Sanatın İyileştirici Gücünü Hatırlatan Bir Film


1950'li yıllarda Brezilya sanat çevreleri tabiri caizse bir mucizeye tanıklık eder. Birçok sanat müzesinde, adı sanı hiç duyulmamış ressamların eserleri görücüye çıkar. Hayranlık uyandıran ve derin anlamlar çağrıştıran bu resimleri kimlerin yaptığı sorgulandı. Hangi eğitimlerden geçtikleri, kimleri örnek aldıkları, şimdiye kadar nerelerde oldukları merak edildi. Sanat eleştirmenlerine göre bu çalışmalar Brezilya için bir rönesansı işaret ediyordu. Daha önce ne böyle bir çalışma rüzgarı görülmüştü ne de resimle ilgilenen insanların bu kadar heyecanlandığı. Ortaya bir anda çıkıveren bu eserler birbirlerinden kopuk gibi görünüyordu ancak bu kopukluk aynı zamanda bir bütünü de tamamlıyor gibiydi.

Eleştirmenlerin, tarihçilerin ve meraklıların araştırmaları neticesinde bu adı sanı belli olmayan ressamların nereden çıktıkları belli oldu. Hiçbirinin ardında bir kuruluş, dernek, patron ya da üstat niteliğinde bir ressam yoktu. Hepsi de şehrin dışındaki "meşhur" akıl hastanesinden çıkmıştı. Bu hastaların kimi şizofren teşhisiyle kimi de fakirlikten, delilikten, terk edilmişlikten muzdarip tedavi görüyorlardı. Tedavi ama ne tedavi. Hastanedeki psikiyatristlerin neredeyse tamamı bu hastaların tedavisinde ne terapinin ne de ilacın bir işe yaramayacağını düşünüyorlardı. Bunların yerine lobotomi denilen tedavi yönteminin derhâl uygulamaya konmasından yana bir tavır koymuşlar, birbirlerine bu yöntem hakkında sunumlar yapmışlardı.


Bir beyin cerrahisi işlemi olan lobotomi (lobos: lob - tome: kesmek) "beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantıların kesilmesi" şeklinde uygulanıyor. 20. yüzyılın başında evvela Kuzey Amerika'da uygulanmaya başlanan bu yöntem tahmin edileceği üzere Güney Amerika'da kendine "çok test edilecek beden" buldu. Yöntemi bulduğu söylenen isimlerin sayısı birden fazla: Friederich GolzGottlieb BurkhardtJohn Fulton. Bu üç isim de köpeklerde, şempanzelerde ve şizofren hastalarda lobotomi yöntemiyle netice almaya çalışmışlar. Portekizli beyin cerrahı Almeida Lima ise lobotominin yanında hastaların beynine alkol enjekte ederek beyin dokusunu öldürmeyi denemiş. Üstelik bu fikir kendisine John Fulton'ın bir dersini dinleyen Nobel ödüllü meslektaşı Egas Moniz tarafından önerilmiş. Moniz'in tekniğini geliştirerek dünyadaki ilk prefrontal lobotomiye imza atan isimler Dr. Walter Freeman ve Dr. James Watts olmuş. Freeman buz kıracağını hastaların göz yuvalarından sokarak uygulamış lobotomiyi. Freeman bunu yaparken anestezi uygulamadığı gibi 3,500 lobotomi gerçekleştirmiş ve hastaların birçoğu ölmüş. Kuzey Amerika dışında İsveç'te 1944-1966 yılları arasında 5000'e yakın lobotomi uygulaması yapılmış. Lobotomi kurbanları arasında bazı ünlüler de yer alıyor. 20. yüzyılın önemli İsveçli ressamlarından Sigrid Hjerten, Oscar ödüllü aktör Warner Baxter gibi. Eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin kız kardeşi Rosemary Kennedy'ye de lobotomi uygulanmış ve kendisi daha sonra ömrünü bakıma muhtaç bir şekilde geçirmiş. Lobotominin oluşturduğu etkiler, Ken Kesey'in romanı Guguk Kuşu'nun 1975'te aktarıldığı sinema filminde de tüm açıklığıyla görülebilir.


Brezilya'da yaşanan bu 'resim mucizesi'nin mimarı ise 1905 yılında Rio de Janeiro'da doğmuş bir psikiyatristtir: Nise da Silveira. Hayatına dair 1988'de yayınlanan ve yönetmeni Leon Hirszman olan "Imagens do Inconsciente" adlı belgesel dışında fazla bir kaynak yok. Bahia Tıp Fakültesi'nde eğitim görürken analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung'un da öğrencisi olur. Rio de Janeiro akıl hastanesindeki görevinde Jung'un çeviri kitaplarını okur, okuduklarını elinden geldiğince ve elbette hastane yönetiminin türlü itirazlarına rağmen uygulamaya çalışır, Hastalarının talihini değiştirecek işe zar zor izin alarak girişir. Kendisine bakımsızlıktan çürümüş, avluya açılabilen bir oda verilir, iki de hemşire. Derken güzel sanatlar mezunu bir gönüllünün de yardımıyla odaya resim araçları getirilir. Hemşireler, zaman zaman hastaların şiddetli hallerine daha şiddetli tepkiler gösterdiğinde Nise şu çok önemli uyarıyı yapar: "Siz sadece onların ağızlarından çıkan kelimeleri not edin ve nelerle meşgul olmak istediklerini görmeye çalışın."

Bu sözleri, şüphesiz üstat dediği Jung'un "Ben, başıma gelenlerden ibaret değilim. Ben, olmak istediğim kişiyim" cümlesini hatırlatıyor. Nise, aynı zamanda hastalara "hasta" olarak seslenilmemesi gerektiğini de söylüyor hemşirelere: "Burayı bir dükkan olarak görün, onlar da müşteri."


Buradaki müşteri kelimesini yaşadığımız zamanların hastane-müşteri ilişkisi olarak görmemek gerekiyor elbette. Nise için müşteri, talep eden, talip olan. Doktorlar ise onları memnun etmekle yükümlü kimseler. Acı çektiren ya da türlü testleri için onları kullanan kimseler değil.

Tedavi görenlerin büyük bir kısmı resim yaparak, boyalarla vakit geçirerek hem geçmişlerine dönme hem de iyileşme anlamında çok büyük gelişmeler gösteriyorlar. Mesela Carlos. Onun durumuna Nise "Carlos, hastaneye ilk yatırıldığında odasındaki aynaya yansıyan güneş ışığında Tanrı'yı gördüğünü söylemiş. Gördüğü şeyi herkesin görmesini istemiş. Çoğu doğu dininde altın çiçeğinin Tanrı'nın varlığını simgelediğini bilir misin?" sözleriyle dikkat çekiyor. Elbette ilham kaynağı, üstadı: "Jung'un dediğine göre ruhta dairesel figürler hâlinde görülen yeniden düzenlemede, kendi kendini iyileştirme potansiyeli varmış. Yani onun yeniden düzenleme çabasının, mistik yönü aracılığıyla gerçekleştiği sonucuna varabiliriz."


Resimle kendini bulmaya çalışanlardan biri de Fernando. Onun çizdiği resimlerin her birinde birer eşya görüyoruz. Son yaptığı resimlerde ise tüm bu eşyalar düzenli bir şekilde görülüyor. Nise durumu şöyle açıklıyor: "Dağınık nesnelerle dolu şu oda çizimine bak. Boş bir oda çiziyor. Duvarlar, zemin... Nesneleri teker teker ekliyor. Kitaplar, akvaryum... En sonunda da tüm nesneleri düzenli bir şekilde birlikte boyuyor. Bence kendi yerini buluyor."

Roberto Berliner'in yönettiği filmde Nise'i harikulade bir performansla Gloria Pires oynuyor. Özellikle Jung'la mektuplaştığı sahneler ve tedavi görenlere yaklaşımı insanı derinden etkiliyor. Tedavi görenlerin rollerini üstlenen Simone Mazzer, Julio Adriao, Fabrício Boliveira, Claudio Jaborandy yine takdire şayan yeteneklerini gösteriyorlar. Bu rollerin gerçek isim sahiplerini hatırlamak, özellikle google yoluyla resimlere ulaşmak isteyenler için kolaylaştırıcı olabilir: Adelina Gomes, Carlos PertiusFernando DinizEmygdio de Barros.

Nise: O Coração da Loucura (Nise: Delice Bir Tutku), karşımızdaki insanı dinlemenin ve bu dinleme çabasını esnasında yaşanan her şeyin ne kadar kıymetli olduğunu unutulmaz bir biçimde gösteriyor. İçinde bulunduğumuz yer, yaşadığımız zaman ne olursa olsun umutsuzluğun iyiye ve iyileşmeye dair en büyük engel olduğunu anlatıyor. Film adeta Jung'un Ulysses ve Picasso Üzerine Denemeler kitabındaki şu sözüne şerh düşüyor: "Bir dünyanın yok olduğu yerde yenisi yaratılır."

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 13.08.2018)

Beden Terbiyesi: Bir Biyo-İktidar Stratejisi

Biyopolitika, özellikle Avrupa yakın siyasi tarihine damgasını vurmuş ve artık ülkemizde de telaffuzuna başlanan bir kavram. Bu kavramı ilk kez Michel Foucault kullanır, akabinde Giorgio Agamben, Antonio Negri ve Micheal Hardt hem eleştirir hem de geliştirir. Utku Özmakas, Temmuz 2018'de İletişim Yayınları tarafından yayınlanan Biyopolitika: İktidar ve Direniş adlı kitabında bu üç ismin biyopolitika düşüncelerini derinlemesine irdeliyor. Bunu yaparken biyopolitika'nın gittikçe popülerleşmesinden değil, tarihi seyrinden ve günümüzdeki gerilimler arasındaki bağlantıdan yararlanıyor. Bu yönüyle hem özgün hem de ilham veren bir çalışma ortaya koyuyor.

Foucault için biyopolitika; nüfusu ekonomik bir kaynak olarak gören, insan bedenini de siyasete dâhil eden bir iktidar biçimidir (biyoiktidar). İnsan, siyasetin öznesi değil nesnesi durumundadır artık ve bedeniyle vazgeçilmez bir siyasi strateji malzemesidir: Nüfus sayımları, aile planlaması, sansür, kameralar, anketler... Cinselliğin Tarihi’nde Foucault'ya "en ufak hakikat kırıntısı bile siyasal koşullanmaya tabidir" dedirten, biyopolitikanın ta kendisidir.

Agamben’e göreyse biyopolitika bedenin çıplaklık tarafıyla ilgilenir. Foucault'ya göre modern dönemle doğrudan bağlantılı olan biyopolitika-beden ilişkisi, Agamben'de Antik Yunan'a kadar gider. Dolayısıyla politika zaten insan bedenine temas eden, gerektiğinde ondan faydalanan birşeydir. Ancak modern zamanlardan sonra bu siyaset-politika ilişkisi yerini siyaset-çıplaklığa bırakmıştır. Burada Foucault'nun hapishane, tımarhane, üniversite, fabrika gibi kurumlar üzerindeki disiplin biçimlerini yorumlamasıyla biyopolitika-modernleşme arasında bir bağ görmek de mümkündür. Çıplak olan beden dışarıdadır ve bu dışarıya kamplar, mülteciler de dahildir. Özmakas'ın tercih ettiği gibi Theodor Adorno'nun "egemenlik mekanizması, yol açtığı acıların görülmesini de önler" cümlesi, Agamben'in biyopolitika yorumuna çok iyi bir giriş metnidir bu anlamda.

İktidar ve Direniş, titiz bir kronolojiye sahip. Utku Özmakas giriş bölümüyle önce okuyucuyu kitaba hazırlıyor. Gilles Deleuze'ün “Bir insanın portresini yaparmış gibi bir düşüncenin portresi yapılabilir" sözünün ilhamıyla, biyopolitika kavramanın bir portresini çizmek için kollarını sıvamış Özmakas. Özellikle 'hareket halinde' olan, bazı düşünürlerin genişlettiği bazı düşünürlerinse darlaştırdığı kavramlar bir araştırmacı için şüphe yok ki mayın tarlasıdır. Burada araştırmacı bize kavramı topyekun açıklamaktansa onun politik ve entelektüel gerilimlerini ifade etmeye çalışacağı yönünde bir uyarı yapıyor. Zaten biyopolitika da hem isminden hem de cisminden anlaşılacağı üzere ciddi bir gerilimle yüklü. Yazar asıl amacını "kavramın çevresinde oluşan düşünsel enerjinin politik bir fazdayken nereye kadar ulaşabileceğine, nelere temas edip nerede etkisiz kaldığına dair bir öngörü zemini oluşturabilmek" olarak açıklıyor.

İlk bölümde Michel Foucault'nun rehberliğinde biyopolitika kavramının ortaya çıkmasına ve gelişimine tanıklık ediyoruz. "Özne ve iktidar" bölümün başrol oyuncuları. Biyopolitikanın teoriden pratiğe geçişi için örneklerle dolu bir bölüm: Yönetimsellik, güvenlik, nüfus, istatistik, haritalama, klasik aile modelinin terk edilmesi, politik ekonomi, rekabet, insan sermayesi.

İkinci bölümde Giorgio Agamben'in fikirleriyle, yukarıda bahsettiğimiz gibi Foucault'nun açıp genişlettiği biyopolitika kavramı potansiyellik, kamp, gelen toplum gibi ara başlıklarla bir nevi şekilleniyor. Agamben Foucault'nun “İktidar ilişkileri beden üzerinde doğrudan bir müdahalede bulunmaktadır." yorumunu bu bedenin çıplak oluşuyla vurguluyor. Yani iktidarın 'hedefinde' bedenin çıplaklığı yer alıyor ve bu çıplaklık ben ile öteki arasındaki uçurumu siyasi düzlemde de belirginleştiriyor, gittikçe açıyor. Bedenin hem siyasi (biat) hem de ekonomik (üretim) olarak kullanılabilir bir forma kavuşturulması, biyoiktidar olmanın alametifarikası.

Üçüncü bölüm, Michael Hardt ve Antonio Negri'nin üretim, çokluk, yokluk, emek ve yeni proleterya fikirleri üzerinden bir biyopolitika tanımı çiziyor. Hardt-Negri, biyopolitika kavramını 20. yüzyıla atıfla kullanarak aslında hem Foucault'dan hem de Agamben'den ayrılıyor. "İmparatorluk" ve "Çokluk" kitaplarında da izlenebileceği üzere biyopolitika kavramı 'ölüm/ölü üzerinde hakimiyet'e kadar uzanıyor. Bu da akıllara öldürüldü/ölü olarak ele geçirildi 'deyim'ini getiriyor. Thomas Lenke'nin Biyopolitika'sından, bu kavramın ne zaman ve hangi konular üzerinde bir düşünce aracına dönüştüğünü hatırlama zamanı şimdi. 11 Eylül'den sonra: teröre karşı savaş, neo-liberalizmin doğuşu, ırkçı ideolojiler, soykırım politikaları, çevre meselesinin idaresi, kök hücre araştırmaları, insan kopyalama, biyotıbbi ve biyoteknolojik yenilikler... Biyopolitika kavramının yanında biyotıp ve biyoteknoloji eklendiğinde, insan hayatının her şeye rağmen uzatılmaya çalışılması ve bu uzun ömrün maksimum üretime 'ayarlanması' üzerine yapılan çalışmalar geliyor insanın aklına. Guantanamo ve Ebu Gureyb birer örnek.

Utku Özmakas'ın bu özel çalışmasıyla birlikte biyopolitika kavramının gelişim seyrini detaylı biçimde görmek mümkün. Foucault ile başlayan, Agamben'in eleştiri-yorumuyla farklı bir yere evrilen, Hardt-Negri çizgisiyle daha 'şiddet'li ve güncel bir boyut kazanan biyopolitika konusunda
Slavoj Zizek de zamanında bir hatırlatma yapmıştı, Stalinizm ya da Stalin İnsanın İnsanlığını Nasıl Kurtardı kitabından: "Aleksey Gastev, daha 1922 yılında 'biyomekanik' terimini kullanmiş olan bir Bolşevik mühendis ve şairdi; bu kült içinde insanla makinenin kaynaşacağı bir toplum vizyonunu araştırıyordu. Gastev Emek Enstitüsü'nün başındaydı, burada işçilerinn makine gibi davranması için deneyler yapılıyordu. İnsanın mekanikleşmesini evrimin bir sonraki adımı olarak görüyor, şu hayali kuruyordu: bir ütopya, 'insanların' yerini 'A, B, C ya da 325, 075, 0 ve benzeri' şifrelerle tanımlanan 'proleter birimlerin' alacagı bir ütopya... Mekanik kolektivizm proletaryanın psikolojisindeki bireysel kişiliğin yerini alacak. Artık duygulara yer olmayacak, insan ruhu artık 'bir çığlık ya da gülüşle değil bir basınçölçer ya da hızölçerle' ölçülecek. Bu düşte, günümüzde biyo-politika denen şeyin ilk radikal formülünü görmüyor muyuz?"

Biyopolitika kavramına harikulade misaller içermesi açısından Yiğit Akın'ın "Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet'te Beden Terbiyesi ve Spor" (İletişim Yayınları, 1. baskı - Eylül 2004) kitabı dikkatle okunmalıdır. Özellikle ülkemizin erken cumhuriyet döneminde biyopolitikanın spor alanında nasıl kullanıldığına, nüfus-sağlık politikalarında nasıl kritik bir parça olduğuna, devletin nasıl bir sosyal disiplin yöntemine dönüştüğüne müthiş bir örnekti spor, spor müsabakaları ve kulüpleri. Hemen küçük bir örnek verelim kitaptan. Bülent Ecevit, 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’nda tayt giyme mevzuunda güreşçi Harun Doğan’ın Türkiye adına güreşmeyi protesto etmesi "Bize güreşçinin ideolojisi değil, başarısı lazımdır" der. "Bize ham beygir gücünde hayvanlar lazımdır." ise biyo-politik karşılığıdır bu sözün. Akın'ın önemli bir yorumu şöyle: "...beden terbiyesinin tarihsel ve sosyolojik değeri, gerçek verimliliğin ötesinde, onun bir biyo-iktidar stratejisi olarak kullanılmasında yatar ki bu biyo-iktidar esas olarak uysal ve üretken bedenler yetiştirilmesiyle ilgilidir."

Biyopolitika ortaya çıkışından şimdiye dek hep beden üzerinden ilerliyor, gelişiyor. Aşkın bir boyutta seyrediyor. Artık içkin olana bakmak, daha fazla içselleşmek, içeriye dönmek gerekebilir bizler için. Bu belki de makro boyutta olmasa da mikro anlamda insan temelli bir koruyucu yaklaşım ortaya çıkarabilir. İşte vardığımız yer neticesiyle, Erdoğan Özmen'in Birikim yazısını (11 Temmuz 2018) bitirirken yaptığı öneriyle bitirelim biz de: "Velhasıl, gözümüzü otoriter figürlere, onların yapıp ettiklerine değil, topluma, oradaki müşkülat ve açmazlara, müşterek zayıflık ve yetersizliklerimize çevirmek en hayırlı ilk adım olacaktır. Kendimize çevireceğiz bakışımızı. Tüm bu melanetleri toplumdaki çözülmenin semptomları olarak görerek başlayacağız. Olanları ince ince ve acele etmeden düşünmek ve anlamak için. Tarih sahnesine çıkmamız, sahici bir kardeşlik, eşitlik ve adalet sözleşmesiyle mümkün olacaksa şayet... Biz buna inanmaya hâlâ devam ediyorsak."

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 35, Ağustos 2018)

Her Yönüyle Eşsiz Bir Albüm: Caz Musikisi


Sanatlardan bir güzel sanat olan müzik, her insana farklı biçimde tesir eder. Sonsuz ve sınırsız bir hazine olan Türk müziği bu anlamda başlı başına şifadır. Uçsuz bucaksız makamlar, her ruha hitap eden sözler, şiirler ve türküler çağlar boyunca dilden dile, gönülden gönüle ulaşmıştır. Nice âşık, âşığına meramını şarkılarla anlatmaya çalışmıştır.

Maalesef ki müziğimize, özellikle de klasik Türk müziğine dair yeni eserler göremediğimiz zamanlardayız. Göğüsleri genişletecek şarkılarımızın yeni yorumlarla görünür, duyulur kılınması sanki hiç istenmiyor gibi. Her şeye rağmen hâlâ klasik Türk müziğine farklı yorumlar katmaya çalışan sanatçılarımız da yok değil. Eskiler birer birer kenara çekilirken yeniler cesurca emek sarf ediyorlar.

Yaprak Sayar'ı müzik dinleyicilerinin ekseriyeti, Murat Bardakçı'nın Habertürk'teki programı Tarihin Arka Odası'yla tanıdı. Muhakkak daha evvelinden tanıyanlar da vardır ancak programın bazen en hararetli bazen de en durgun anlarında, arka plandan gelen soprano sesle mazide koşturan yürekler coştu, hazırda bekleyen uykular kenara çekildi. Türkü, ilahi, marş ya da klasik bir eserimiz Yaprak Sayar'ın sesiyle sanki uzun zamandır beklenen bir anons gibi giriverdi evlerimize. Sonrasında TRT Türk'teki 11 Kahvesi'nde de Sayar'ın sesi yankılandı. Bu arada Alaturka Records ve Meydan gibi albümlerde de kendisinden Hacı Ârif Bey'in Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryâde'sini, İsmail Dede Efendi'nin Yine Neş'e-i Muhabbet Dil ü Cânim Etti Şeydâ'sını ve nice eseri dinleme imkânı bulmuştuk.

Derken 2018 yazında DMC etiketiyle Yaprak Sayar'ın albümü Caz Musikisi ansızın çıkageldi. İsmiyle ve cismiyle oldukça özgün olan bu albümün en çarpıcı tarafı, Türk müziği eserlerinin caz formunda yorumlanması şüphesiz. Şarkıların girişleri, ara melodileri, nakaratları caz yorumuyla  bambaşka bir hâle kavuşmuş. Yaprak Sayar albümün başından sonuna dek kusursuz bir performans sergilemiş, unutulmaz olan bu eserleri daha da unutulmaz kılma başarısı göstermiş. Mıhlamak da denebilir buna.


Albümde yer alan eserler şöyle: Gül Açılsın Dudağında Gülüver, Uyusam Dizlerinde Ilık Yaz Geceleri, Kara Kız, Sıra Dağlar Mordu Sular Kırmızı, Sarı Gelin, Yemenimin Oyası, Yoksun Diye Bahçemde Çiçekler Açmıyor Bak, Gel Ey Denizin Nazlı Kızı Nuş-i Şarab Et, Bir Dalda İki Kiraz, Lütfen. Kürdilihicazkâr, nihâvend, hüseynî, rast, acemaşîrân, sabâ gibi Türk müziğinin en güzide makamları arasına süzülmüş türkülerimiz ve Yaprak Sayar'ın kuş olup uçan sesiyle birlikte harikulade bir albüm Caz Musikisi.

Hem klasik Türk müziği hem de caz formunun enstrümanlarının bir araya gelmesi; evde, işte, yolda dinlenirken dinlendiren bir albümü daha ilk şarkıdan itibaren müjdeliyor. Albümün tüm repertuvarını Yaprak Sayar hazırlamış. Aranjörlüğü Baki Duyarlar üstlenmiş. Baterisiyle, kanunuyla, kemençesiyle, trompetiyle tabiri caizse çiçek gibi kokuyor Caz Musikisi.

Yaprak Sayar albümle ilgili bir röportajında cazı "dünyanın ortak dili" olarak gördüğünü zikretmişti. Bu albüm özellikle de bu anlamda dünyaya duyurulmalı, Türk müziğinin hem sözü hem de sazı kullanma noktasındaki sınırsızlığını tüm müzik tutkunlarına göstermeli.

Netice-i kelam; müziğimizin son dönemdeki en nevi şahsına münhasır seslerinden Yaprak Sayar, yolculuğunu sürdürüyor. Bize de güzide sesine yoldaşlık etmek düşüyor.


Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 03.08.2018)

Karanlıktan Sonsuzluğa Uzanan Bir Yol: Endless Path Albümü


Norveç / Oslo'da bulunan Emanuel Vigeland Müzesi, dünyanın en ilginç ve kendine has müzelerinden biri olarak bilinir. Müzenin fizikî birkaç detayı şöyle: dağın tepe noktasına yakın bir yerde bulunuyor, içindeki resimler zarar görmesin diye hiç ışık almıyor, tamamen taş. Bir de hayret verici bir detay: dokunulan her şey 22 saniye uzuyor. Bir duvara dokununca çıkan ses, ağızdan çıkan nefes ve düşünün ki bir enstrümanın feryâdı; tüm bunlar 22 saniye uzayan bir efekt hâlini alıyor. İşte böyle bir mekânda kaydedildi Endless Path, Sonsuz Yol...

Mahsa Vahdat'ın Coşkun Karademir'e Yunus Emre'yi sormasıyla başlıyor albümün hikâyesi. Coşkun, tekke erbabının sıkça kullandığı bir Hz. Mevlana sözüyle cevap verir, "Hangi manevi menzile vardımsa onda bir Türkmen kocasının ayak izini gördüm" der. Eh, Mahsa da aşk ateşine düşer böylece. "Bir Mevlana ve Yunus Emre albümü yapalım, yürüdükleri yolu insanlara anlatalım" der Mahsa. Coşkun ise musikişinaslığıyla prodüktörlüğünü hep yaptığı gibi 'bir' eder, sofraya oturup ekmeği böler gibi kafasında kurar sistemi. Kayıt için mekân fikrini ise KKV Records prodüktörü Erik Hillestad verir. Albümün hikâyesine hem çok yakışacak hem de bu yolculuğu taşıyacak olan Emanuel Vigeland Müzesi'nde karargâh kurulur.


Başyapıt ilan edildi

Bu karargâhtan neler çıktığına değinmeden olmaz. Aşk Neyledi'den Gel Dosta Gidelim Gönül'e, İşidin Ey Ulular'dan Göçtü Kervan'a bugün dahi evlerden tekkelere, arabalardan mobil cihazlara kadar kulaklarını şifaya kabartan her gönlün ruhuna hitap eden eserler var Sonsuz Yol'da. Albümün kayıt esnasından itibaren başlamış aslında sunilikten uzak durmak. Mekânın etkisi, Mahsa'nın sözü, Coşkun'un hem kopuzu hem sözü, diğer sazendelerin emeği ile ortaya dijital ortamın sunduklarından bambaşka bir albüm çıkmış. Bunu özellikle bir dilek gibi ismi olan ilk şarkıdan, Bu Çayırda Çiçek Olsun'dan itibaren hissedebiliyor dinleyici. Ses sanki hem çok uzaktan geliyor, hem de burnumuzun dibinden. Bir ormanın ortasından uğulduyor sazlar, bir mağaranın en sonundan sesleniyor sözler.

Albümün sazendelerini de selamlamak gerek. Türkiye'nin tambur virtüözü Özer Özel, perküsyon ustası Ömer Arslan, neyine kalbiyle üfleyen Mahdi Teimori. İşini aşkla yapan değil, aşkını işe döken insanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan Endless Path, KKV Records etiketiyle dünya müzik piyasasına adeta tepeden girdi, müzik otoriteleri ve yazarları tarafından başyapıt olarak değerlendirildi ve nihayet 2018’in Top Of The World albümü seçildi. Şükür ki ülkemizde müzik yapımcılığı dendiğinde parmakla gösterilebilecek nadir kuruluşlardan Kalan Müzik de daha önce olduğu gibi Coşkun'un bu projesini sahiplendi ve ülkemizin müzik tutkunlarına sundu.

Coşkun Karademir bir söyleşide albümün karanlıkta kaydedilmesinin çok büyük imkânlar sunduğunu belirtmişti. "Tamamen içimize ait bir albüm. Kendimize ait. Karanlığımıza ait bir albüm." demişti ve şöyle devam etmişti: "Dördümüz karanlıkta birbirini bulmuş aile fertleri gibi olduk. Karanlıkta tuttuk birbirimizin ellerini. Bu mecazi bir tutuş. Aramızda başka bir bağ kuruldu."

Endless Path, her dinlenildiğinde karanlıktan sonsuzluğa götüren bir yol, aynı zamanda bir yoldaş. Coşkun Karademir ise Makam müzik dergisinin kapağındaki ifadeyi olduğu gibi alırsak dünya müzik listelerini sarsan bir Türk.

Albümde emeği geçen herkesin, kadim değerlerimizi müziklerine yansıtırken gösterdikleri başarıları daim olsun.

O hâlde aşk ile dinleyelim...



Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 24.07.2018)

Ahlak, İnsanın Varlığını Sürdürebilme İmkânıdır


Nehri GeçerkenKıbleyi Kaybettiren DönüşümDünyaya Müslümanca BakmakKalbin Akletmesi, Yeni Politik Kültürün Dünyasında ve şimdi de Zaman Dışı Konuşmalar. Hem içeriğiyle tamamen bağlantılı hem de bu çağın hastalıklarına işaret eden isimlerin özenle seçildiği besbelli. Abdurrahman Arslan işte tam da bu yüzden çok kıymetliler arasında bir kıymetli.

Zaman Dışı Konuşmalar, Mayıs 2018 itibariyle Beyan Yayınları tarafından neşredildi. Asım Öz'ün önemli noktalara temas ettiği giriş yazısından sonra birbirinden hassas ve üzerinde daima düşünülmesi elzem olan konulara ayrılan bölümlere, söyleşi formunda akıp giden bir kitap. Abdurrahman Arslan şu konulara, daha önce benzeri görülmemiş yaklaşımlarda bulunuyor ve yeni pencereler açıyor okuyucunun ufkunda: Ahlak, İslâm Ahlakı, Hicret, Hac, Medine Vesikası, Mezhepler, Medeniyet, Siyaset, Sanat, Estetik, Müzik, Sevgi ve Aşk. Özellikle medeniyet ve sonrası, bir sosyolog olarak Arslan'dan en çok yorum beklememiz gereken konuları oluşturuyor kanaatimce. Sanılmasın ki diğer konular hakkında konuşsun istemiyorum ya da istenmiyor, o zaten ahlakı dışarıda tutarak asla yorum yapmıyor. Hicretin, haccın ve Medine vesikasının günümüzde nasıl ve nerede görüldüğüne gerektiğinde sert ifadelerle yanıt veriyor. Hemen kitabın başında, son sayfaya kadar neyi savunduğunu apaçık ortaya koyuyor zaten: "Neyi ahlak çerçevesinde tartıştığımıza bakmamız lazım. Mesela dünyanın büyük çoğunluğunun fakirlik içinde yaşaması bir ahlaksızlıktır."

Söyleşi kitaplarının rutinliğine nazaran soruların neredeyse hiç yer kaplamadığı, sanki cevaplardan birer makale inşa edildiği bir kitap gibi ilerliyor Zaman Dışı Konuşmalar. Bu sebeple benzerlerinin aksine altını çize çize, not ala ala ve yorulmadan okumak mümkün. Kitabın hazırlanışında bu konuya titizlikle yaklaşılmış gibi. Soruların akışı kesmesinin ve sürekli farklı konulara geçiş yapılmasının önüne geçilmiş böylece. Kapağa ise tek kelimeyle hayran kaldım. Umarım Beyan Yayınları'ndaki diğer Abdurrahman Arslan kitapları da bu forma kavuşur. Zira kendisinin fotoğrafım gözüksün, değişik renklerle dikkatler çekilsin gibi 'dertleri' olmadığına inancım tam. Bu bembeyaz kapak, kitabın içindeki eleştirilerin hem çok uzağında hem de çok yakınında bir umudu temsil ediyor sanki.

Temel ihtiyaçlar karşılanmıyorsa ahlaktan bahsedilemez
Abdurrahman Arslan işe ahlakın tanımını yaparak başlıyor. Ahlakla etik birbirine karıştırılmış durumdadır. Etiğin kökeninde toplum vardır, bu yüzden mesleki etik, cinsel etik gibi kavramlar söz konusudur. Toplum bu etikleri değiştirebilir. Dolayısıyla etik 'şartlara uygun' olarak sürekli gözden geçirebilir. Ahlak ise insanın evidir, insan varlığını ahlak denen o evde sürdürür, sürdürebilir. Ahlak bir kurallar bütünü değil, insan varlığını sürdürebilme imkânıdır. Halk etme, yaratma kökünden gelir. Ahlakın değerlerini veriler değil, vahiy oluşturur. "Nasıl yaşamalıyım ya da ne yaparsam doğru davranmış olurum, sorusuna verilmiş bir cevaptır ahlak" der Arslan ve şu uyarıyı da yapar: "Unutmayalım ki insanın temel ihtiyaçlarından her insanın kendisini ve diğer insanların birbirine karşı sorumlu olduğu ya da sorumluluk duygusuyla yaşadığı bir durumdan buraya geldik. Temel ihtiyaçların karşılanmadığı bir toplumda fazla ahlakçı olma hakkımız yok."

Arslan'ın kanaatine göre İslâm ahlakı çerçevesinde anlamın kaynağı insan aklı olamaz, toplum da olamaz. Biz Müslümanlar için anlamın kaynağı vahiydir. Anlam aranacaksa vahiyde aranmalıdır evvela. Güzellik, iyilik, doğruluk ve adalet İslâm'da içkindir. İslâm adaleti ahlakla içkindir. İslâm açısından bir şey iyiyse aynı zamanda güzeldir, doğrudur ve adildir. Bütün bunlar birbirinden ayrıştırılması mümkün olmayan şeylerdir: "Bugün bizim hayatımızda güzel olarak, iyi olarak ve doğru olarak kabul ettiklerimiz bizim hakikatimizden kopuk şeylerdir. Bunu bütünüyle günümüzün sanat anlayışında bulmamız mümkün. Sanat İslâm'ın hakikat telakkisinden kopuk bir şekilde tanımlandığı için Müslümanların bugün sanat peşinde koşarken, aslında kendi hakikatlerinden kopuk bir sanat anlayışını, sanat olarak içselleştirip yapmakta olduklarını görüyoruz."

Her medeniyet özünü dinden alır, din medeniyet kurucudur
Hicretin neden gerçekleştiği ve nelere vesile olduğu konusunda çarpıcı fikirler ortaya koyuyor Arslan. Bu fikirler yeni okumalar yapmak için gayet sağlıklı bir itici güç oluşturuyor. Mesela kent meselesi hicret dahilinde düşünüldüğünde neler söylenebilir? Bir kentin olabilmesi için önce toplumun hafızasının olması gerekir. Bu hafıza kentin kuruluşunda çok hassas bir rol oynar. Ancak her şeyden önce din, kurucudur. Arslan'a göre medeniyeti kuran tek şey dindir. Her medeniyet din eksenlidir ve özünü dinden alır. Deforme olmuş olsa da sekülerleşse de din, medeniyeti inşa eder. Buradan İstanbul'un değişim sürecine baktığımızda dışarıdan gelenlerin değil bizzat içeride yer alanların şehrin dönüşümüne imkân tanıdığını söylenebilir. Ahşap evlerini terk edip Pangaltı ve Osmanbey gibi semtlerde apartmanlara geçenler dışarıdan gelenler değil, ömürlerini İstanbul'da geçirmiş olanlardır. Zira Boğaz'daki kâşaneler de Osmanlı imtiyaz sınıfının Batı'dan kopya ettiği yapılardır. Bugün tarihi dediğimiz yapılar bizim şehir anlayışımızın birer mahsulü değildir.

Alimlerden talebelere dek hicret edilmesini öğütleyen kaynak bize yeni bakış açılarını kazandırmayı, yeni fikirler bulabilmeyi, yeni değerler keşfedebilmeyi sağlar esasında: "Hicret eden insanın zihni berraktır, işin başında ne yaptığını biliyor. Fakat günümüzün nüfus hareketleriyle kente dolan insanın tam tersine zihni alabildiğine karmaşıktır, orada bir berraklık yoktur. Bunun bugün bütün ülkelerde devam ettiğini düşünüyorum. Kendine yabancılaşma, uzaklık, aymazlık, saygısızlık ve aldırmazlığa eşlik eden bir gürültü var. Bununla birlikte bunlar için kestirme bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık bir kriz içinde, sorgulama ve dayanışma olmadan bu krizden çıkmak mümkün değil."

Modernite bir Müslümanın "inşallah" demeden konuşmasıdır
Zamanın ruhuna uymak çağdaş dindarların, muhafazakarların ve hatta tasavvufla meşgul kimselerin bile gerçeği olmuş durumda. Dünya malına, unvanına talip olmak revaçta. Ölüm korkusu ve hatta günah korkusu sebebiyle psikiyatri kliniklerinde haplara muhtaç vaziyette yaşayan nice insanımız var. Hayatın kendisini panteona çevirdiğimizi söylüyor Arslan. Bundan hac ibadeti de payına düşeni alıyor maalesef: "Çok sevdiği dünyayı da kendisi ile beraber götüren insanın Kâbe'ye yaptığı ziyaret -Allahû âlem- günümüzde Hacer'ül Esved'i her zamankinden daha fazla kararmak zorunda bırakmaktadır."

Medeniyet kelimesini Müslümanların bu kadar sık kullanmasına anlam veremeyen Arslan için bu kavram dinden bağımsız bir sosyal var oluşu ifade ediyor. Özgür şehir, sivil toplum gibi başka kavramları da hayatımıza katan medeniyet, projelendirilmiş bir hayattan ibaret. Projelendirilmiş bir hayat ise asla Müslümanca yaşanamaz çünkü böyle bir hayatta Tanrı hesaba katılmaz. Böylece "inşallah" demeyecek ve demeyi unutacak insan da şüphe yok ki kendisine paranoyadan paranoyalar seçecek (Murat Menteş'in Seksapel Seksen Papel şiirine de bir selam gönderelim bu vesileyle).

Müslüman verili hakikatten hareketle dünyayı anlamlandırır
Kitabın son sayfaları, güzellik nazariyesi ve modern dönemde sanatın amacına dair önemli meseleler barındırıyor. Abdurrahman Arslan'a göre günümüzün sanat anlayışı daha çok taklide dayanıyor. Bu durum özellikle sanat ürünü ortaya koyma çabasındaki Müslümanlarda İslâmi sanat gibi çok absürt bir ortamı kuruyor, bu ortam da taklitten ileriye gitmeyen ürünlerin modaya dönüşmesine fırsat tanıyor. Ev dekorasyonundan şahsi aksesuarlarımıza kadar her yerde gördüğümüz harfler bunun küçük bir örneği: "Soyut bir resmin içine 'Elif' ya da 'Mim' harflerini yerleştirdiğinizde o İslâm'a ait bir sanat eseri olmaz; yani bu harfler onu İslâmî kılmaz. Bu sadece ilkellik, görgüsüzlük ve taklit olur."

Modern muhayyilenin sanatı bağımsız bir alan, hakikat arayıcısı ve özgürleştirici olarak değerlendirmiş olması bizde de geniş çapta yankısını buluyor. Batı düşüncesine göre sanat; aydınlatan, bilgilendiren ve dolayısıyla anlam kaynağı olan bir yerde bulunuyor. Oysa bizim telakkimizde sanatın böyle bir anlamı yoktur: "Müslümanın hakikati arama gibi bir niyet ve çabası hiçbir zaman olmamıştır ve olamaz da, zira İslâm'da hakikat aranarak bulunacak bir şey değildir, tersine hakikat Müslümana verilmiştir. Müslüman da bu verili hakikatten hareketle dünyayı anlamlandırır. İkinci husus da bizim için anlam kaynağı dindir, bunun haricinde bir anlam kaynağı kabul edemeyiz. Bu yüzden sanat eseri bize ait anlamı bizim ahlak ve ilkelerimize göre yansıttığında belki sanat eseri sayılabilir. Ama bizzat kendi başına bir anlam kaynağı olma iddiasında bulunamaz... Bizim sanat telakkimizde "güzel" olanın görevi, insana yaratmanın güzelliğini ve onda içkin olan yaratıcının adaletini hatırlatmaktır."

Zaman Dışı Konuşmalar, zamana uymayı umursamayan ve daima hesap zamanını hatırlatan bir bilincin, aynı dertleri yüklenmeye hazır gönüllere hitabı olarak okunabilir.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 20.07.2018)