Ali Ayçil ve Bir Japon Nasıl Ölür?


Genç şairlerin günümüzde yaşadıkları ama farkına varamadıkları sorunlardan biri, eleştiriye olan ihtiyaçları. Yazdıkları şiirleri birer ev gibi düşünüp, her bir dizeyi tuğla zannederek, yıkmakta ve geliştirmekte zorluk yaşıyorlar. Bu durum sonrasında bir tabuya dönüşüyor. Bir kere yazılan ve bir daha üzerinde düşünülmeyen şiirler, edebiyat dergilerinde tabiri caizse ortamı süslüyor. Bir süs oluyor şiir, bakılıyor ve geçiliyor. Burada dergi editörlerine de büyük bir ödev düşüyor aslında.

Bir sayıda mümkün olduğunca çok şiire yer vermenin herhangi bir faydası yok edebiyat ortamımıza. Aksine bu durum şiir alanını bir oto galerisine, mobilya mağazasına, showroom'a dönüştürüyor. Okuyucu dahi dergiler arasında gezinirken neyi okuduğunu ve hangi dizenin nelere dokunduğunu fark etmiyor. Dergiler, arkadaş ortamlarının mecmuaya dönüşmüş bir hâli oluveriyor. Bu durumda şiir de ister istemez ayağa düşüyor. Bir selamlaşma, bir tebessüm kadar yer etmiyor hayatlarımızda. Ne zaman bunları düşünsem aklıma, İsmet Özel'in uzun zaman Edip Cansever'in bir şiirini ceketinde taşıması geliyor. Çünkü iyi şiir insanı dinç tutar, yeniden yaşama bağlar, yaşamayı umursama yolunda bir yolcu ediverir. Kaçımız hayatında bir şiiri cebinde uzun süre taşımıştır? Yahut bir şiir kitabını? Bunu yapmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu söylemeye gerek var mı? Kesinlikle inandığım bir şey de şu: şiir, başımız sıkıştığında başvurduğumuz bir şey. Son raddede, belki de son nefeste. Bu şiiri daima büyüten bir şey çünkü başımız sıkıştığımızda muhakkak bir büyüğe danışırız.

2006'da Sur Kenti Hikâyeleri kitabını okuduğumda Ali Ayçil'in metinlerinin bilhassa edebi metin üreten gençler için önemli olduğunu düşündüm. En başta da kendim için. Daha sonra denemelerinde, köşe yazılarında da bunu her seferinde yaşadım. Notlar aldım. Kelime tasarrufu, paragraf bütünlüğü, temel konuya yakınlaşma ve uzaklaşma, karakter üretme... Sonrasında din dilinin ne kadar tehlikeli olduğunu, siyasi meselelere girerken ve çıkarken nasıl bir ahenk tutturulması gerektiğini Ali Ayçil'in metinlerini didik didik ederek öğrendim ve kendime çeşitli ödevler çıkardım. Bazılarını yaptım, bazılarını yapamadım ama Ayçil'in edebi çalışmalarıyla olan bu alışverişim bugünlere dek uzandı.

Birçoğumuzun rahle-i tedrisinden geçtiği Dergâh dergisinde ilk şiirlerim yayınlandığında, yayın yönetmeni Mustafa Kutlu idi. O, e-posta yoluyla bile karşısındaki gence dersler veren, ödevler üreten bir editördü aynı zamanda. "Bu konuya temas eden bir şiir böyle kurulmaz" derdi bazen ve bir iki cümleyle kendince fikir verirdi. Bazen de "çok güzel, bu sesle devam" derdi. Bu beş kelime içindeki 'ses'i görebilmek, yakalamak ve ona tutunmak şiir alanında bana çok şey katmıştır. Zaman geldi, o ses dağıldı biraz. Tam da kendimi "bırak dağınık kalsın" diye teskin ederken Ali Ayçil'in dergiye yeni yayın yönetmeni olduğunu öğrendim. Bunca zaman birçok dergide şiirleri, yazıları yayımlanmış biri olsam da bire bir ilişki kurmamıştım hiçbir yönetmenle, editörle. Şiirden uzaklaştığımı düşündüğüm bu anda Ali Ayçil'le kurduğum irtibat sözcüklere yeniden sevdalanmamı sağladı desem yeridir.

Mart 2018'de Ali Ayçil'in son yıllarda yazdığı şiirler bir araya geldi. Dergâh Yayınları tarafından neşredilen kitap yirmi dört şiirden oluşuyor. Kapağıyla, ismiyle ve cismiyle şiir okuyucusunu sarsan bir tarafı var. En önemli tarafıysa okuyucuyu henüz ilk sayfadan itibaren koruma altına alması. Senin hikâyeni biliyorum bu da benim hikâyem, derken şiirler aslında bir arkadaşlığın da başlangıcını işaret ediyor. Çünkü arkadaşlık bir yolculuktur. Arkadaş arkadaşı iyice tanır o yolculuk boyunca. Bakar ki birbirine dokunulan hikâyeler var bu yolculukta, o zaman iki arkadaş birbirini korur. Nitekim son görüşmemizden sonra, kapıdan çıkar çıkmaz merdivene kurulup not defterime Ali Ayçil'in şu sözlerini yazmıştım: "Şiir yazarak bir cenge atılırız. Dolayısıyla o şiirin bizi koruması lâzım. İyi şiir seni korur. İnsanlardan korur." (Parantez açıp bir cümle katmıştım bu nota: Kendinden de korur.)

Ayçil'in şiirlerinde bize seslenen yürek, kendine mesken olarak bazen kenti bazen bozkırı seçer. Bize orta sınıftan da bahseder, bir bahisçinin eve dönüşünden de. Gerginliğini, şüphesini bizi incitmeden ama devamlı sarsarak aktarır. Kitaptaki birçok şiirde yakaladığım ve yeniden çalıştığım 'duyguların aktarımı' konusunda, kullandığım enstrüman üzerinden bir ders çıkardım kendime. Klarnette gam egzersizi çok önemlidir. Gam, eser hangi notaların düzeniyle (makam) kurulduysa o düzeni takip ederek notalara basılması, yani ses verilmesi yöntemiyle yapılır. Bu çok sonra, parmaklarını ve nefesini nasıl kullanacağı konusunda müthiş bir hakimiyet kazandırır enstrümaniste. Dolayısıyla düzgün sesler almak, eseri doğru biçimde yorumlamak (anlatabilmek) ve en önemlisi de özgün sesler üretmek gam egzersizi yaptıkça kolaylaşır. Ali Ayçil, yılların metin üretme egzersiziyle birlikte sanki bir yöntem daha uyguluyor gibi geldi bana. Çünkü ona şiir gönderip yanına gittiğimde ilk yaptığı şey içinden, sessizce okumak, daha sonra da sesli biçimde ve yorum katarak yeniden okumak oluyor. Böylece aksaklıklar, hatalar ve yanlışlıklar daha net biçimde ortaya çıkıyor. Onun editörlüğünün bu anlamda ciddi bir matematiği var ve bu matematik problem çözmeyi değil buluş yapmayı önemsiyor.

İnsanın bir gün muhakkak içindeki yaralarla helalleşmesi gerekiyor. Bu derleyici, toparlayıcı bir yüzleşme. Ancak her yarayla da yüzleşmek doğru değil. Bazen "bırak dağınık kalsın" demeli, diyebilmeli ve öyle devam etmeli. Bu anlamda bizi teskin eden dizeleri var Ayçil'in: "Bak nasılda oturuyor üstüme sararmış otlakların uzaktan görünüşü / trampetler çalınca toz kalkan bir kasaba gibi duruyor yüzüm / soyuldu her bir yanım günlere yapışmaktan, hâlâ sütten kesilmedi bu yara."

Hayatla olan tartışmasını yaşarken yanında birileri vardır şairin. Onları da şahit tutar şaşkınlığına. 'Güneşin altında yeni bir şeyler bekleyen' türlü cıvıltılara kanmaz. Ne yapar eder gücünü acemiliğin o yüce hayretinden alır: "Sizleri de çağırmam evlerinden kaçanlar, uykusuzlar, yetimler / zaten nereye gitsem yanımda durursunuz iridir bakışınız / hiç mi yorulmazsınız sabah güneşlerine takılarak düşmekten / herkes ustasından alır elinin ölçüsünü sizler acemilikten."

Önce kadınları ağlatan yağmur, yoksul babaları terleten doğu çiçekleri, kuşlara kedilere teyzelere göz ucuyla bakan yalnızlar, iskelede halatları korkudan titreten birileri, bir bütün olarak toplanır Ayçil'in şiirinde. Günler ve insanların vaziyeti toplaşıp bir dizeye dert olur: "Gönül yarasının vitrinlerle kapatmışlar üstünü / orada kim inanır körlerin ırmaktaki ay'ı gördüğüne."

İnsanlığın tüm hikâyesinin gizlendiği o korkutucu hazine olan çocukluk, şairin sinematografik bakışlar attığı zamanlara uzanır. Çocukluğun hatırlanışıyla birlikte kuşlardan cevap beklenir, rengârenk bir mevsimin üzüntüden sararması keşfedilir. Ama en çok da evin iklimi oturur hafızanın koltuğuna: "Hayat Bilgisi'nde konu evimiz / büyük odamızda ölüm oturur bahçede kuru nergis / babamız bir kokudur sarılmış tütünlerden."

Yaşattığı her duyguyla ve edebî zenginliğiyle, önce gençlere rehberlik edecek bir şiir kitabı. Sonra 'tecrübeli gençler' o kuvvetli sorunun peşine düşmeli: Bir Japon Nasıl Ölür?

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 31, Nisan 2018)

Hiç yorum yok: