Türk Topraklarının Ateşini Harlayan Nefes: Yunus Emre

Her evin, her mahallenin, şehrin ve ülkenin şüphe yok ki bir rehberi, kılavuzu vardır. Kimileri yalnız belirli dönem aralıklarını etkileyip fikirleriyle birlikte ölmüştür, kimileriyse fizikî ve ruhî etkisini hiç yitirmemiş, yani ölmemiştir. Kadim geleneğimizdeki "âşıklar ölmez" sözü buradan gelir. Her âşık bir rehberdir. Bazısı bize ayakkabının nasıl yapılması gerektiğini öğretir, bazısı da iyi çorba kaynatmanın yollarını. Onlar bu dünyevî işlerini yürütürken aslında birer metafor kullanırlar. Esas olanın ayakkabı değil yürümek, çorba değil sabretmek olduğunu söylemiş olurlar. Rehber yalnız danışılan değildir, o hiç umulmadık bir anda ortaya çıkabilir ve diliyle eylemini öylesine birleştirir ki bu birlik tevhidi anlamamıza, bilmemize, görmemize, işitmemize ve hatta nesilden nesile aktarmamıza vesile olur. Türk topraklarını kuran ateşin adı tevhid ise o ateşi harlayan ilk nefesi üflemiş ululardan biri de Yunus Emre'dir.

Biz, topraklarımızdan bahsederken vatan ve ocak kelimelerini kullanırız. İki kelimeyi de çok severiz, kutsal biliriz. Türkülerimizde, şiirlerimizde ve dualarımızda muhakkak bu iki kelimeye yer veririz. "Allah'ım vatanıma birlik ver, ocağıma bereket ver" deriz. Ocağımız, vatanımızın içinde olduğu için ocaktır ve vatanımız, birçok ocağa sahip olduğundan vatandır. Bu kuvvetli birliğin ardına bakabilmek için bilhassa XI. ve XIII. yüzyıl arasında bol bol seyahat etmemiz gerekir. Peki evvela ne görürüz? Elbette henüz kuvvetli ideal bağlarından yani varoluş tasavvurundan uzak bir iklim görürüz. Coğrafya karışıktır; kan, savaş, kayıp, yas, mücadele. Yani ciddi bir kopukluk vardır. Birbirinden ayrı olan birçok karakter sanki birbirini bulmak için oradan oraya sürüklenmektedir. Onların en büyük yoldaşı duadır bu dönemde. Kavuşmak, bağlanmak ve birlik için dua. Diğer yanda bu kopukluğu fiziken olmasa da manen onaran, ören nefesler vardır. Onlar için her gönül bir ocaktır. Dolayısıyla evvela gönüllere üflemek gerekir o tevhidî nefesi. Ateşi gönlünde hisseden her karakter ufak ufak yakınlaşmaya başlar birbirine. Ben'den biz'e, yani bir'e doğru giden bir yol kurulur. İşte Yunus Emre bu yolu şu 'dua'sıyla kuranlardandır: "Özenirsen gardaş tevhide özen / tevhiddir nefsinin kal'asın bozan / hiç kendi kendine kaynar mı kazan / çevre yanın ateş eylemeyince."

Yol kurulur dedik, bu yolun tasavvuftaki karşılığının tarikat olduğu herkesçe bilinir. Tarikatların vücut bulduğu fiziki yerlerin yani mekânların adı da dergâhtır. Edebiyatımızda dergâh, kapı olarak da nitelendirilir. Kapı aramak, kapıya varmak sözleri buradan gelir. Başa dönersek, rehber dediğimiz karakterin tarikattaki karşılığı olan mürşit (şeyh) işte bu kapılarda dervişlerini yetiştirir, zaman zaman da halkasına yeni dervişler katar. Bu halkalar genişledikçe tarikatlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar muazzam bir kültür iklimini ortaya çıkarır. Şiir, mûsıkî, mimarî buralardan neşet eder. Yunus Emre, kendisini yetiştiren Tapduk Emre'nin dervişi olabilmek, yani bir kapıya varabilmek için nefsini bir kenara bırakmış, yıllarca odun kesip taşımıştır. Zamanla şeyhi, onun kestiği odunların gayet muntazam olduğunu fark etmiştir. Bu muntazamlıkta tevhid sırrı vardır. Benzer olmak değil, bir olmak. Diğer yandan birliğin lezzeti, bereketi, estetiği de beraberinde gelir. Yunus aslında bu kapıya varmak için dimdik olmak lazım, eğri olmamak lazım demek ister. Efendisi de bunu hemen anladığından onu dervişi olarak kabul eder. İşte açılmış olan yol Yunus Emre'yle iyice genişleyiverir. Çünkü o yalnız kendi yolunun yolcusu olmakla kalmamış, birçok yola da ışık (ışk/aşk) tutmuştur. Bundandır ki Türk toprağının birçok yerinde mezarı bulunur. Çünkü Yunus Emre'nin üflediği nefes, yaşadığı çağlardan itibaren birçok gönlü yakmıştır, yakmaya da devam etmektedir. Yukarıda geçen dizelerinin devamında tevhid, tarikat, aşk üçgenini şöyle tamamlar Yunus: "Değme kişi gönül evin düzemez / Hakk'ın taktirini kimse bozamaz / tarikat ummandır dalıp yüzemez / aşkın deryasını boylamayınca."

Kimlik, hareketlerle birlikte tanımlanan bir şeydir. Kimliğin derininde aksiyon vardır, daha derininde ontolojik mücadele vardır. Dolayısıyla tarih bilimi hem kronolojik hem de antropolojik deryada gidip geldikçe kimliği tanımlamakta zorlanıyor, en çok da eksik kalıyor. Bazen bu eksiklik ya hamaset edebiyatıyla yahut da hiçe sayan bir edebiyatla doldurulmaya çalışılıyor ki işte tam bu devrede Yunus Emre gibi ulusların söylediklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Yunus Emre, Türk kimliğini ve dolayısıyla varlığını ontolojik bağlamda net biçimde tanımlamış bir ulu zattır. Onun şiirleri Türk karakterinde dualara, türkülere, hikâyelere dönüşmüştür. Her zamanda, her açmazda Türkler ona başvurmuş ve sorularına cevap bulmuştur, bulamadığında dahi sadece arama eylemiyle bile kendini, kimliğini yeniden keşfetmiştir. Bu toprakların hamurunu mayalayan erlerden, erenlerden kimisi sözü, kimisi de özü söylemiştir. Yunus özü söyleyendir, özümüzü.

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 29, Şubat 2018)

Hiç yorum yok: