Söyleşi: Derya Türkan ile "İstanbul Kemençesi"


Derya Türkan ile "İstanbul Kemençesi" üzerine söyleşi.

Moderatör: Yağız Gönüler
14 Kasım Çarşamba 19.00
Çaynağme / Üsküdar

2018'de okuduğum güzel kitaplar


"Kendi efkârımca okur yazarım."
- Kul Himmet

2018 yılı kitap okurları için her ne kadar zam hadiseleriyle tatsız bitse de neşredilen kitaplar noktasında doyurucu bir yıl oldu. Samimi okurlar belki istifade ederler niyetiyle, yıl içinde okuyup da özel bir yere koyduğum kitaplara dair kısa bir yazı yazmak istedim. Aslında bu kitapları bir silsile hâlinde twitter hesabımda sunmuştum ancak haklarında bir-iki kelam etmek de gerekiyordu. Dünyabizim listeyi daha berraklaştırmak adına bir imkân olacak.

Tanıyanların malumu olduğu üzere özellikle belirli alanlarda okumayı seviyorum. Tek bir kitap okumakla gün geçirmeyi sevmiyorum. En az üç kitapla ilerlemeyi daha uygun görüyorum. Bu bir tercihtir elbette. Bazen bir konu seçeriz ve o konu hakkında bir romanla beraber akademik kitap okumayı tercih ederiz. Bazen de bir konu üzerinden farklı alanlarda okumalar yaparım. Misal; 'var oluş' konusunda hem felsefî, hem tasavvufî hem de psikoloji okumaları yapmak mümkün. Yahut tarih, mûsıkî ve şiir en çok lezzet aldığım okuma üçlüsünü oluşturur.

Lafı çok uzatmadan, çıkardığım listeye geçeyim ve kitaplar hakkında az da olsa bilgi vereyim isterim. Şu hatırlatmayı da yapmalıyım; kitapların çoğu 2018-17 yılları içinde neşredildi. Çok azı ise daha öncesinde neşredildi. Dolayısıyla bu bir 2018 en'leri listesi değildir; okurun, yani benim 2018 yılı içinde okuduklarım arasından en beğendiklerimin listesidir.

Okuma bereketiniz bol olsun. Zaman ayırma endişesiyle değil, zaman tanımadan okumanızı, bunun huzuruyla ve keyfiyle yaşamanızı dilerim.

Gücü yetmeyen psikoloji denizinde yüzmesin
Raflardan internet sitelerine kadar kişisel gelişim kitapları epeyce bir yer kapladı. Bu kitapların birçoğunun hiçbir kıymeti olmadığını biliyoruz. Bunu anlamak için o kitabı okumak gerekmiyor. Yazarlarının halet-i ruhiyesi ve yaşam biçimleri bile bunu açık ediyor. Yazdıkları şeyler ta ilkokuldan itibaren dedelerimizden, anane ve babanelerimizden aldığımız nasihatlerin paçasına bile kavuşamıyor. Mutlu olmanın formülleri, öfkesiz yaşam rehberi, süper kariyer kılavuzu, muhteşem yaşam ipuçları... Hemen rotayı değiştirip alanının yetkin psikologlarına, psikiyatrlarına bakınca işin renginin ve boyutunun değiştiği hemen görülecektir. Çünkü esaslı psikoloji kitapları bize şunu söyler: "Gücünüz yeterse kendi ruhunuzla tanışın, ahbaplığın zevkine varın, kendinize samimi olmanın hafifliğini yaşayın, yetmiyorsa bu mecralardan uzak durun.

İşte bu cümlenin yazdığı Gülcan Özer'e ait Herkes Kendi Hayatının Kahramanı adlı kitabın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Kitap 2016 yılında çıksa da sakin sessiz yeni baskılar yapmayı sürdürüyor. Peşinden Alper Hasanoğlu'nun Hayat ve Diğer Hastalıklar'ını söyleyebilirim.
Erdoğan Özmen'in Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan kitabı Birikim dergisi yazılarından oluşuyor ve çok uzun süre dönüp dönüp baktığımı hatırlıyorum. Merhum bilge adam Engin Geçtan'ın vefatından bir süre önce yayınlanan Orada, Bir Arada kitabı hem özgünlüğü hem de samimiyetiyle çok kuşatıcı. Son olarak Nihan Kaya'nın İyi Aile Yoktur kitabını kendini yaralı ve yorgun olarak hisseden tüm annelere ve babalara öneririm. Zira bu yaralı ve yorgun oluş bir döngü, bir aile hikâyesi sebebiyle olabilir, iyice bakmalı...

Yeni Türkiye'nin özellikle ruh sağlığı üzerinde duruluyor
Bu yıl içinde yayınlanan siyaset ve politika kitapları özellikle Yeni Türkiye'nin iç siyasetini irdelemesiyle ön plana çıktı. Tanıl Bora'nın oldukça geniş çaplı çalışması Cereyanlar dışında sayacağım tüm kitaplar belirli bir meseleyi en anlaşılır biçimde eleştiren niteliğe sahip. Nagehan Tokdoğan'ın Yeni Osmanlıcılık'ı siyasetin hınç, nostalji, narsisizm besleyen taraflarını döküyor. Zafer Yılmaz'ın Yeni Türkiye'nin Ruhu adlı kitabı da yine hınç, tahakküm ve muhtaçlaştırma stratejilerine ayna tutuyor. Aksu Akçaoğlu'nun Zarif ve Dinen Makbûl adlı kitabı muhafazakar üst-orta sınıfın çeşitli 'fırsat'larla buluşunca ne yöne ve nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Romantizmin kitabını (kitaplarını) yazan Hasan Aksakal'ın Türk Politik Kültüründe Romantizm kitabı muhafazakâr ve milliyetçi kesimde her zaman heyecanla sahiplenilen “milli ruh” ve “otantik kültür” arayışını her yönüyle eleştiren, zengin bir çalışma. Abdurrahman Arslan, benim her fırsatta okuduğum ve kendi düşünce dünyama özel imkânlar yakaladığım bir isim. Tıpkı Sadettin Ökten gibi. Yeni Politik Kültürün Dünyasında adlı kitabı doğru düşünüyor muyuz, düşüncelerimiz bizden mi yoksa başkalarının düşünce dünyasının taklidi mi, taklit bilgiyle ortaya koyabileceğimiz şeyler (mimariden müziğe, şiirden politikaya kadar) ne kadar gerçek olabilir gibi sorulara cevaplar üretiyor.

Ölüm Terbiyesi son yılların en sarsıcı ve düşündürücü kitabı
Zeynep Sayın'ın Ölüm Terbiyesi adlı kitabı son yıllarda okuduğum en etkileyici kitap oldu. İnsan ayırmayan ölümün hayatın ne kadar içinde olduğunu hem dinler tarihi hem de siyaset üzerinden anlatan çok kuvvetli bir düşünce kitabı. Marc Wittmann, Hissedilen Zaman'da tüm dünyadaki kişisel gelişimcilerin, tasavvufçuların ve hatta felsefecilerin üzerinde durduğu bir meseleyi açıyor: anda olmak, ânı hissetmek nedir, nasıl olur? Jonathan Crary, 7/24'te kapitalizmin meydana çıkardığı uyku problemini sarsıcı biçimde anlatıyor. Hermann Hesse'nin Görkemli Dünya'sı gezmenin ve görmenin en gerçek manalarını keşfe sunuyor. Lars Svendsen, Yalnızlığın Felsefesi'nde tek başına kalmakla yalnız olmak arasındaki farkı anlatırken, akıl ve ruh sağlığı için yalnızlığın önemine değiniyor. Tüm kitaplarına her fırsatta başvurduğum Zygmunt Bauman'ın Yaşam Sanatı, uzun yıllar yeni baskılar yapacağını düşündüğüm bir kitap. Yaşamı ciddi bir iş, yaşamayı da ince bir işçilik olarak gören bir göz Bauman. Frederic Gros'un Yürümenin Felsefesi adlı kitabı da benim gibi yürümeyi çok sevenleri, yürürken düşünmeyi ve düşlerken yürümeyi zevk edinenlerin çok lezzet alacağı bir kitap.

Romanlar anlatılmaz, okunur
Roman ve hikâye kitaplarında konulara değinip sayfaların heyecanını kaçırmak istemem. Burhan Sönmez'in Labirent'i, Eyüp Aygün Tayşir'den Tuhaflıklar FabrikasıHasan Yurtoğlu'ndan Weysel ParadoksuGaye Boralıoğlu'dan Dünyadan AşağıDaniel Pennac'dan Roman GibiGeorgi Gospodinov'dan Doğal Roman ve Melisa Kesmez'den Nohut Oda her ne kadar az roman okusam da roman okuma dünyamı ve düşüncemi kıymetlendirdiler.

Okumanın en lezzetli hâli: denemeler
2018'de birbirinden güzel denemeler okudum. Köksal Alver'in Haller Hayaller'i, Tekin Şener'den Ötekiler GünüAhmet Murat'tan Kuşlarla Sohbetin ŞartlarıBerat Demirci'den Şey Alırlar Şey SatarlarAlberto Manguel'den MerakStephen Grosz'dan İncelenen Hayatlar ve Eduardo Galeano'dan Tepetaklak sık notlar çıkardığım kitaplar arasındaydı. Hem Türkçe'nin lezzetini yaşadım hem de hayata tam tersi istikametten bakmanın keyfini sürdüm.

Sevmeden anlaşılmaz tasavvuf kitapları
Tasavvuf ve din kitapları tıpkı kişisel gelişim kitapları gibi 'sürüsüne bereket' bir hâl aldı. Bu tip okumaları uzun yıllardır yapan biri için doğru kitapları keşfetmek güç değil. Danışacak birilerinin olması da çok önemli. Detay dediğimiz tasavvufta hiçtir. Ol vesileyle bu yıl okuduğum, dolu dolu okuduğum kitapları, yazarlarıyla birlikte sıralayayım: Ahmed Güner Sayar'dan Şeyh BedreddinWilliam C. Chittick'ten Kozmos'un Hakîkati, Yavuz Selim Uzgur efendinin Sadık Yalsızuçanlar'la birlikte söyleşmesiyle ortaya çıkan Anadolu'nun Kalbi: Harakânî adlı nefis kitabı, İsmail Toprak'tan Bektâşî Hikâyeleri, Mustafa Kara'dan İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî ve Rıza Yıldırım'dan Geleneksel Alevilik. Merak duyduğum her alana nüfuz eden bu çalışmaları ve yazarlarını uzun yıllar ilgiyle takip ettiğimi ve okuduğumu da belirtmek isterim.

Futbol artık düşünülüyor, sağlık sektörü daha sert eleştiriliyor
Memleketimizde nitelikli futbol kitaplarına ulaşmak mutluluk verici oldu 2018'de. İletişim Yayınları'nın futbol kitaplığına İthaki Yayınları da önemli çevirileriyle omuz verdi. Ayrıca Metis'ten de olağanüstü bir futbol-düşünce kitabı çıktı. Yapı Kredi Yayınları'ysa "XXI. Yüzyıl Kitapları" koleksiyonunda çok önemli çeviriler sunuyor. Bu çeviriler daha çok beden ve ruh sağlığı, bir sektöre dönüşen sağlık, varlık ve kimlik arayışı ile yeryüzünün değişmekte olan yapısında insanın hâline temas ediyor. Futboldan sağlığa doğru listeyi hemen sunayım: Vecdi Çıracıoğlu'ndan Gladyatör, Simon Critchley'den Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz, David Winner'dan Harika Portakal, Moritz Rinke'den Oyunu Okumak, Carl Cederström ve Andre Spicer'den Sağlık Hastalığı, Jonathan M. Metzl ve Anna Kirkland'dan Sağlığa Karşı.

Kitaplar hakkında yazmak, o kitabı unutturmuyor
2012 yılının şubat ayında kurduğumuz ve o zamandan beri yayın yönetmenliğini yürüttüğüm ruhunakitap.com, 2018'de toplam 207 kitap incelemesi sundu. Arşiv 1000 yazıya ulaştı. Yukarıda ismi geçen kitapların birçoğu hakkında blogda yazılarım yer alıyor. Kitaplara dair ilgisi olanlar bu yazıları da okuyup satın alıp almama konusunda bir karara varabilirler. Zira zamanında hiç etiketine bakmayıp eve poşet poşet taşıdığımız kitaplar için bizi pişman edecekler gibi görünüyor. Korkunç fiyatlar var ortada. Bir kitap almak için uzun uzun düşündüğümüz günler. Allah samimi okurların kesesini bereketlendirsin.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 12.01.2019)

Müdanasız Soylu Tavır

"Herkes herkese ödül veriyor. Bir ödül de ben versem çok mu olur? Nasıl olsa taş atıp da kolumuz yorulmuyor. Şöyle sağımıza solumuza, önümüze, arkamıza bakıp bir teşehhüt miktarı düşündükten sonra gönlümüzdeki ödül koltuğuna oturanları sıralayalım" demiş şair Hüseyin Akın.

Fakire de Müdanasız Soylu Tavır ödülü layık görülmüş. Gerekçesi "dünya-yıdûn için edaniye baş eğmemek!" belirtilmiş. Eyvallah dedik, kabul ettik.

Sıralı tam liste için buyurun:
https://www.milligazete.com.tr/makale/1766236/huseyin-akin/2018in-kultur-sanat-odullerini-acikliyorum

Çocukça muhabbetlerin önsözü ya da bir babanın endişelerini anlamak

Cemil Meriç, “okumak zekâyı kibarlaştırır” demiş. Yazar Yağız Gönüler ise, “Güzel söylemek de zekâyı kibarlaştırır, dili inceltir.” diyerek okura başka bir kapı aralamış. Kitap Karakum Yayınları’ndan okuruna merhaba diyor. “Unuttun Ama Çocuktun”la Yağız Gönüler, “en çocukça muhabbetleri”ni bu kitaba saklamış gördüğüm kadarıyla. Özenli bir takdim mevcut ve beş bölümden oluşuyor. Kitabın son kısmında ise, çocuk bakışını henüz yitirmemiş umutlu ebeveynler için okuma önerileri var.

Çocuklarımızla “konuşma zorunluluğumuz” onlar için bize ait hikâyeler anlatma çabamız olmalı, diyor yazar ve devam ediyor kitabında: “Aidiyet böyle başlar ve zamanla gelişir.”. Merak eden, hayret eden bir gençlik hayali çok da uzak sayılmaz. Kültürümüze olan duyarlılığımızın canlı tutulması açısından altını çizmekte fayda var bir anlamda. Her ne kadar, “Şarkısız kentler, şiirsiz sokaklar” ve ‘ölü doğan çocukluğa’ rağmen; “Çocukların ve çocukluğun “her şey” olduğu bilinmeli ve hiç değilse bundan sonra atılacak adımlarda -hep olması gerektiği gibi- daima çocuklara öncelik vermeli. Her konuda bir çocuk bakışı atılmalı. Hatta çocuklara danışılmalı.” diye sesleniyor ebeveynlere.

Bir çocuğa verilebilecek en güzel şeyin vakit olduğunu, sevgi dolu ebeveynlerle ideal bir çocukluğa erişilebileceğini savunuyor yazar. Tıpkı David Harvey’in dediği gibi, “Kolektif olarak kentlerimizi üretirken, kolektif olarak kendimizi de üretiriz.”. Dünyanın en ince işçiliğinin baba olmak, derken yazar başka babaların da hayat görüşlerine yer veriyor. Sezai Karakoç’un çocuğa çocukça bakışından da söz ediyor:

“Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yandan şehir bir yandan bir yanda kiraz bahçeleri.”

Şehri umursayan ama kiraz bahçelerini de unutmayan çocuklar… Mustafa Ruhi Şirin kitapları, Çocuk Vakfı derken, “her şeye rağmen çocuk kalabilme cesareti” nden ve çocukların adam yerine konması gerektiğinden bahsediyor Gönüler. Uykudan, gelişim eşitsizliğinden, zamandan da payına düşeni anlatıyor bizlere. Hayatımıza dâhil olan internetin ölümcül bir hastalık olup olmadığına dair çok çeşitli fikirler var.

Beğeniler, arkadaşlar, yeni paylaşımlar, bir üst levele geçilen oyunlar, sanal kullanıma bağlı sanal para. Sosyal medyanın “plansız planlılığına” dair konuşurken dikkatlerin nasıl dağıldığını, hafızaların nasıl tükendiğini tarif ediyor yazar. “Dikkatten uzak, kendi kendinin yobazını üretebilen koca bir mekân sosyal medya, hatta birbirinden farklı cemaatler birleşimi.” sosyal medya için yaptığı tanımlama dikkate değer.

Prof. Dr. Erol Göka, Prof. Dr. Kemal Sayar, Psikolog Cihan Çelik ve Pedagog Ertuğrul Şahin gibi alanında uzman kişilere de danışan yazar, mini bir soruşturmayı da, kitabına almayı ihmal etmemiş.

İnsanın serveti çocuğudur.”diyen Yağız Gönüler, gerekirse babaların da yıllık izin kullanarak çocuklarına zaman ayırmalarını öneriyor. Modern çağ ve iş koşullarında aileye yer olmadığının vurgusunu yapan yazar, “Vakit nakitten üstündür.” düşüncesiyle, Prof. Dr. Erol Göka’nın tesbitlerine yer veriyor. “Çocuğuna yasaklar koymadan, öğrenmek ve rehberlik etmek üzerine kurulu bir plan dâhilinde ilerlemek mümkün” yine bir endişesini de öngör olarak sunuyor: “Biz de sık evlenen, sık boşanan Batılı toplumlara benzemeye başlıyoruz.”. Soruşturmada televizyon, tablet ve telefon üçlüsünün insafına bırakılan çocuğun anne kadar babasının da yeterince sorumluluk alması gerektiğini belirten psikolog Süreyyanur Kitapçıoğlu ise, “kadının omuzlarındaki yük fazla, yardımcısı yok” şeklinde gerçekçi tesbitlerde bulunmuş. Yazar çeşitli görüşlere yer verirken, endişeli bir baba olmanın verdiği bir titizlikle kitabını hazırlamış. Çocuk gelişiminde ebeveynlerin varsayılan olası hataları ve çözümleri detaylı olarak yer bulmuş bu kitapta.

“Unuttuk ama hepimiz çocuktuk.
Konuşmaya meraklıydık, oynamaya, yazıp çizmeye.”

Hatırlatmasını yapıp, bulduğu formülü okurlarıyla paylaşıyor: “Dil, oyun, kitap”. Sonra da ekliyor:

Hatırlayalım çocukluğu.

Meral Afacan Bayrak
* Bu yazı Tahrir dergisinin 14. sayısında (Ağustos-Eylül 2018) yayınlanmıştır.

Kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur


Hasan Yurtoğlu, Weysel Paradoksu kitabından yola çıkarak söylersem, çok cesur bir yazar. Düşünün ki “felsefe yoğun” bir roman yazıyorsunuz, ve bu mayından farksız metni yepyeni bir yayınevinden neşrediyorsunuz. Sanırım şifre, işin samimiyetinde. Hani hep tekrarlarız ya Neşet Ertaş’ın o meşhur cevabını; yaşamadığın türküyü yakmamak meselesi…

Weysel Paradoksu ciddi bir yankı buldu. Dergilerde hakkında inceleme yazıları yazıldı. Derken Hasan Yurtoğlu yeni bir romanla geldi: Pathika.

Çok net söyleyebilirim ki kendini aramayı ve bu uğurda kaybolmayı erdemli bir yaşam için olmazsa olmaz sayan herkes, Yurtoğlu’nun ciddi bir okuru olacaktır. Zaten ilk kitabından sonra önemli boyutta ‘çekirdek okuyucu’ya sahip olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Karakum Yayınları’nı da Türk romancılığına yaptıkları bu özel katkı(lar) sebebiyle de teşekkür etmek istiyorum.

Henüz ilk cümlesinden itibaren insanı kendine doğru çeken ve düşünce egzersizleri yaptırırken hikâyesinden de taviz vermeyen iki romanın yazarı, Hasan Yurtoğlu ile yaptığımız söyleşi için buyurun…

Hasan Yurtoğlu geçtiğimiz yıl Weysel Paradoksu'yla selamlamıştı okuyucusunu. İsmiyle cismiyle sade fakat içeriğiyle kuşkusuz her okuyanı sarsan bir anlatımı, kurgusu vardı. Sanki bir roman değil de "roman içre felsefe" kitabı okuyor gibi olduk. Bu bir plan mıydı yoksa yazım sürecinde ortaya çıkan bir tablo mu?
Değerli Yağız Gönüler merhaba. Öncelikle Weysel Paradoksu’na gösterdiğin alaka için teşekkür ederim. Weysel Paradoksu yayımlandığında; ilk kitabı yayımlanan bir yazar olarak benim, -faaliyetine yeni başlamış bir yayınevinden, Karakum’dan çıkmıştı -yayıncı arkadaşımız Haydar Aybakır Bey’in de kitabın okuruyla buluşması noktasında bazı tereddütlerimiz vardı. O aşamada sizin bir değerlendirmeniz oldu. Kitaba kitap olması bakımından değer veren bir okuyucu çevresinin bu sayede Weysel Paradoksu’ndan haberdar olduklarını müşahede ettik. Farklı kesimlerden insanlar Weysel Paradoksu’nu okudular ve kitapta ifadesini bulan çeşitli hususların hemen hemen aynı hassasiyetlerle altını çizdiler. Okurun hakkaniyetinden, okurun kitapla kurduğu sahih ilişkiden başka bir şeye güvenmek istemem doğrusu. Bu bakımdan vesile olduğunuz şeyi kıymetli bulduğumu belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Bu bir plan mıydı” şeklindeki sorunuza gelince, evet, bir planım vardı başlangıçta. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları ve Palenzdorf’un Genç W’nin Yeni Acıları kitaplarının yanına Genç Veysel’in Acıları’nı eklemeyi tasarlamıştım. Her ikisi de kendi çağlarında kara sevda olgusunun görünümlerini ele almış ve bu özellikleriyle şöhret bulmuş kitaplardı. Ben de bu tartışmaya Türkiye’den ve Türkçe ile katılmayı deneyecektim. Bunu da belli ölçülerde gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Yine de Weysel Paradoksu bu tasarıyı aşan daha geniş ve farklı açılımları olan bir kitap oldu.

Neden Weysel ve neden paradoks? Bu soruyu kabul ediyorum ki biraz da meslek hastalığı sebebiyle soruyorum. Bir editörün kitabın ismine, hatta Weysel'in W'sine takılması gayet doğal olsa gerek. Eğer bir sır değilse kitabın isim öyküsünü de dinlemek isteriz.
Kitabın içeriği kitabın ismini de isimdeki dabılyu vurgusunu da dikte etti adeta. Az önce, kitabın çok iyi bilinen ve fenomen haline gelmiş Werther karakteri ile ilgili yönünden söz etmiştim. Bu, nedenlerden biri olarak zikredilebilir. Kitabın ikiz bir yapıda olması, birçok hususun kitabın farklı yerlerinde en az iki kez ele alınması da bir diğer sebeptir. Paradoksa gelince, Veysel’in ‘benim de aforizmalarım olacak ismimle anılan bir paradoksum’ diye bir cümlesi var. Yani onu batı entelektüel geleneğine bağlayacak bir çaba içinde davranıyor. Bu cümle okura kitabın okunması esnasında, Veysel’in sözgelimi Russel Paradoksu gibi ifade edilebilecek olan paradoksu ne acaba sorusunu sorduruyor. Veysel bu paradoksu kitap boyunca belirgin hale getirmeye uğraşıyor da. Öte yandan köylü bir ailenin çocuğu olan, annesine oldukça düşkün olan ve kara sevdanın sınırlarını zorlayan naif bir genç adam olan Veysel’in durumu da bir paradoks olarak değerlendiriliyor.

Weysel Paradoksu'nu okurken kafamda hep iki soru birbiriyle çatıştı. İnsan neden roman okur? İnsan neden felsefe okur? Sonra bu çarpışan sorulardan bir cevap çıktı: daima aradığı için. Paradoks kelimesi de en nihayetinde, aslında ulaşılmamış, kesin olmayan, ortada bir yerlerde duran anlamlarını çağrıştırıyor hep. Bu minvalde Hasan Yurtoğlu'nun romanlarla ve felsefeyle arası nasıldır?
Felsefeyle aramın iyi olduğunu söyleyebilirim. Romanlar için aynı şeyi söyleyemiyor, iyi bir roman okuru olduğumu da söyleyemiyorum. Bir roman yazayım diye hareket etmedim. Anlatmak istediklerimi en etkili bir biçimde nasıl anlatırım diye kafa yordum daha çok. Bunu, okumak istediğim kitabı yazmaya çalışmak olarak ifade ediyorum. Anlatacaklarımı en çok sayıda insana en etkili bir biçimde anlatmaya uğraştım. Belirli bir çerçevede ve belli bir kurgu içinde sunmaya yeltendiğim cümlelerin; kurulmasını, söylenmesini bekleyen bir topluluk olduğu inancıyla hareket ettim. En çok da benim, kendimin ihtiyaç duyduğu bu cümlelerin başkaları tarafından dile getirilmediğini fark etmem beni bunları yazmaya itti diyebilirim. Kitaba kitap olması dolayısıyla kıymet biçen her okurun okuma sebebi ve yazarın yazma sebebi de budur aslında.


"Hayalleriyle hayatı arasında uçurum olmamalı insanın. Hayalin bile saygısı olmalı gerçeğe. Umulur ki o vakit gerçeklik de bizim hayallerimize saygı duyar, bir nebze hakikat katardı onlara." cümleleri, Weysel Paradoksu'nun en sevdiğim cümleleriydi. Bugün etrafımızda olup biten, doğup ölen, konuşup susan birçok insanı anlatır gibiydi. Zaten hep bir ikili kıyaslama, karşılaştırma, öğüt var kitapta. Kafamıza vurur gibi değil, bir türküyü kendince söyler gibi. Roman insanın hayatı mıdır yoksa hayali mi? Bu ikisi nasıl, ne zaman bir olur da yazıya dökülür?
Şunun farkındayım, insan kendi meselesini bir cümle âlem meselesi düzeyine taşımadıkça, bunun yollarını, imkânlarını arayıp bulmaya çalışmadıkça dünya eksik kalmaya mahkûm. Felsefenin doğrudan doğruya bunu sağlamaya dönük yapısı onunla ilişkimin merkezinde duruyor. Hani meseleyi kişiselleştirmeyelim deriz ya… Bunun tersi… Özünde kişisel gibi görüneni herkesin meselesi haline getirmek. Ya da herkesin meselesi olanı kişiselleştirmek… Onu kendi temel meselesi yapmak. Weysel Paradoksu’nda olduğu gibi Pathika’da da kahramanın kişisel meselesi dünyanın ve insanın asli meselesi olarak ele alınıyor.

Her şey bir yana, Weysel Paradoksu Hasan Yurtoğlu'nun neresinde, hayatının hangi aşamasında durur? Bir yoldaş mı yoksa bitmiş bir yolculuğun hatırası mı?
Weysel Paradoksu’nu yıllar önce yitirdiğim bir dosta ithaf ettim. İthafın ötesinde kitaba ona dair pek çok hususu -gizleyerek de olsa- ektim, ekledim. Bu yönüyle ve tüm içeriğiyle Weysel Paradoksu yüreğimde duruyor. Sevdiğimiz insanlar öldüğünde… Geçmişin hatırasının ötesinde… Evet, belki eskiden olduğu gibi görüşemeyiz, fakat farklı bir boyut kazanarak bizde varlıklarını sürdürmeye bizi etkilemeye devam ederler… Yolun ve yolculuğun bittiği ancak yoldaşlığın devam ettiği bir durum.

Derken Pathika çıkıp geldi. Yine ismiyle, cismiyle farklı bir romanla karşı karşıya kaldık. Yine felsefe var ve öğretici noktası çok olan bir kitap. Mesela yazarlık, editörlük, çeviri dersi var bu kitabın içinde kanaatimce. Şöyle bir soru sormak istedim aslında o yüzden uzatıyorum: Hasan Yurtoğlu nelere kızdı, neleri yüklendi de kendini yollara atıp bir Pathika aradı?
Her iki kitapta da hayatla ilişkisini kitaplar üzerinden kuran kahramanlar var. Veysel de İbrahim de bunun neden olduğu problemler yaşıyor. Cümleler onların üzerinde bomba etkisi yapıyor. Hayatın entelektüelize edilmesi her ne kadar kaçınılmaz olsa da sorunlu olabilen bir şey. Düşünceleriyle yaşayan, düşünceleri etrafında yaşayan insanların gerçeklikle temaslarında ortaya çıkan sıkıntılar üzerinde duruluyor. Bir tür insanlık durumu bu. Türküdeki gibi, "isterem ki başına gele..."

Tek başınayken kendini daha net ifade eden ama kalabalıklar içinde olunca ya da başkalarıyla konuşurken daha naif bir karakter var Pathika'da sanki. Toplumu gözlerken bu tip karakterlerle sık karşılaşıyoruz. İnsanlar "başka" şeyler konuşmak istemiyorlar, "öteki" ile buluşmak istemiyorlar gibi. Bilmiyorlar mı ötekinin insana insanlığını hatırlattığını acaba? Biraz Pathika'nın karakterlerini psikolojik olarak yorumlamanızı rica ederim.
Pathika Spinoza’nın Ethikası’ndan mülhem. Pathos’un, tutkunun bilimi anlamında Pathika. Hayatında bir şeyi merkeze koymuş, onu tutku derecesinde benimsemiş insanların zamana direnemeyen mukavemetleri ortak noktaları. İbrahim, Süleyman, Yusuf’ta ortak olan… Tutku, inanç, benimseme… Bağlılık… Başkasının gözüyle ‘arıza’…Bir maraz hali… Ancak vizörü yakınlaştırdığımızda arızanın arızi olmadığı, merkezi olduğu, genelliği fark ediliyor.

Sanki her yirmi-otuz sayfada bir kendini yeniden kuran, yeni şeyler anlatan bir okuma sunuyor gibi Pathika. Bu yazar için yorucu bir yazma süreci oluşturmuyor mu?
Eğer böyle yorumlamışsanız başarılı olmuş sayarım. Pathika’da bunun böyle olmasını bilhassa arzuladım. İnsanların farklı adlar altında farklı yerlerde farklı zamanlarda aynı belalara düçar kaldıklarını… Şekillerin, görünümlerin ötesinde bir ortak yaşantının olduğunu belirgin kılmak istedim. Bu deneyim ortaklığı olmasa anlaşamazdık herhalde.

Hem Weysel Paradoksu hem de Pathika için sormak isterim: Her iki kitabın yolculuğunda dönüp baktığınız, ilham demek istemem ama size bu yolculukta arkadaşlık eden kitaplar var mı? Şarkılar da olabilir ve hatta resimler de. Çünkü her iki kitabın kapağı da oldukça özel.
Kitaplar, yazarlar, filozoflar, şairler her iki kitapta da yadırgatıcı ölçüde mevcut. Şarkılar, türküler de. Hayatımızda olduğu ölçüde. Kitapların nasıl ayartıcı olabildikleri üzerinde duruluyor. Bu tür kitaplar belli ölçüde otobiyografiktir, ancak birebir olarak anlaşılmaması gerek. Çünkü bu onları bir anı kitabına bir günlüğe dönüştürme tehlikesi taşır. Yine de kendi deneyimlerinin dolayımından ele alınması kaçınılmazdır neredeyse. Belli ölçülerde izin verip belli ölçülerde kaçındığınız ancak her halükarda tanınmaz hale getirip başka bir şekle soktuğunuz otobiyografik öğeler söz konusudur elbet. Şunlar, şunlardır diyerek sıralamak ise çok zor.


Her iki kitap için de yürekten tebrik ederken, Pathika'daki "Yaşlı amcalar evimizi sorduklarında, ben çoktan kaybolmuş bir çocuktum" cümlesini şerh etmenizi rica ediyorum. Bu belki de sizi ve düşünce dünyanızı daha yakından tanımak için bir imkân sunabilir.
Bunlar; ülkemizde, dünyada olup bitenlere tanıklık eden, bu tanıklığı ciddiye alıp bunu kitap merkezli gerçekleştiren herkes için ortak temlerdir bir bakıma. Şarkısı Biten Şehir, Unuttun Ama Çocuktun, hatta Yolda Olmak’ta da görüleceği gibi.

Bir anlam arayışı. Yitiş, kayboluş imgesi ortaktır. Unutmak… O da yitirmek değil midir?

Evet, tarif edemediğimiz bu ev, bilmediğimiz, yabancısı olduğumuz bir ev değil, bizatihi kendi evimiz. Kendi evimizden uzaklaştık. Kendimizden. Yine de hala evimiz diyebilecek kadar da ona yakınız. Belki de kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur. Kendini arıyor ya… Arayan da kendi, aradığı da… Bu, bir bilinç sağlıyor.

Öte yandan… İşte bu, evimiz dediğimizi arayan, bunun için bize adres soran, evimizi soran ihtiyarlarla karşılaşıyoruz… Onları bilgeler, filozoflar, şairler olarak düşünebiliriz. “Neyi kaybettiğini hatırla” diyen şairi; bize evimizi, şehrimizi soran biri olarak merhum Turgut Cansever’i zikredebiliriz. Soruyla birlikte ortaya kaybımızı hatırladığımız tuhaf bir durum ve aslında bir imkân da çıkıyor. O yaşlı amcalarla bir olup, onların elinden tutarak evimizi bulabilir miyiz, yitikliğimize son verebilir miyiz, diye umuyoruz. Bizi bir ev ve yurt sahibi kılan da bu çabamız işte.

Pathika’dan bir cümleyi tekrarlamak isterim: “Yine de insan kaybettiğine üzülüyorsa eğer, her şeye rağmen onu tam manasıyla kaybettiği nasıl söylenebilir?

Çok teşekkür ediyorum değerli sohbetiniz, sorularınız, ilginiz için. Sağ olun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 15.11.2018)