Ufkî şehir ve insan


Merhum Turgut Cansever, her şeyden önce ilmini, üslubunu ve estetik anlayışını bu topraklar üzerinden kurmuş bir mimardı. Bilgeydi, çünkü bilgisi bu coğrafyaya sadıktı, yalnızca bu coğrafyanın hikmetiyle, irfanıyla ve imanıyla doluydu. Onun mimarî anlayışında İslâm, iman, ihsan peş peşe gelirdi. Dolayısıyla kendinden başka kimseye hayrı dokunmayan bir mimarlık anlayışına uzaktı, tam karşısındaydı. Mimarlığın dünyayı güzelleştirme aracı olduğuna inanıyordu. Onun nazarında önce aile, sonra ev vardı. Kadim şehir geleneğimizde de öncelik böyle olduğundan mahalle bir aileydi. Mahalleyi oluşturan evler bir evin sakinleri gibiydi. Birbirini rahatsız etmeyecek ölçüde yan yana, mahremini yaşayacak kadar uzak. O evlerin önünden geçen insan vakurdu, yürüyüşünü asalet, zarafet ve merhamet belirginleştirirdi. Var oluşuna bir anlam atfederken bu nispetten faydalanırdı. Nispet, Cansever için yalnız mimarî anlamda değil yaşamın her alanında güzellik vesilesiydi. Ölçü her şeydi. Evlerin yan yana dizilişinden o evlerdeki oda ve bahçe planlamasına, mahalle planlamasına, şehir planlamasına dek her şey bir ölçüye dayanmalıydı. Tıpkı insan ilişkileri gibi: sade ve samimi. Bütün her şey birlikte düşünüldüğünde, ölçü asla bozulmamalıydı ve daima birliği temsil etmeliydi: tevhidi.

Turgut Cansever'in kentleşme ve artan nüfus karşısındaki en büyük umudu ufkî şehirdi. Bir-iki katlı, mecburiyet doğduğunda en fazla üç katlı, mutlaka bahçeli ve müstakil olan konutların oluşturduğu şehri, ufkî şehir olarak tanımladı Cansever. Sık sık makalelerinde ve konuşmalarında 1950 yılına kadar İstanbul başta olmak üzere birçok şehrimizin bu tanıma uygun evlerden oluştuğunu belirtir ve insanlarımızın bu tip evlerde, şehirlerde yaşamak istediğini söylerdi. Günümüze doğru gelirken, Türk Ailesinin Yaşadığı Mekânlara/ Konutlara İlişkin Eğilimler konusunda o dönemki adıyla Başkanlık Aile Araştırma Kurumu'nun yaptığı bir araştırmaya göre insanlarımızın %91,65’i bir-iki-üç katlı bahçeli ve müstakil evlerde oturmak istemekteydi. Bunun başlıca sebeplerinden biri, evlerin içindeki ve dışındaki yaşayışın, yani yaşamla birlikte oluşun Türk insanın yaşam şekliyle, gelenekleriyle, görenekleriyle, âdetleriyle çakışır bir tarafı olmamasıydı. Cansever'in deyimiyle ne zaman ki 'makine çağı'ndan bahsedilmeye başlandı, ev de makine olarak görüldü. Nitekim "ev bir makinedir" sözünü ilk söyleyen de bir mimardı: Le Corbusier. Evin makineleşmesi, önce insanın doğadan, doğal olandan uzaklaştırdı. Böylece ev, içinde zaman geçirilen bir nesneler bütünlüğüne dönüştü. Evin bu dönüşümü hemen beraberinde şehirlerin dikey bir planda yükselmesine sahne oldu. Yalnız Avrupa'da değil, Amerika'da ve Uzak Asya ile Uzak Doğu da bu dönüşümden nasibini aldı. Cansever hep şuna dikkat çekti: İnsanın yaratılışından gelen ve Peygamber Efendimizin de üzerinde durduğu "bakma, görme, izleme, tefekkür etme" eylemleri yok oldu. Herkes aynı şeylere bakmak, aynı şeyleri görmek ve aynı hayatı yaşamak zorundaydı artık. Çünkü dikey bir yaşam, tıpkı kelimenin anlamı gibi kişisel yükselişle irtibatlıydı. Hızla, acelecilikle, madde ve eşya düşkünlüğüyle, gösterişle.

Hayatın hiç özümsenmediği ve ciddi bir anlam kaybının yaşandığı bu yatay şehirlerin tehlikesini çok önceden gören Cansever de daima ufkî şehrin üzerinde durdu. Ufkî şehir, insanın inançlarından hareketle ortaya çıkan bir yapıyı sunmaktaydı. Ulaşımıyla, altyapısıyla, sosyal donanım sistemleriyle ve elbette güvenliğiyle ufkî şehir daima inanç odaklıydı. Şöyle demiştir bir yazısında: "Şehir ve şehir imajı İslâm kültüründe Cennet tasavvurunun bir yansımasıdır. Cennet bütün çelişkilerin yok olduğu ortamdır. Cenneti yeniden inşa edenler, her yüce ferdin, yalnız Allah'a karşı sorumlu varlıkların dünyevî ilişkiler ortamında şeytanî sapmaların çelişkilerine düşmesini önleyecek olan bir büyük Erdem'in, yani yaradılış yasalarının bilgisine dayanarak ve bu yasalara kayıtsız şartsız uyarak bu cennetleri (şehirleri) inşa edebilmişlerdir."

Ufkî şehir işte budur: gerçek, yanılgılardan ve yansımalardan (Jean Baudrillard'ın deyimiyle simülasyondan) uzak, arınmış, zühdü de renkliliği de ayrı ayrı yaşayabilen ve yaşatabilen, vakar sahibi, huşu hissini daima sunan, çözüm odaklı, tezyînî, tarihî şehir. Ufkî şehir 21. yüzyılın cenneti olarak gösterilen Uzak Doğu şehirlerinden değildir. Chicago ve New York hiç değildir. Bu dikey şehirlerin insanı "fast" kavramının tuzağına çoktan düşmüş, yaşadığı evin ve şehrin hayatına ne boyutta etki ettiğini görmeyen ve fakat buna rağmen dünyaya sıkı sıkı tutunmuş insandır. Sanat, ahenk, estetik, üslup, sadelik ve anlam; dikey şehirlerde ve mekânlarda yaşayan insan için olsa olsa nostaljidir, romantizmdir. Oysa ufkî şehir sürekli ve yeniden idrâk sunar. Kendi içinde daimi bir yeniliği vardır. Yeni fikirlere, yeni boyutlara olduğu kadar yeni sorunlara ve yeni çözümlere de daima açıktır. Bir derviş halkası gibi sürekli nefes alır, nefes verir, yani yaşar. Bu yaşayış birbirinden kopmayan, misafirliği ve komşuluğu hayatının en kadim ve hassas noktalarına koyan insanlara seslenir sürekli. İkiliği değil bir olmayı vurgular. Ufkî şehir asla tevhid boyutundan uzaklaşmaz. Birliği söyler, söyletir.

Ufkî şehir düşüncesiyle derhâl, hassasiyetle ve ciddiyetle buluşmamız gerekiyor. Türk evleriyle birlikte Türk mahallelerine, yani ufkî şehre ihtiyacımız var. Bu hepimiz için en acil ihtiyaç. Çünkü tevazu orada, sadelik orada, sükûnet orada, vakar ve huşu orada bizi bekliyor. Ruhi zenginlik ve dünyayı güzelleştirme, kalıcı ve esaslı bir iz bırakma imkânı orada duruyor. Bu imkâna kavuşmak, yaşamak ve yaşatmak için son derece kararlı olunmalı ve ehil sahibi, bilinçli beyinlerden sürekli destek alınmalı. Yazıyla, sözle, gönülle, icraatla. Sürekli acele etmeye odaklı bu hayatımızda, acelecilik önceliğini bu konuya vermeliyiz; ufkî şehirlere.

Yağız Gönüler
(Millî Mecmua, 2, Mart-Nisan 2018)

Hiç yorum yok: