Siyasî dilimiz neler söylüyor?

Yakın siyasi tarihimiz dil sürçmeleriyle pek meşhurdu. Siyasiler daha önce kullanmaya alışık olmadıkları kavramlar ve zaman zaman da 'halk diline inme' gayretleriyle türlü türlü hatalar yaptılar konuşurken, demeç verirken. Olan oldu ve youtube bu konuda ciddi bir arşiv sunar hâle geldi. Bazen tarih de affedir ama arşiv asla affetmiyor. Siyasi tarihimize dair arşivlik kitaplar özellikle son 10-15 yılda ciddi biçimde arttı. Bazen gazete yazıları bazen de dergi makaleleri bir araya geliyor ve ortaya arşivlik kitaplar çıkıyor. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş gözden kaybolacak ama bir gün ortaya çıkarak 'her şeyi' yeniden hatırlatacak olan kitaplara arşivlik kitap denir, denebilir. Mesela Kemal Tahir'in kitapları edebi yönleri dışında arşivliktir, Uğur Mumcu kitapları da.

Yeni kelimesiyle başlayan her şey yeni bir düzen getirdi (dayattı) ve bu getiriden (dayatmadan) rahatsızlık duyan kimseler (muhalifler) derhâl etiketlenmeye başladı. Proje düşmanlığı'ndan vatan hainliği'ne uzanan bir etiketlenme bu. Kelimeler yeni kelimeleri getirdi, ortaya yeni deyimler, atasözleri, özdeyişler, ikilemeler, üçlemeler, beşlemeler ve adlandırmalar çıktı. Yakın zamanlardan iki örnek 'çapulcu' ve 'kahrolsun bağzı şeyler' olabilir.

Bir kesimi işaret eden, sadece işaret etmekle kalmayıp ötekileştiren, özsaygısını tehdit eden, varoluşuna saldıran kelimelerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Hemen birkaçını sıralamak gerekirse: sen kimsin, marjinal, fitne, biz yaparız, fıtrat, gereği yapılır, kurunun yanında yaş, mağdur, güruh...

Bir de herkese seslenilen, seslenilmesi gereken bir ortamda sadece belirli bir kesime seslenen kelimeler var. Bunlar da aslında yukarıdaki gibi diğerleri ittiren, sıkıştıran, bunaltan kelimeler: benim esnafım, kimse kusura bakmasın, hassasiyetlerimiz, dokunulmazlıklar, biz yaparız, en doğal hakkım...

Hayatımızın her yerini kaplayan ve bu kapladığı alanı sürekli genişleten kelimeler de var. Bu kelimeler 'samimiyet'ini çoktan kaybetmiş kelimeler olmasına rağmen bilen bilmeyen herkesin ağzında sakız gibi büyüyor, küçülüyor sonra da bir kenara tükürülüyor. Elbette en başta samimiyet kelimesi, sonra: yerli ve milli, yeni Türkiye, büyük resmi görmek, algı operasyonu, hegemonya, medeniyet denen, sadakat, itibar, bedel, üst akıl, bizim kültürümüzde yok, kınama etiği, öfke etiği...

Dizilerden üniversite isimlerine, belediye etkinliklerinden ana haber bültenlerine kadar gözümüze gözümüze sokulan kelimeler olmazsa olur mu? Olmaz. Bu kelimeler aslında hiç de göründüğü gibi 'goygoycu' değil. Son derece hassas. Çünkü bu kelimelere itiraz edecek ve onların hakkında 'abidik kubidik' yorumlar yapacak olursanız başına iş açabilirsiniz. Mesela 'linç' sizin için birden bire 'tahrik hakkı' sayılabilir. İşte o kelimeler: kadim, çift başlılık, durmak yok, merhamet, olağanüstü, şehitler ve şahitler, malazgirt, bayrak, mehter, İbn Haldun...

Tanıl Bora, Birikim dergisinde yazmaya başladığı kelime odaklı yazılarının ilhamını iki kitaptan aldığını söylüyor. İlki Baskın Bıçakçı ve Alper Aslandaş imzalı Popüler Siyasî Deyimler Sözlüğü. Diğeriyse Victor Klemperer'in LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili kitabı. Bu iki kitap da hiç şüphesiz arşivliktir. Bu arada 'hiç şüphesiz' de nasıl şüpheli duruyor öyle...

Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye'nin Siyasî Dili, 278 sayfalık bir gazete olarak okunabilir aslında. Reklamsız, sansürsüz, gerçekçi. Sonra insan düşünüyor, bu kelimeler ne çok da karakterimize, şahsiyetimize, varlığımıza saldırıyormuş ya hu? Ne kadar yaralıyormuş aslında. Ne demek yani sen kimsin? Kimsem kimim. Öyle diyor Tanıl Bora mesela: "Sen kimsin! Güçlü ve zevkli bir tanımama jesti. Tanımıyorum seni, saymıyorum. Ehemmiyetsizsin, varlığınla yokluğun bir. Muhatap değilsin. Bir özne değilsin. Foucault 1969'da ünlü 'Kim konuşuyor?' konferansına Samuel Beckett'tan bir alıntıyla başlamıştı: 'Konuşanın kim olduğu kimi ilgilendirir sözü, konuşanın kim olduğunu dert eden birisinin sözüdür.' Sen kimsin!'in hor gören, tanımayan hoyrat büyüklenmesinin ardında da böyle bir dert yok mu? Tehdit algısı... ve tehdidi savuşturmak için o kim'i tanımlama erkini hep elinde bulundurma kaygısı... Böylece, kendi sözünden başka her sözü yetkisizleştirmek... 'Ne söylüyor?', 'ne yapıyor?' sorusunun ağzını, 'kim!' damgasıyla ('kim?' bile değil!) mühürlemek... Söyleyeni bile değil, söyleyene atfedilen kimliğin itibarını kırarak, söyleneni hiçleştirmek... Sözü kimlik kafesine kapatma stratejisi. Kimsem kimim kardeşim... Ben de senin gibi, insanlar arasında bir insanım. Sen benim söylediğime, sen benim yaptığıma bak... Kimsem kimim..."

Tekrar başa dönme ihtiyacı hissettim. Bir kelime ne kadar çok kullanılırsa o kadar etki kaybediyor. Yahut ters etki yaratıyor, ters tepiyor. Samimiyet gibi merhamet kelimesi de böyle. Merhamet neredeyse korkunç bir kelimeye dönüştü. İnsandan hayvana, ahşaptan çiçeğe kadar lafa gelince tam bir merhamet yurduyuz. Ama işe gelince insandan hayvana, ahşaptan çiçeğe kadar tecavüz. Kentleşme de bir tecavüz biçimidir mesela, bir süre sonra zevk almaya başlarsın. Oh dersin, şu gökdelenler ne güzel görünüyor akşamları. Işıl ışıl...

"Şehirlerin insanların başına yıkıldığı, binlerce insanın işsiz aşsız haksız hukuksuz bırakılarak 'medeni ölüme' mahkûm edildiği, 'kurunun yanında yaş' yakmanın adeta sürdürülebilir enerji yatırımına dönüştüğü bir vasatta... söz sahipleri Barış Bıçakçı'nın deyişiyle 'nişan alarak konuşur', hınç ve kin estetize edilir, terör-hıyanet-ihanet suçlamaları gaz bombası gibi yağdırılırken... zaten gadre uğrayanların hali konu edilmez, bilinmez, havadis olmazken... gerekçesinden sebebinden failinden muhatabından ari olarak, o saf 'insana bu yapılır mı?' irkintisi bile men edilirken... merhamet sağ kalır mı? Acı olan, vahim olan, 'halk içinde' merhametin gözelerinin kuruması, kurutulması... Zulümden, gaddarlıktan irkilme hassasının yittiği, kendi muhiti, kendi Biz'i haricindekilerin acılarına bigâne, 'bir insana bu yapılır mı?' haddinin tanınmadığı yerde, toplum olmanın hayatî bir kaynağı kuruyor demektir."

Biz küçükken 'kötü söz sahibinindir' derdik, samimiydik o vakitler. 'Ayna' derdik hatta, ne büyük bir imgeymiş sonra öğrendik. Büyürken, irfan sahiplerinin hep az konuşmayı tavsiye ettiğini okuduk. Dervişler az konuşur, erenler az konuşur, âlimler ve edipler az konuşur. Neden? Çok söz ya yalandandır ya da kötülük getirir, ondan. Öyle öğrendik. Edeb mesela: eline, diline, beline hâkim ol öğüdü. Hep öğütlerle büyüdük biz. Ama sonra bize öğüt verenlerin hiç de bu öğütler doğrultusunda yaşamadığını öğrendik. Sonra bir nefesle nefes aldık: "Şah Hatâyî’m neler gelir dilimden / hakikat kuşağın çözme belinden / nice özün bilmez derviş elinden / hırka ağlar tülbent ağlar şal ağlar."

İnsanın dilinden gelen, kendinden gelendir. Öz, bu yüzden sözdür. Özü sözü bir derken içi dışı bir olan kastedilir. Söz, şahsiyetin dile gelmiş hâlidir. Bu yüzden Tanıl Bora'nın kitabı aslında siyaset sahnesinin ve toplumumuzun psikolojik bir hikâyesi.

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 05.05.2018)

Hiç yorum yok: