Söyleşerek Şiire Varmak


Geçtiğimiz yıl Sakarya Büyükşehir Belediyesi'nce ve Zeynep Arkan'ın moderatörlüğünde düzenlenen Şairlerle Şiir Söyleşileri, bir kitaba dönüştü: Söyleşerek Şiire Varmak.

Sakarya'da geçirdiğimiz zaman çok kıymetliydi. Böyle bir kitapta yer almak da gerçekten çok güzel...


Söyleşerek Şiire Varmak'ta yer alan şairler: Ali Ayçil, Hayriye Ünal, Bülent Parlak, Alper Gencer, Ercan Yılmaz, Atakan Yavuz, Ahmet Sarı, Yağız Gönüler, Sevgi Yerlioğlu, Fatma Şengil Süzer, Ahmet Murat, Hüseyin Karacalar, Hüseyin Akın, Osman Özbahçe, Serdar Kacır.

Tanpınar’ın Huzur’undan 20 psikolojik alıntı


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u özgün bir roman olmasının yanı sıra edebiyatımızdaki psikolojik etkisiyle, zaman zaman yükselen gerilimiyle, mekânıyla, zamanıyla ve karakterleriyle her zaman incelenmeye değer bir kitap hiç şüphesiz. Geçtiğimiz günlerde Irmak Zileli, romanın ana karakteri Mümtaz üzerinden harikulade bir okuma yaparak romanın psikolojik boyutuyla bizleri yeniden yüzleştirdi.

Yüzleştiğimiz bu yerde aslında bizler varız. Geçmişimiz, çocukluğumuz… Yani yakamızı hiçbir zaman bırakmayacak ‘o’ zamanlar. Yazıyı okuduktan sonra yeniden kitabı elime aldım ve bir de yazının gözünden okumak istedim. Zileli’nin üzerinde durduğu açıdan ve yeniden yakaladığım cümlelerin altını bir kez daha çizdim. Yaşadığım etki yüksek bir psikolojik-gerilim filmi izlemişim gibiydi. Eh, bu gerilimi atmanın yolu da paylaşmaktan geçiyordu.

O hâlde buyurun Mümtaz’a, çevresine, duygularına… Yani bize…

***

1. “Mademki o artık benim için her şeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınacağım!”

2. “Fakat bütün bunların üstünde asıl Mümtaz’ı çıldırtan şey, o garip utangaçlığı, hiçbir günahın ve hazzın gideremediği ruh bekâretiydi.”

3. “Kendi kendisini aşka veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekleyen gemi gibi hazırlanmış yüzünün mahmur İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri, yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler, hepsi ayrı ayrı lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa, zamanın birdenbire değişen adeta birbiri peşinden gelen ebediyetler gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu. Daha o günden en büyük sırrı sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde bir tapınma hissi başladı.”

4. “Ona göre Nuran, hayatın öz kaynağı, bütün gerçeklerin annesiydi. Onun için sevgilisine en fazla doyduğu zamanlarda bile ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lahza ayrılmaz, ona gömüldükçe tamamlığına ererdi.”

5. “Bir bakışla Mümtaz’ı giydirir, soyar, bazen Allah’ından başka hiç kimsesi olmayan bir fakir ve garip kişi, bazen kaderin efendisi yapardı.”

6. “Andan ana değişen Nuranlar, genç adamın hem lezzeti, hem de azabı olur.”

7. “Tabiatın bize her taraftan ‘Ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana dön, terkibime karış, her şeyi unutur, eşyanın rahat ve mesut uykusunu uyursun’ dediği saatti. Mümtaz bu saati ta belkemiklerine varıncaya kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmamak için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.”

8. “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbaldesin. Bu saat de var.”

9. “Âşığına kızması hayatın sadeliğini bozduğu içindi.”

10. “Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.”

11. “Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın tarihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O hâlde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır.”

12. “Sen benden vazgeçmezsen her şeyin çaresi bulunur.”

13. “Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi, senin hüviyetinde birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım.”

14. “Elbisem çok eski olsun... Fakat bahçemde en iyi güller yetişsin.”

15. “Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.”

16. “Bana dokunma Mümtaz, dedi. Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün… Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor…”

17. “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol! Onu kendi uzviyetinde bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış!”

18. “Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor.”

19. “At kalbini girdaba, açıl engine ruh ol.”

20. “İnsanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz.”

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 20.10.2018)

Günlerden Cumartesi

Hüseyin Akın’a

Herkes sırtımızı döndüğümüz o yerde toplandı
Efsunlu projeler tütsülü hutbeler senaryolu dostluklar
Bir deterjan sloganını hatırlatıyor bizim eski tanıdıklar
Kirlenmek güzeldir, der gibi yaşıyorlar

Neden geldik dünyaya?
Güzel bir dize yazmaya.

Hep onaylamaktan guatr olmuş birine
Yalnızlık ne de güzel yakışır oysa
Sessizliğin oğullarıyız kalabalıkta hiç yoktan gözümüz seyirir
Huzursuz bacağımız güç verir atlara

Neden geldik dünyaya?
Sakin olmaya.

Nüfus cüzdanından kartvizite kadar eksiğiz
Kâğıthane’den Küçükçekmece’ye kadar ağır
Ey yazları tedirgin kışları atılgan omzumuz
Bugün bırak her şeyi, günlerden cumartesi

Neden geldik dünyaya?
Yıllık izin kullanmaya.

Bizim bahçemizde hakikat bir çekyat değil
Üzerine her oturanın sahiplendiği, evirip çevirdiği
İnsanın hakikati olmuş bir ev, bir araba
Oysa ne güzel oynuyor çocuklar halıda

Neden geldik dünyaya?
Allah’a ısmarlamaya.

Yağız Gönüler
(Şiar, 18, Eylül-Ekim 2018)

Dijital dünyada çocuk büyütenlere önemli ipuçları


Kristy Goodwin, teknoloji ve çocuk gelişim uzmanı. Dünyanın farklı coğrafyalarında uzman olduğu konular üzerine seminerler veriyor. Hassasiyetle durduğu nokta, uzun uzun konuşmak yerine pratik çözümler üretmek. Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek kitabında da, teknolojinin bir korku unsuru değil bir araç olduğunu, bilimsel araştırmalar eşliğinde verdiği önerlerilerle aktarıyor. Kısacası Goodwin'in kitabı, taşıdığı alt başlıktaki gibi teknolojiyi doğru kullanmanın yollarını sunuyor.

Teknolojinin insan hayatındaki ilişkileri ıskartaya çıkarmasının son derece tehlikeli olduğunu düşünen Goodwin, "çocuklarımızın sağlıklı ilişkiler geliştirebilmesi :için ekran başında geçirilen zaman konusunda sağlam sınırlar koymamız gerekir" diyor. Biz istediğimiz kadar mesafe koyalım, yine de çocuklar dijital sınırları aşıp kendilerine göre alışkanlıklar geliştirebiliyorlar. Bu durumda annelerin ve babaların yapması gereken ise bu dijital alışkanlıkların bağımlılığa dönüşmesini önlemek. Sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirirken Goodwin 7 ipucu sunuyor:

1. Katı kurallar belirleyip uygulayın: Ekran başında günde ne kadar zaman geçirecekleri konusunda. Onlar cihazı açmadan önce bu konuda net olun - cihaz bir kez açılınca artık çok geç kalınmış olur.
2. Süreye değil miktara odaklanın: Zaman, pek çok küçük çocuğun anlayamadığı soyut bir kavramdır. Zaman sınırları getirmeyi zorlamaktansa bir çocuğun izleyebileceği dizi bölümü sayısını ya da ulaşabilecekleri oyun seviyesini belirleyin. Bu özellikle küçük çocuklar için çok daha anlaşılır olur.
3. Zamanlayıcı kullanın: Çocuğumuzun bir akıllı telefon alarmıyla ya da yumurta pişirme saatiyle didişmesi, bizimle tartışmasından çok daha düşük bir olasılıktır! Daha büyük çocuklar söz konusu olduğunda medya fişleri ya da medya sözleşmeleri, ekran başında geçirdikleri zamanı denetlemenin etkili ve kesin yolları olabilir.
4. Ekrandan uzakta dönüşmeye ihtiyaçları olduğuna dair ipuçları sunun: Cihaz kapamaları gerektiği konusunda çocuklara bol bol uyarıda bulunun. Yaptıkları işle aşırı meşgul olabilirler. Bu yüzden göz kontağı kurup söylenen şeyi kabul ettiklerinden emin olun.
5. Cihazları kendilerinin kapaması konusunda çocukları teşvik edin: Bu önemsiz görünebilir ama televizyonu hemencecik, öfkeyle bizim kapamamızdan ya da tableti ellerinden çekip almamızdan çok farklıdır. Bize pekiştirip teşvik edebileceğimiz olumlu bir şey verirken, cihazı kendileri kapayınca kontrolün kendilerinde olduğunu hissetmeleri de olasıdır.
6. Yedek planınız olsun: Çocuğunuz cihazı kapadığında severecek yapacağı bir aktivite bulun. Ayrıca bir can sıkıntısı panosu (bir ekransız fikirler listesi) oluşturun. Çocuğunuz bu listeden cihazı kapadıktan sonra yapabileceği bir aktivite seçebilir.
7. Kötü polisi oynayın: Yukarıdaki ipuçlarını kullandıktan sonra bir tekno-öfke nöbetiyle karşı karşıya kaldığınızda, ertesi gün aynı ayrıcalığı tanımamak gibi doğrudan bir sonuca varın. Çocuğumuzun cihazı kullanma arzusu onlar için çok güçlü bir motivasyon sebebi olduğundan, özellikle bu sınırların uygulanabilir olduğunu fark ettiklerinde, oldukça etkilidir. (Bu, teknolojiyi genel bir ceza biçimi olarak kullanmaktan farklıdır.)

Çocukların birçoğu bu önlemleri ya aşıyor ya da bu önlemlerin akabinde öfke nöbetlerine kapılıyor. Kristy Goodwin bunu "tekno-öfke nöbeti" olarak isimlendirmiş. Peki bundan sonra yaşanacak olası tekno-öfke nöbeti için neler yapılabilir? İşte bu bölüm çok önemli. 6 madde sunuyor Goodwin:


1. Taleplerini saygılı biçimde dinleyin: Durumu çocuğunuzun bakış açısından görmeye çalışın. Bu onların taleplerine boyun eğdiğimiz anlamına gelmez ama hepimiz anlaşılmak isteriz. Bazen öfke nöbetinin ekranı kapamakla hiçbir ilgisi olmayabilir.
2. Güven ve rahatlık sunun: Öfke nöbetini bir öğrenme deneyimi olarak kullandığımız ve çocuğumuzun otokontrol becerilerini geliştirmesine yardım ettiğimiz yer aslında burasıdır. Duygularını etiketlemeye çalışın ve böyle yaparak, duygusal kelime dağarcıklarını geliştirin. Örneğin, belki şöyle söyleyebiliriz: "Annenin televizyonu kapamanı istemesine sinirlenmeni anlıyorum."
3. Rahatsızlık hissettiğiniz için taleplerine boyun eğmeyin: Onların (genellikle mantıksız) taleplerine, özellikle de başkalarıyla aynı ortamdayken evet demenin ne kadar cazip olduğunu ilk elden biliyorum. Bu, mevcut durumu hafifletse de sorunu uzun vadede çözmez. Aslında sadece şiddetlenmesine hizmet eder. Katı olun, çocuğumuz kısa zamanda öfke nöbetinin bir pazarlık aracı olmadığını öğrenecektir.
4. Duygularınızı ifade edin: Genellikle en iyisi, bu stratejiyi öfke nöbeti yatıştıktan sonra kullanmaktır.
5. "Evet" ya da "belki" demekten kaçının: Ekran başında geçirilen zaman konusunda kararımızdan taviz vermemek önemlidir.
6. Öfke nöbeti yatıştıktan sonra gelecekteki durumları daha iyi nasıl idare edebileceğinizi konuşun: Fırtınanın dinmesini bekleyin. Ardından neler olduğu ve gelecekteki krizlerden nasıl kaçınılabileceği konusunda konuşun. Bu, sürecin gerçekten çok önemli bir parçasıdır. Çocukları dillerini kullanmaya teşvik edin. Bu onların duygusal kelime dağarcıklarını geliştirir, böylece gelecekteki benzer durumlarla başa çıkma konusunda donanımlı olurlar.

Aganta Kitap tarafından Ağustos 2018'de neşredilen Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek, her konusunun sonunda yer alan hikâyeler ve ipuçlarıyla ebeveynlerin epey işini kolaylaştıracak gibi görünüyor.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 30.08.2018)

Aileyi Korumadan Şehri Nasıl Koruyabiliriz?


“Bu şehri nasıl yapmışlar böyle üst üste,
Ne gökyüzü koymuşlar, ne günaydın,
Ne buldularsa getirmişler dağların, ovaların dışında…"
- Turgut Uyar

Şehir, ruhsuz kelimelerle şöyle açıklanıyor: Nüfusunun çoğu ticaret, sanayi veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı, kent. Birincisi, şehir bu kadar cansız, ruhsuz anlatılacak bir şey midir? İkincisi, şehir ile kent aynı şey midir? Bu tanımı baz almak yüzlerce yıllık Türk hayatına, Türk şehrine ve Türk evine; Turgut Cansever’e, Sadettin Ökten’e, Lütfi Bergen’e ve şu anda kitabı hakkında yazmaya çalıştığım Yağız Gönüler’e haksızlık değil midir? Ben yine Sadettin Ökten hocaya kulak veriyorum ve onun tanımını tüm kalbimle buraya aktarıyorum: Şehir bir ahlâk meselesidir.

Turgut Cansever’den itibaren önemi üzerinde şiddetli bir şekilde durulan şehir meselesi günümüzde artık unutulmuş durumdadır. Sesi çıkmaya çalışan birkaç kişi de suskunlukla karşılanıyor ve pasivize edilmeye çalışılıyor. Fakat gün gelecek, insanoğlu, o ünlü Kızılderili sözünü biraz değiştirerek söylersek, paranın ve rantın ve betonun yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak. O zaman da çok geç olacak. (Belki de oldu) İsmet Özel, Allah’tan emin olmanın da, umudu kesmenin de küfre girmek olduğunu söyler. O zaman biz de Allah büyük diyelim.

Şehri korumanın yolu aileyi korumaktan geçer

Osmanlı Batılılaşması bir kırılma noktası idiyse de geri dönüş her zaman mümkündü. Biz bu fırsatı Henri Prost yerine şehir için yaptığım nihayetinde bir konstrüksiyondur, yani makine gibi bir şeydir diyen Le Corbusier’i tercih ederek harcadık. 1960’lardan sonra da ipin ucunu kaçırdık zaten. Geldiğimiz noktada şehre bir ahlâk meselesi olarak bakan ve onu sadece şehir ekseninde değil, meseleyi daha geniş gören bir avuç insan kaldı. Önce aile-ev-mahalle eksenine sahip olması gereken bu meseleye aslında Mustafa Kutlu’dan mülhem ‘kanaat ekonomisi’ni de ekleyebiliriz. Bunların hepsi birdir. Hatta hepsi şehirden önce ilgilenilmesi gereken şeylerdir. Yoksa aileyi korumadan şehri nasıl koruyabiliriz?

Yukarıda yazdığım konuları irdeleyen ve hayatının merkezine koyan bir isim şair-yazar Yağız Gönüler. Onun yazdıklarını ve okuduklarını takiple zaten şehir konusunda neler düşündüğünü, kimlere önem verdiğini ve neleri araştırdığını biliyoruz. Şimdi de bu yazıların toplu halini okuyabileceğimiz Şarkısı Biten Şehir, Karakum Yayınevi’nden 2017’nin kasım ayında yayımlandı. 190 sayfadan oluşan kitap Sadettin Ökten hocaya ithaf edilmiş ve takrizi de Lütfi Bergen tarafından yazılmış. Böyle bir bütünlük içinde başlıyoruz kitabı okumaya.

Uzun ve klasik bir Lütfi Bergen yazısıyla başlayan kitap sonrasında sunuş ve otuz dört yazıyı ihtiva ediyor. Kendine has bir stille, işleyeceği konuyu merkeze alıp onun etrafına halkalar ören Bergen, yazısına yukarıda da kısaca değindiğimiz şekliyle şöyle başlıyor: “İnsanın yaşadığı mekânı anlamlandırması, ileride ‘medeniyet’ olarak adlandırılabilecek toplum yapısına kavuşması, ‘şehir’ kavramından yola çıkmakla başarılabilecek bir mecburiyettir. En küçük sosyal birim ‘aile’ olmakla birlikte, bu ailenin varlığını sürdürebilmesi ancak nüfusun ve mekânın ‘hane (aile)-mahalle’ yapılanmasıyla organize edilmesiyle mümkündür.

“Bugün bana ne diyen bir toplumuz”

Genç bir toplumuz. Bunun avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Bunlardan biri, modernleşen hayatın içinde düşünmeden ömrünü tüketen gençlerin önemli bir kısmı oluşturması. Bu her konuda olduğu gibi şehir konusunda da kendini gösteriyor. Önemsenmeyen şehirler, rastgele dikilen binalara karşı kayıtsızlık, sözde modern bir hayat sunduğu gerekçesiyle yok satılan konutlar… Bunlar en çok gençleri cezbediyor çünkü hiç Türk evi, Türk şehri görmemişler. Evet, bu tür yapılar kısa vadede bir konfor getiriyor fakat biz hâlâ eski Türk evlerinin ve şehirlerinin güzelliğini birbirimize anlatıyoruz. (Gerçi, sıra sıra gökdelenlere bakıp da ne güzelmiş diyen insanları duydu bu kulaklar) Bu vurdumduymazlığı şöyle vurguluyor Gönüler: “Bugün ‘bana ne’ diyen bir toplumuz. Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyabileceğimiz tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever’e göre de ‘hesap günü’ işimizi oldukça zorlaştıracak. Milletimiz artık bu bilinci kaybetmiştir.

Kitapta farklı türlerde yazılar da var

Şarkısı Biten Şehir yazarın sadece şehir hakkındaki yazılarından oluşmuyor. Deneme gibi yazdığı, önemli gördüğü şehirle ilgili kitaplar hakkındaki yazıları ve dört değerli röportajı da barındırıyor. Bunlardan üçünü yazar kendisi gerçekleştirmiş: Lütfi Bergen, Semih Akşeker ve Sinan Yılmaz. Kitabının sonuna eklediği Turgut Cansever röportajı ise gazeteci Burhan Eren’in bir röportajı. Böyle farklı türlerin tek bir konu etrafında toplanması kitaba nefes aldırıyor ve zenginlik katıyor. Benim en çok hangi kısımları sevdiğimi sorarsanız, hepsi son derece önemli olmakla birlikte salt deneme yazılarını ayrı bir yere koyuyorum.

İstanbul, ah İstanbul!

Hayatının tamamını İstanbul’da geçiren yazarın kitabındaki yazıların da İstanbul eksenli olması son derece doğal. Benim için ve birçok kişi için ‘dünyanın incisi’ olan bu şehir şu anda ne durumda? Bunu bilmek için şehir hatları vapuruyla bir yakadan diğerine geçebiliriz. Gönüler de İstanbul hakkında, şehri hakkında şu temennide bulunuyor: “İstanbul’un bir kalbi olduğunu unutmazsak ve yeniden o kalbin sesini işitebilirsek belki İstanbul yeniden hakiki ‘Müslüman şehir’ görünümüne kavuşabilir. Müslümanların bunu istemesi ve romantik methiyeler düzmeleri asla yetmez, yapılacak tek şey derhâl icraata geçmektir.”. Bu konuyla bağlantılı gördüğüm İsmet Özel’in şu cümlelerini eklemeden geçemeyeceğim: "1964 yılında İstanbul'a geldiğim zaman hiçbir vapur seferi yoktu ki, iki tarafında yunuslar tarafından takip edilmesin. Bunu ben gözlerimle gördüm. Ben 1969 yılında Fenerburnu'nda sirkteymişim gibi yunus gösterisi seyrederdim her pazar. Giderdim, Fenerburnu'na kadar yürürdüm, orda rahatlıkla yunusların zıpladığını görürdüm.". Bu cümleleri de yine bu ‘şehir’ ekseninde yorumlayabiliriz.

Şehir ciddi bir meseledir. Siyasilerimizden ara ara duyduğumuz olumlu cümlelerin artık hayata geçmesini istiyoruz. Yoksa Allah’ın intikamının şiddetli olacağına inanıyoruz. Yağız Gönüler umutlu mu peki? Yazarda bir karamsarlık seziliyor. Ama yukarıda değindiğim gibi Allah’tan umudu kesmek de bir küfürdür. Bu doğrultuda umut kırıntısını cebinden eksik etmiyor yazar. Fakat bir de gerçekler var. Kara gerçekler, gökyüzüne doğru sivrilen. Bakalım umut, gerçeğin metal bir kutuya zincirleyip gömdüğü topraktan çıkıp gerçeğe dönüşebilecek mi?

Allah büyük.

Mehmet Akif Öztürk
(Dunyabizim.com, 15.08.2018)