Dünya Kupası tarihine yolculuk


Maalesef sönük ve keyifsiz bir dünya kupası izliyoruz. Bu yazıyı dergiye yetiştirdiğim gün itibariyle Rusya'da oynanan 2018 Dünya Kupası maçları içindeki tek ilginç sonuç Meksika'nın son şampiyon Almanya'yı 1-0'lık skorla yenmesiydi. Belki bir de Arjantin'in İzlanda'yla 1-1 berabere kalmasını ekleyebiliriz şaşırtıcı sonuçlara. Şunu da belirtmemiz lazım ki ne Almanya ne de Arjantin isimlerine yakışan bir top oynuyorlar. Nerede o tutkulu oyunun sembolü Arjantin, nerede o makine gibi işleyen Almanya. Elbette bunlar sadece ilk maç izlenimleri. Daha bu köprünün altından çok sular akar.

Ülkemizde sıkı futbol kitaplarına genellikle İletişim Yayınları'ndan alışkındık. Daha sonra bu kervana çok güçlü kitaplarla İthaki Yayınları da katılmıştı. Son aylardaysa Profil Kitap futbol tutkunları ve okuyucuları için peş peşe lezzetli kitaplar sundu raflara. Tam da Dünya Kupası kapıya dayandığında futbol yazarlarımız arasında tüm entelektüelliğiyle, bilhassa bu büyülü oyunun tarih-kültür tarafıyla çok güçlü bir dil kurmuş Mert Aydın'dan yepyeni bir kitap geldi: Dünya Kupası Tarihi. Öncelikle kitabın kapağının çok güzel tasarlandığını belirtmek gerek. Ön planda gördüğümüz kupa, ilk Dünya Kupası. Fransız heykeltıraş Abel Lafluer taraafından yapılan ve "Zafer" adı verilen bu kupa 35 santimetre uzunluğunda ve 3 kilo 800 gram ağırlığındaymış. Sekizgen kupanın üzerinde Yunan zafer tanrıçası Nike'yi simgeleyen bir heykelcik bulunuyor. Daha sonra kupa değişiyor. 1971 yılında İtalyan heykeltıraş Silvio Gazzaniga'nın tasarımı beğeniliyor ve 1974'teki turnuvalardan itibaren kullanılmaya başlayıp günümüze kadar geliyor: 36 santimetre yüksekliğinde, 6.175 kilogram ağırlığında, 18 karat, %75'i altın.

Dünya Kupası fikri; 1919'da Fransa Futbol Federasyonu başkanlığına, 1920'de de FIFA başkanlığına seçilen Jules Rimet ile FIFA genel sekreteri Henri Delaunay tarafından ortaya atılıyor. İngilizlerin "bu oyunu biz bulduk, en büyük organizasyonları da biz düzenleriz" raconu hiçbir işe yaramıyor. O zamanlarda en büyük futbol organizasyonu olimpiyatlar fakat bu organizasyonda da profesyoneller yerine amatörler tercih ediliyor. Çeşitli toplantıların ve uzun zaman alan çalışmalar neticesinde nihayet Delaunay'ın "olimpiyatlarda en iyi futbolcuları izleyemiyoruz" çıkışı haklı bir kabul görüyor. 1928'de Amsterdam'da düzenlenen FIFA toplantısında fikir kabul ediliyor ve ilk tarih ile ilk organizasyon ülkesi seçiliyor: 1930, Uruguay.

Neden Uruguay seçiliyor? Çünkü organizasyonu gerçekleştirmek isteyen diğer aday ülkelerden (İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç) çok daha şaşırtıcı ve cazip bir teklifte bulunuyor Uruguay: Tüm katılımcı ülkelerin yol ve otel masraflarını karşılamak. Uruguay'ın 1924 ve 1928 Olimpiyat şampiyonu olması da bu sempatikliğinin yanında ekstra güç oluyor. Öte yandan Uruguay, 1930 yılının 100. bağımsızlık yılı olması sebebiyle de turnuvayı son derece ciddiye alıyor ve hazırlıklarına başlıyor. Başkent Montevideo'da yapılan yeni stat (Centenario - Yüzüncü Yıl) turnuvanın ilk maçına yetişemediğinden, ev sahibi Uruguay da bu yeni statta ilk maçını başlangıçtan beş gün sonra yapmak zorunda kalıyor.

İşin kimine göre keyifli kimine göre hazin bir tarafı da şu: 1930 yılı dünyada ekonomik krizlerin, sağlık sorunlarının ve toplumsal bunalımların en ciddi olduğu döneme kapı aralayan bir yıl. Dolayısıyla İtalya, İspanya, Hollanda ve İsveç hemen gelemeyeceklerini açıklıyorlar. Akabinde dönemin en büyük futbol güçleri Avusturya, Macaristan, Almanya, İsviçre ve Çekoslovakya da katılmama kararı alıyorlar. Peki Güney Amerika'ya giden gemide hangi ülkelerin takımları yer alıyor? Fransa, Belçika ve Romanya. Yoldan Brezilya'yı da ekliyorlar gemiye. Öyle bir gemi ki içinde kupa da var. 1930'daki bu ilk turnuvadan sonra adım adım ilerliyor Mert Aydın. Fotoğraflar ve istatistiksel bilgiler de yer alıyor bölüm sonlarında. Böylece her turnuvanın maçları, gol krallarına varıncaya dek arşivlenmiş oluyor.

Türkiye ilk kez 1954'te katılabiliyor bu büyük turnuvaya. Önce İspanya'yla üç defa ön eleme kabilinden maçlar oynuyoruz, son maçta eşitlik bir türlü bozulmayınca iş kuraya kalıyor. Roma'da oynanan üçüncü maçta kurayı bir İtalyan çocuk seçiyor. Franco, "Turchia!" diye bağırarak kura sonucunu açıklayınca da Türkiye, tarihinde ilk defa Dünya Kupası'na katılmış oluyor. Grubumuzda "harika takım" Macaristan, Batı Almanya ve Güney Kore var. Macar takımının o dönemdeki üç efsanesi şöyle: Nandor Hidegkuti, Ferenc Puskas ve 1954'teki turnuvanın gol kralı Sandor Kocsis. Damgasını vuran olay ise "Bern Meydan Muharebesi", Macaristan ile Brezilya arasında oynanan maçtaki büyük kavga. Maçı Macarlar 4-2 kazansa da İngiliz hakem Arthur Ellis'in üç oyuncuyu sahadan atması ve yedek kulübesinden maçı takip eden Puskas'ın elindeki şişeyi Brezilyalı Pinheiro'ya sallamasıyla olaylar başlıyor. 1954'te kupayı Batı Almanya kaldırıyor, finalde Macaristan'ı 3-2 yeniyorlar. Bu aynı zamanda Almanya'nın tarihinde ilk kez kez bir Dünya Kupası kaldırışı. Kupayı kaldıran kaptan Fritz Walter omuzlarda taşınıyor, Mert Aydın ise Macaristan'ın akıbetini şöyle yorumluyor: "Macaristan'ın harika takımı iki yıl sonra dağıldı. Honved takımı yurtdışında turdayken, Sovyetler Birliği ordusu Macaristan'a girdi. Başta Puskas olmak üzere milli takımın yıldızlarının çoğu başka ülkere kaçtı. Macarlar zaman zaman saman alevi parlasalar da, bir daha böyle bir takım yaratamayacaklardı."

2002 Dünya Kupası Kore ve Japonya ortaklığında oynandı. Türkiye olarak biz de ikinci ve ne yazık ki son kez kupada yer aldık. 2006, 2010, 2014, 2018 turnuvalarını televizyon ekranlarından izleyen bizim nesil (1980 ve sonrası doğanlar) bu duruma fazla celallense de ihtiyarlar hemen müdahale ederdi "ya hu biz sanki kaç kere gördük!" diye. 2002 gerçekten futbol adına muazzam günler geçirdiğimiz bir turnuvaydı. Kadromuzun çekirdek adamları şöyleydi: Rüştü Reçber, Alpay Özalan, Ümit Davala, İlhan Mansız, Bülent Korkmaz, Hakan Şükür, Fatih Akyel, Yıldıray Baştürk, Tugay Kerimoğlu, Emre Belözoğlu, Ergün Penbe. Kel kafası ve futboluyla turnuvaya damgasını vuran oyuncumuz ise Hasan Şaş olmuştu. Özellikle Brezilya'ya karşı attığı golden sonraki sevincindeki ciddi yüz ifadesi dünya medyasında ilgi görmüştü. Ümit Davala ise Çin'e attığı golden çok "Mohikan modeli" saçıyla konuşulmuştu.2002'de bu saç stiline sahip iki futbolcu daha vardı: Clint Mathis ve Christian Ziege.

Hatırlıyorum da o yıllardan itibaren adım adım futbol sahnesine veda eden ne büyük isimler izlemiştik sahada. Birkaçını saymak elzem: Danimarka'nın golcüsü John Dahl Tomasson, Senegal'in yıldızı El Hadji Diouf, Uruguay'ın iki ustası Alvaro Recoba ve Diego Forlan, İspanya'nın gol makinesi Raul, Paraguay'a mucize yaşatan Nelson Cuevas, Polonya tarihinin ilk siyahî millî oyuncusu Emmanuel Olisadebe, Portekiz'in virtüözleri Luis Figo ve Rui Costa ile golcüleri Nuno Gomes, Güney Kore'nin ülke anlamında dahi yıldızını parlatan Park Ji-sung, sadece Arjantin futbolunun değil belki de dünyanın en süper üçlüsü Sebastian Veron, Diego Simeone ve Hernan Crespo, İsveç'in büyük golcüsü Henrik Larsson, İngilizlerin "küçük" mucizesi Michael Owen ile defansın belkemiği Sol Campbell, İtalyan yıldızlar Christian Vieri ile Francesco Totti, Japonya'da tanınıp mahalle maçlarımızda bile ismi zikredilir olan Hidetoshi Nakata ve unutmadan Ronaldinho, Denilson, Oliver Kahn, Michael Ballack... Kupayı kaldıran takım Brezilya'ydı. 8 gol atıp kral olan ise hâlâ üstüne tanımadığım isim: Ronaldo. Turnuva sonundaki en iyi 16 karmasına iki oyuncu vermiştik: Rüştü ve Hasan. Üçüncülük maçında Hakan Şükür'ün 11. saniyede attığı gol ise, turnuva tarihinin en erken golü olarak kayıtlara geçmişti.

456 sayfalık bu kitap hem Dünya Kupası tarihini avuçlarımıza getiriyor hem de tadına doyulmaz bir yolculuk yaşatıyor. Üstelik seyir zevki de son derece yüksek. Şöyle kapatalım: 2018 bol gollü olsun, hak eden kazansın, teknoloji çok fazla müdahale etmesin şu güzel oyuna...

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 34, Temmuz 2018)

Hiç yorum yok: