda doğru olduğuna inanıyor. Dolayısıyla futbol ne keyfe keder bir oyun onun için ne de bir sürü adamın bir topun peşinden gidip gelmesi. "Futbolda olan biteni anlamak için hem oyuncular hem de taraftarların kendi kafalarından çıkmaları gerekir" diyor yazar. Yani öznelere ve nesnelere takılıp kalmadan, gevşemenin getirdiği ciddiyetle beraber sahadan yansıyan her şeyi zamanı hissederek yaşamak, tekrar tekrar yaşamak. Maç bittiğinde gözler son teknoloji bir fotoğraf makinesi gibi çalışmış, kulaklar müziğin her tonunu keşfetmiştir. Bilme eylemini doyasıya yaşamış olan taraftar, manevi tatmin noktasında zirvededir, sonuç ne olursa olsun: "En heyecanlı, nefes kesici, korku ve acıma uyandırıcı maçı izliyor olabiliriz, ama sonra düdük çalar, maç biter ve hayatlarımıza döneriz; işimize gücümüze bakarız, çimleri biçeriz, çay demleriz, Facebook'a bakarız. Hiçbir şey kökten değişmez. Hayat devam eder. Kim bilir, belki sonra başka bir maç olacaktır. Dramaya da, futbola da ahlaki bir eğitim olarak bakmak için bir neden göremiyorum. Futbolseverlerin böyle bir eğitime ihtiyacı yok, oyunu gayet iyi biliyorlar zaten. Tabii daha çok bilebilir, bilmek isteyebilirler, ama futbolseverlerin büyük çoğunluğu etkileyici bir bilgi temeliyle başlar."

Aptallıkla zekanın bir arada olabildiği yegane şeydir futbol yazar için. Bir pozisyonda hakemi kandırmaya yeltenen ve sarı kart görerek rezil olan futbolcu başka bir pozisyonda 40 metre uzaklıktaki arkadaşının ayak parmaklarına nefis bir pas gönderebilir. Hatırlayalım, dünyanın en zeki futbolcularından biri olarak gösterilen Zinedine Zidane, 2006 Dünya Kupası finali gibi bir maçta Marco Materazzi'ye kafa atarak kırmızı kart görmüş; futbolculuk kariyerine hiçbir futbol tutkununun istemediği bir biçimde veda etmiştir. "Kahramanlık her zaman kendini mahvetmeye ve yıkıma yol açar" diyor Critchley. Bazen kahramanlık yapmadan da yıkıma gidilebilir. Onun da örneği teknik direktör camiasından gelsin: Claudio Ranieri Temmuz 2015'te Leicester City menajerliğine getirilmiş, 2016 Mayıs'ında takımını on puan farkla şampiyon yapmış, dokuz ay sonra ise hemen hemen her taraftara ve kulüp yöneticisine 'başkası adına utanma' hâlini hissettirircesine kovulmuştur.


Kısacası futbol ne sadece rakamlardan ibarettir ne de reklamlardan. Onun içinde hayata ve insana dokunan, dokunması mümkün olan her şey ama her şey vardır. Nedir hayatı ve insanı daima ayakta tutan? Umut. İşte futbolun kaynağı: "Futbol galibiyetten ibaret değil. Genelde mağlubiyete dair. Öyle olmalı. Fakat futbola dair ilginç şeylerden biri mağlubiyetin kendisi değil. Öldürücü olan mağlubiyet değil. Hep yenilenen umut. Her yeni sezonun sunduğu umut. Umut ayağınızı gıdıklar, ama bir de bakarsınız ki -şair ve klasikçi Anne Carson'ın dediği gibi- tabanlarınız yanıyor. Futbol çoğu zaman kendinizi haklı gördüğünüz için adaletsiz bulduğunuz bir deneyim olabilir; mağlubiyet hakemin saçma sapan kararlar vermesine, sahanın veya hava koşullarının kötü olmasına bağlanabilir. Ama kimi zaman söz konusu olan, rakip oyuncuların sizin takımdan düpedüz daha iyi oynamasıdır. Takımınızın yeterince iyi olmadığını fark edince başka türlü bir acı duyarsınız. Yine de gıdıklayıcı umut alazlanmaya ve yanmaya devam eder."

Kitabın sonları, yazımızın başına çağırıyor. "Taraftar olmak anların tarihi için yaşamaktır, anların tarihiyle ve tarihi içinde yaşamaktır. Taraftar olmak böyle bir tarihi yaratmak ve sahiplenmektir, daha doğrusu birlikte yaratmaktır, başkalarıyla paylaşabilmek ve anlatabilmektir, yeni anlar yaratma imkânını haiz olmaktır" diyor. Otobüs beklerken de, statta bağırırken de, eve dönerken de birdir, bütündür taraftar. İnsanların olması gerektiği gibi belki de. Öte yandan bu kolektiflik içinde biricikliği de temsil eder, tektir ve eşsizdir taraftar. Futbol işte bu döngüyü içinde barındırır. Hem varlığı hem yokluğu. Umutla beslenen sonsuz bir döngü. Güzelliğin döngüsü.

Her türlü endüstriyelleşme ve reklam işgaline maruz kalsa da Arjantinli 'deli-dahi' teknik direktör Marcelo Bielsa'nın dediği gibi: "Futbolun özü güzelliğe hizmet eden bir jesttir."

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 24.03.2018)

Hiç yorum yok: