Hiç tanımasak da bazı insanların varlığı bize nefes oluyor


1988, Bursa / Kumsaz. Hani Orhan Veli'nin "Gemliğe doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma" şiiri var ya, tam oralar. İnsanın çocukluk fotoğrafı kendisine çok şey anlatıyor. İçinde kabullenme, şükür, yüzleşme olan her şey. Tatlı sert bir terapi belki. Bugün bu fotoğrafa bakarken, her şeyle birlikte ve her şeye rağmen, yalnız başına bir şeyler yapabilmenin sağaltıcı gücüne inancım pekişti. Yalnız başına ağlayabilmek, gülebilmek, eğlenebilmek, oynayabilmek. Düşmek ama kalkmayı kimseye minnet etmeme gayretinde kuşanabilmek... Katıksız bir içedönüğüm ben. Dünyada huzursuz ama kendi dünyasında huzurlu. Çocuklukta kurulmuş bir düzen bu, besbelli. Bir Türk şairi ile başlamıştım yazıya, bir İngiliz şairiyle bitireyim. William Wordsworth şöyle diyor: “Çocuk, insanın babasıdır.


Ömer'i oyun parkına götürdüm, yakından izliyorum. Yere düşeni kaldırıyor, sıkışanı kurtarıyor. Buraya kadar tamam. Bir çocuğun topları yaladığını görüp yanına gitti, "temizlik imandandır" diye söylene söylene çıktı top havuzundan. Dedem misin oğlum musun... Bazen insana evladı rehber oluyor. Bugün onun ağzından "temizlik imandandır" duyunca şöyle bir arkadaş listeme bakayım dedim. Hayatını siyasi temeller üzerine kuran, başkasına yük olmaktan memnuniyet duyan, hâlinden anlamlı hiçbir şey okunmayan kim varsa temizledim. İmandandır.


Hiç tanımasak da bazı insanların varlığı bize nefes oluyor. Onlar öyle bir köşede okusunlar, daima okusunlar... Biz de o sırada Ahmed-i Sirhindî'ye kulak verelim: "İstemek nâil olmaktır. O, kabul etmeyeceği duayı ettirmez. İstemek, yana yana dilemek, nâil olmaktır. Istırabını çekersek muvaffak da oluruz. Istırabını çekelim, katlanabilelim, hakikate tâlib olalım, O verir."


İnsanlar "meşgale" denen o şifadan öylesine uzaklaşmış durumdalar ki dünyadan kendini soyutlayıp meşgalelerine eğilebilenlere karşı neredeyse öfke duyuyorlar... Sabah servisin gelmesini beklerken ne zamandır güneş doğmadan önceki o ilhamı bol saatlerde kitap okumadığımı fark edip yürümeye başladım. Servisle değil metrobüsle gidecektim işe ve böylece ihtiyacımı karşılayacaktım. Çünkü tutku dediğimiz şeyler esasında birer ihtiyaçtır, zaten öyle olmasalardı bağımlılık olurlardı. Ferhat Jak İçöz'ün Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında bu konuyla ilgili çok güzel satırlar olduğunu da söyleyeyim. Bir insan hayata sırtını çevirecek kadar kendinden geçercesine -bencilce- meşgul oluyorsa bir şeylerle, işte orada bağımlılık denen hastalığı görüyoruz. Her bağımlılık, kişiyle öteki arasında aşılması güç duvarlar inşa ediyor. Diğer yandan kişinin dünyaya sırtını çevirdiği yerlerde ise tutkular var. Dünyanın yükleri ve yorgunlukları, tutkuları sayesinde kişiye saldıramıyor. Bir yerde muhakkak darbe yiyor. Tutku insanı salim-selim tutuyor dünya meydanında. Öyle bir meydan ki içine alır almaz yoksun bırakıyor... Başlarken söylediğim gibi, bir takım hobileri, meşgaleleri, tutkuları olan insanlar gülünç bulunuyor artık. Bisiklet sürmek, örgü örmek, kitap okumak, futbol, otomobil bazı insanlar için tutkudur. Onlar tutkularıyla buluştuğunda -her zaman olmasa da- dünyaya sırtlarını çevirirler, olanı biteni pek umursamazlar. Buna ihtiyaçları vardır çünkü. Belki ruh sağlıkları için belki de başkalarıyla kurdukları ilişkilerdeki samimiyet için, birçok şey için... Bakkala bisikletle giderler, evde misafir varken de ellerinde örgüleri olur, yolda yürürken kitap okuyabilirler, sesi kısılana kadar bağırmak için maç akşamını iple çekerler, herkesin uyuduğu saatlerde yola çıkıp hiçbir istikamet belirlemeden araba sürerler... Bunları çok görmemeli. Her gelenin bakıp geçtiği dünya denen pencerede sahiden de çok görülmemeli tutkular. Var olsun tutkular ve tutkularına sahip çıkanlar...


Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndaydık hanımla. Soru Bankası Çarşısı diğer adıyla. Neyse... Hanımla kitap yığınlarını süzerken biri geldi, tepeleme kitapları göstererek "zamanın kıymeti var mı?" diye sordu. Hepimiz öyle bir dönüp baktık ki "zamanın kıymeti var da insan ne bilir kıymetini" der gibi. Dükkandaki görevli seslendi: yok... Birkaç gün sonra, işe gitmek için yollardayım. Bir teyze peçete satıyor. Epey yaşlıca. Adam peçeteyi aldı, parayı uzattı, "çoluk çocuğun yok mu teyze zor olmuyor mu böyle?" dedi burnunu silerken. "Nesi zor oğlum Allah bana bakıyor daha ne olsun?" dedi gülerek. Şiiri bilmem de veliler sokakta.

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 22.02.2020)

Arkadaşlıkta saadet ne kadar mümkün?


"Psykhe" dizisiyle İletişim Yayınları birçok önemli kitabı dilimize kazandırdı. Bebeklikten ergenliğe, ebeveyn olmaktan emekliliğe birçok kuşağı konu alan bu kitaplar arasında narsisizm, tükenmişlik, anoreksiya ve bulimiya, kendine güven ve saygı, hayır demeyi bilmek, internet bağımlılığı, zor bir ailede büyümek, duygusal stres ve manipülasyon, zor anneler, modern dünyanın çocuklar üzerindeki zararlı etkileri, aldatmanın psikolojisi, manevi taciz gibi birçok konu işleniyor.

Dizide en çok kitabı neşredilen yazar ise 1953 Almanya doğumlu Wilhelm Schmid. Berlin, Paris ve Tübingen’de felsefe eğitimi alan yazar bir dönem Zürih’teki bir hastanede hastalara "felsefeyle manevi destek" hizmetinde bulunmuş. Düşmanlığın Faydaları, Mutsuz Olmak, Aşk, Kendiyle Dost Olmak, Sakin Olmak, Hediye Vermek ve Almak Üzerine, Anne Baba ve Büyükanne Büyükbaba Olmanın Sevinçleri Üzerine adlı kitapları neşredilen Schmid'in kitapları birçok dile çevrilmeye devam ediyor. Bu yazıda hakkında bahsetmeye çalışacağımız kitabının adı ise Arkadaşlıktaki Saadete Dair. Orijinal adı Vom Glück der Freundschaft olan eserin çevirisi Tanıl Bora'ya ait. Bora'nın diğer bazı Schmid kitaplarını da dilimize çevirdiğini belirtelim.

70 sayfalık Arkadaşlıktaki Saadete Dair, iki önemli meseleyi dert ediniyor. Bunlardan biri günümüzde arkadaşlık kurmanın gittikçe zorlaşması, diğeriyse kurulan arkadaşlıkları sürdürebilmenin önemi. Bu iki mesele arasında ise şu sorulara cevap aranıyor yazar tarafından: Gerçek bir arkadaş nasıl olmalıdır? Arkadaşlığın farklı türleri nelerdir? Kişinin çok arkadaşının olması iyi ya da gerekli bir şey midir? Nasıl arkadaş edinilir? Arkadaşlığa özen göstermek neleri kapsar? Ömür boyu arkadaş kalmak mümkün müdür? Arkadaşlık ilişkisi duygusal, manevi ve zihinsel olarak bize ne kazandırır? Arkadaşlıkta yaşanan sorunlar nasıl aşılır? Kendimizle arkadaş olmak ne demektir ve gerekli midir? Samimiyet, yakınlık ve ilgi, arkadaşlığın olmazsa olmazları mıdır? Arkadaşsız kalmak hayatımızda nasıl bir yoksunluğa yol açar?

'Bütün hayal kırıklıklarının telafisi' olan internet, arkadaşlık konusunda da son derece etkili bir konumda yer alıyor. Gün geçtikçe imrenilen arkadaşlıkları, nefret edilecek arkadaşları, doğru-düzgün bir arkadaş bulabilmenin ya da bulamamanın sebeplerini internette arıyoruz, buluyoruz. Belki de bulduğumuzu zannediyoruz. "Arkadaşlık, şayet araya bir fecaat girmezse, yaşam boyu idi bir vakitler; modernliğin seyri içindeyse, tıpkı aşktaki gibi, yaşamın bir bölümüyle sınırlı bir ilişkiye dönüştü, ancak birbirini gözden kaybedene kadar sürüyor." diyor Schmid. Dolayısıyla internetin dışında kentsel dönüşümün, aile ve akrabalık ilişkilerinin zedelenmesinin de arkadaşlık kavramını bir kenara sıkıştırdığı söylenebilir rahatlıkla. 'Toplumsal yalnızlaşma tehdidi' bir ucu keskinliğinden parıldayan bir balta gibi gidip geliyor arkadaşlıkların üzerinde. Tamamen mecburiyetten kurulan ilişkiler, 'kendinden kaçan'ların bir sığınak olarak gördüğü ilişkiler, sömürge tipi ilişkiler, başlarda samimi olup gittikçe alışverişe dönen ilişkiler... Artık yüzlerce arkadaşlık türünden bahsetmek mümkün...


Schmid bunca kalabalık ve karmaşık arkadaşlık stratejileri arasından üç türlüsünü önemsiyor. Zevk arkadaşlığı, fayda arkadaşlığı ve hakiki arkadaşlıklar. Kolaylıkla anlaşılabileceği gibi ilk iki tür, ömürlük değil dönemlik arkadaşlıkları ilgilendiriyor. Zira zevkler ve faydalar sona erince arkadaşlık da bitiyor. Ancak hakiki arkadaşlık cefayı, sefayı, vefayı bir bütün olarak kucaklayıp esas dostluğun temelini kuvvetlendiriyor. Hakiki arkadaşlık, hakiki dostlukların arka bahçesini hazırlıyor. Burada Schmid, çok önemli bir konuya da değiniyor: Hakiki bir arkadaşlık kurmaya çalışmadan önce, kişinin kendini keşfetmesinin önemi: "Her arkadaşlığın temelinde, insanın kendisiyle arkadaş olması yatar."

Hakikaten de kendiyle dost olamayanlar -ki yazarın bu konudaki kitabı gayet verimli- karşılarındakini sadece yoruyorlar. Kim olursa olsun karşılarındaki insanı sadece dert anlatma, acı paylaşma, nadiren de neşelenme aracı olarak görüyorlar. Hatta görüyorlar çok naif bir ifade olur, onlar daima kaçtıkları kendilerinden kurtulmak için bir vasıtaya ihtiyaç duyuyorlar. Dolayısıyla kurdukları arkadaşlıklar yap-boz biçimini alıyor. Zamanla parçalar kayboluyor, boşluklar büyüyor ve 'tezgâh' kapanıyor. Mesafe burada 'olmazsa olmaz' filtre. Hiç değilse iki taraftan birinin bu mesafeyi olabildiğince dikkatli kurması gerekiyor. Yoksa ne mi oluyor? Okuyalım: "Yaşam tümüyle iki kutupludur, böyle olması bir arıza değil, çelişkilerle yaşamayı beceremeyen insanların sırtında aşırı yüktür olsa olsa. Mesele, tıpkı aşk gibi arkadaşlığa da tezatlar arasında nefes aldırabilmededir; iyi duygularla nahoş meseleler arasında, anlayışla yanlış anlaşılma hatta anlayışsızlık arasında; işin esası, yakınlıkla mesafe arasında."

Arkadaşlığı önemsiyorum ancak zor buluyorum, epey zor. Bir evlilikten ve hatta ebeveynlikten bile daha zor. Çünkü insan bozuluyor, insan kötülük üretmeye gittikçe daha çok yatkınlaşıyor. İnsan hep bir kusur arıyor fakat kendine dair hiçbir kusuru görmemek konusunda ısrarcı davranıyor. Gönülden, samimi bir arkadaşlığa ne kadar inansam da günümüzde, özellikle de büyük şehirlerde bu tip ilişkiler kurmanın oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Huzur vermiyor, sakatlıyor arkadaşlıklar artık. Çok umutsuz bir kapanış olmaması adına, son paragrafı Schmid'in şu güzel cümleleriyle bitirmek isterim:

"Nasıl da bahtiyar edicidir, beni gözeten birisinin, hâlimi hatırımı, nerede olduğumu, ne yaptığımı soran, onun için varlığımla yokluğumun bir olmadığı birisinin mevcudiyeti! Bir başkasının bedeniyle değilse bile ruhen-manen benimle olması, her vakit ona gidebilecek ve yanında kendimi dostça karşılanmış hissedebilecek olmam -onun da benim yanımda aynısını hissetmesi- şu hayatta emin olduğum bir şey demektir benim için."

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 08.02.2020)

Bir dosta kitap hediye etmek üzerine


Kitap hediye etmenin bir çok biçimi vardır. Doğumgünleri, kütüphaneyi hafifletme girişimleri, ev taşıma esnasında göze batanlardan ayıklama, okunup sevilenlerden ya da sevilmeyenlerden dağıtma... Tüm bunların dışında bir hediye etme biçimi daha vardır ki orada sezgiler konuşur. Uzun bir zaman önce kütüphanemize girdiğinde okuyup beğendiğimiz ya da göz gezdirip bir kenara ayırdığımız kitaplar arasından bir kitap bize göz kırpar. "Bak!" der ve "Benim içimde öyle kelimeler, öyle cümleler, öyle paragraflar bulunuyor ki bunlar senin bir dostun var ya hani, onun çok işine yarayabilir!" diye devam eder. Dile gelmeyenin gönlü genişletmesi hâli denebilir buna. O an ellerimiz hızlıca o kitaba gider ve paketlenir, çantaya konur, dosta ulaşması için bekletilir.

Sevgili ağabeyim İbrahim Çolak'ın 10 Aralık 2019 tarihinde bana yazdığı mesaj şöyleydi: "Niye ve neden bilmiyorum, okuduğum kitapta sen aklıma düştün. Okumamı bitirince kitabı sana göndereceğim nasip olursa."

Mesajı okuduktan sonra merak, heyecan ve türlü duygulara kapıldım. Tam o esnada aklıma, İsmet Özel'in "Benim savunduğum şey, beklentisiz bekleyiştir" cümlesiyle başlayan tiradı geldi. Evet bu bir tiraddı bana kalırsa, Türk televizyonlarında pek de rastlayamayacağız bir an. Şöyle devam ediyordu şair: "Mutlaka elime bir kazanç geçecek diye bir hesap yapmadan... Eğer bir nidâ duyduğum zaman, eğer bir gözle karşılaştığım zaman, bunu hissedemeyecek, bunu kendime yaklaştıramayacak kadar meşgul ya da duyarsızsam, bunu kendim için kayıp sayarım. Benim beklentisiz bekleyiş dediğim şey, hâlâ bir nidânın benim tarafımdan algılanabileceğini kabul etmemdir... İnsan ömrünün sonuna kadar belki bir bekleyişi yaşar."

İbrahim ağabeyin bana kitap gönderme isteğini bir nidâ olarak kabul ettim. Bu kabulümdeki samimiyeti, kitaba ulaşıncaya dek diri tuttum. Ben miydim kitaba ulaşacak olan yoksa kitap mıydı bir okura ulaşacak olan? Hangimiz daha çok ihtiyaç duyuyorduk karşımızdakine kavuşmaya? Bu soruları çok sevmiştim. Sanırım insan, hemen yanıt veremediği soruları daha çok seviyor. Bu sorulara cevap vermek için bir an var çünkü. O an, İbrahim ağabeyin gönlüne bana kitap gönderme isteğinin düştüğü anla aynı olmalı.

Beklediğim birkaç gün boyunca, ne vakit hisli cümleler okumak istesem kapağını aralayıp içinden rastgele bir sayfayı okuduğum Yenildik Hace (Mecaz Yayınları, Kasım 2019) kitabına başvurdum sık sık. Altını çizdiklerimden üç tanesini buraya da almak istiyorum.

"Üç gün sonra, kendimden geçmiş halde kaldırıldığım hastanede gözlerimi zorla açtığımda kalem kağıt istemiş ve şunları yazmıştım: Hepimiz kendi hasretimizi arıyoruz."

"Sevmeyi ve uzun bir yolculuğu içimde yaşamıştım. Sonra ve daha da önemlisi tüm bedelleriyle yaşamaya çalışırken öğrendim 'yalnızlığı' kazanmış olduğumu."

"Gönlümüz büyüsün Hace, gönlümüz büyümeden insan olamayacağız."

"Güzel cümle kurmak için edebiyat değil, gönül bilgisi gerekiyor."

"Sabır, kor bir ateşe sarılmak gibi."

Birkaç gün sonrasında kitap(lar) geldi. İbrahim ağabey kendi kitapları ve bir 'bonus' kitapla arasına koymuş tüm bu mevzuyu sırlayan kitabı: Suut Kemal Yetkin, Günlerin Götürdüğü: Edebiyat Üzerine Düşünceler, Varlık Yayınları, Eylül 1958. Kapağıyla, kokusuyla, her an birbirinden kopmaya hazır kâğıdıyla karşılaşınca, "İşte!" dedim, "Bu bir bakış, kitap bana bakıyor; bu ince, küçük ve narin kitabın içinde sayısız kelime, cümle, paragraf var. Ama beni bekleyen belki de sadece biri, kim bilir?" diye düşünürken "Bismillah" dedim ve hemen önüme gelen sayfada, gözümün ilk değdiği paragrafa baktım. Şöyle yazmış Suut Kemal Yetkin o paragrafta:

"Sözün kısası, kitabı her yönü ile severim. Anlattıklarına dalıp gitmekten, yapraklarına dokunmaktan, taze mürekkebin kokusunu almaktan, çevrilen yaprakların çıkardığı hışırtıdan hoşlanırım. Odamdan dışarıya çıktığım zamanlar, yanıma küçük boyda bir kitap almayı hiç unutmam. Ne olacağı bilinmez ki? Kalabalık içinde insanın içine ansızın yalnızlık çökebilir."

Gezdiğim onca sahafta, kitapçıda, baktığım tozlu raflarda yahut yere düşmüş, çuvallara konulmuş, bir kıyıda unutulmuş kitaplar arasında karşılaşmışızdır belki de Günlerin Götürdüğü'yle. Belki gözüm temas etmiştir, belki dokunmuşumdur. Ama ne misafiri olmuştu kütüphanemin ne de bir rafa kiracı. Ta uzaklardan göndermişti İbrahim ağabey, bir nidâ gibi. Asıl göz teması buydu, nasıl ki güzel cümle kurmak için edebiyat değil gönül bilgisi gerekiyorsa, tam da öyle olmuştu herhalde. Her şey yerini bulmuştu. Geriye tek şey kalıyordu, bu güzel duygular için şükretmek.

Daha fazlası yok. Çünkü İbrahim ağabey, sen de yazmışsın ya hani; bazen anlatmaya çalışmak anlamını bozar yaşanılan duygunun...

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 26.01.2020)

Muhtasar Şair Lügati: Yağız Gönüler


Yağız Gönüler “benim şairim” diyebileceğim şairlerden. Şiirinde müthiş bir devinim ve anlatılabilirliğin neşesi var. Düzyazıları kararlı ve ne dediğini bilen cinsten. Bu iki dünyanın tam ortasında Yağız Gönüler yer alıyor. Şiirsel ciddiyeti hayat pratiğine ağır kelimeler taşır. Dünya ile verip alamadığı vardır onun da benim gibi. Lakin almak ve vermek fiillerinin ne onda ne bende piyasaya dönük bir tarafı yoktur. Kırılınca Klarnet kitabını çok sevmiştim “Minnet Eylemem” kitabı ile bu sevgim daha bir katlandı. Şiir adına umudum oldu.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 26.12.2019)

İnsan için en büyük anlam kaynağı çocuklukta yatıyor


Söyleşen: Birce Yazıcı

“İdeal denen şeyin sürekli değiştiğine inanıyorum naçizane. Çünkü insan yaşadıkça ve öğrendikçe hem nasıl daha güzel yaşayabileceğini düşünüyor hem de ne kadar eksik olduğunu kavrıyor.”

- Kısaca kendinizden ve kitabınızdan bahseder misiniz?
Oldukça karlı bir kasım gününde İstanbul’da doğmuşum. Doğdum doğalı da başka bir şehirde yaşamadım. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi farklı semtlerde okumama rağmen, doğduğum semt Kocamustafapaşa bende en çok etkiyi bırakan yerdir. Yaş aldıkça, oranın eski iklimine hasret duyuyorum. İhtiyarların söz sahibi olduğu, yol gösterdiği, gençlerin bu kadar tembel ve bezgin olmadığı zamanları… Özellikle yirmili yaşlarımdan sonra neyle daha fazla ilgilendiysem, bunda çok sevdiğim Fatih’in yeri var. Tarihi de tasavvufu da edebiyatı da orada sevdim çünkü. Sonra yanına müziği ve mimariyi de ekledim. Bu da insanın ömür sürdüğü hayatı daha anlamlı kılmasına vesile oluyor. Derken bir gün, insan için en büyük anlam kaynağının çocuklukta yattığını düşündüm. Bu alanda epey fazla kitap okudum, insanlarla konuştum. Neticede ortaya “Unuttun Ama Çocuktun” çıktı.

-Çalışmanızda neyi amaçladınız?
Kitabın alt başlığında da belirttiğimiz gibi, bir babanın endişelerini çeşitli kitaplar ve düşünceler çerçevesinde ortaya koymaktı niyetimiz. “Şu şu kitapları okuduk, şunları düşündük ve birçok konuda yapılması gereken şeyler var.” demek istedik. Modern zamanlar, teknolojik gelişmeler, kentsel dönüşümler sebebiyle çocukluk denen o büyülü zamanların ortadan kaybolduğunu söylemeyi amaçladık kısacası.

- Yazarlığınızı yönlendiren, eserlerinize yön veren siyasi, sanatsal ya da ahlaki idealleriniz var mı? Bu anlamda sizi çalışmalarınızda motive eden nedir?
İdeal denen şeyin sürekli değiştiğine inanıyorum naçizane. Çünkü insan yaşadıkça ve öğrendikçe hem nasıl daha güzel yaşayabileceğini düşünüyor hem de ne kadar eksik olduğunu kavrıyor. Sürekli öğrenmek istiyor ve öğrendikçe de şimdiye kadar öğrendiklerinin ne kadar yetersiz olduğunu görüyor. “İyi” ve “güzel” olarak özetleyebilirim ama ideallerimi. İyiye ve güzele dönük her şeyi tabiri caizse kovalıyorum. Peşine düşüyorum, iz sürüyorum, keşfediyorum. Sonra, benim gibi yaşayan ya da yaşamak isteyenlerle paylaşıyorum. Hem yazarak hem de konuşarak. Çaba, gayret ve emek insanın “anlamlı” yaşamasını sağlıyor. Diğer yandan, tembellikten ve bezginlikten hiç hoşlanmıyorum. Bu hoşlanmama durumu da sanırım ayakta tutuyor, benzin görevi görüyor.

- Eserinizi vücuda getirirken hassasiyet gösterdiğiniz hususlar nelerdir? Bilhassa dikkat ettiğiniz neydi?
Etrafta sayısız kişisel gelişim ve psikoloji kitabı var. Bu kitabın öyle bir kitap olmadığını özellikle belirtmek istedim. Bu bir deneme kitabı. İçinde okuyup düşünerek ortaya çıkan metinler var. Çoğu zaman kitapların peşinden gidiyor bazen de fikirlerin. Zaten insan başka nelerin peşinden gider ki? Yazılmış her kitap, birçok kitabın gölgesinde yazılmıştır. Fikirler de keza öyle. Annelerin ve babaların, modern zamanların “nimet”lerini yaşarken, çocuklarını gözden kaçırmamalarını göstermek istedim. O tren bir defa kaçarsa geri gelmiyor çünkü. Daha da önemlisi, her çocuk çok temel şeylerde karşılık bulmak istiyor: anlaşılmak, dinlenmek ve oynamak. Çocuğun dünyasını bunlar kurar ve gelecek yaşamına da bunlar hayat verir. Özellikle oyun denen dünya, çok çok önemlidir. Şimdi ne oyun oynanacak alan kaldı ne de zaman. Korkunç bir döngü var ve bu döngüde çocuklara hak tanınmıyor. Çocuk hakkı yaşam hakkıdır oysa.

­- Eser verdiğiniz alanda karşılaştığınız sorunlar veya eksiklikler nelerdi? Sizin çalışmanız bu sorunların çözümünde veya eksikliklerin giderilmesinde katkı sunabildi mi?
İnsanlara çok fazla öğüt veriliyor. Beslenmeden kitap okumaya, emzirmeden uyku düzenine kadar. Bunlar profesyonellerin işi. Biz, geçmekte olduğumuz zamanların nabzını tutarak bu çağın bir “endişe çağı” olduğunu hatırlatmak istedik. Savaş ve Barış’ta “İnsan sevinçten çok korku duyuyor; hep endişe ediyor, hep korkuyor. Çünkü çocukların bu çağı öyle tehlikelerle dolu ki! Kızlar için de erkekler için de…” diye yazmıştı Tolstoy. O çağ hiç geçmedi, hatta şu an tam ortasındayız ve muhakkak sağ çıkmamız lazım. Öncelikle de çocukların sağ çıkması lazım.

- Kitabınız yayımlamadan önceki emek sürecinden bizlere bahseder misiniz?
Yaklaşık iki yıl bir yandan çocuk psikolojisi üzerine bir yandan da yaşadığımız zamanların nabzını tutan sosyoloji, tarih, edebiyat ağırlıklı eserlerini okudum. Eleştirel bakış açısını geliştirecek ve karşılıklı okumalar yapmaya imkân tanıyacak kitaplar keşfetmeye çalıştım. Ama nihayetinde şunu gördüm ki Donald Winnicott’un “Oyun ve Gerçeklik” kitabı elbette önemliydi fakat Nurdan Gürbilek’in “Ev Ödevi” daha değerliydi. Neler olup bittiğini öğrenmek istiyoruz elbette ama ne dolaplar çevrildiğini de bilmeliyiz. Bunun için de bir kitap gibi görünen ama içinde bin kitabın gömülü olduğu çalışmalara eğilmek lazım. Onu yapmaya çalıştım. Okuduğum ve sevdiğim kitaplardan bahsetmek büyük zevk benim için. Bundan asla vazgeçemem. Kitabın biraz da bu tutkumun sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

- Yazar olarak, Karakum Yayınevi ile çalışmaya nasıl karar verdiniz?
Sevgili Haydar Barış Aybakır, uzun zamandır tanıdığım bir dostum. Kendisinin çok çalışkan olduğuna yakinen şahidim. Hep bir yayınevi kurmasını ve hatta dergi çıkarmasını istemiştim. Fakat bunları isterken kendisini de bitirmemesini diledim. Zira onun en az okuduğu kadar yazması lazım. Kuvvetli, kıyaslama bilen bir zihni var. Entelektüel birikiminin de yaşıtlarının çok ilerisinde olduğunu düşünüyorum. Bir yazar için de böyle biriyle çalışmak zevktir. Yayınevinin diğer emekçileri de gönlü ve zihni açık insanlar. Karakum’u hiçbir zaman dosyamı gönderip kitabı beklediğim bir yer olarak görmedim. Ortada bir kazan var ve herkesin o kazan için kepçe sallaması lazım. Başka türlü tütmez ocak. Dileğimiz Karakum’un Türkiye için bir okuma ocağı olması yönünde hiç şüphesiz.

- Bir yazar olarak yayınevi seçiminin çalışmanıza ne şekilde katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
Yayınevi sadece kitabı etiketleyen, ambalajlayan bir yer değil. Bunun matbaası var, dağıtımı var, kâğıdı var… Günümüzde bu işler kolaylaşması gerekirken birçok sebep dolayısıyla zorlaştı. Dolayısıyla bir yazar için de yayınevi seçmek keyif olmaktan çıktı. Kitabı elimize aldığımızda içimizin ferahlamasını isteriz, aklımızda bir şey kalmasın isteriz. Bizimle beraber yola çıkanların da emek verdiğini, samimi olduklarını bilmek isteriz. Bu anlamda ben Karakum’dan razıyım, Allah da razı olsun diyeyim.

(Karakum Kitap, 30.12.2019)