Yeni Yıla Özel, İndirimli Dizeler

Konu ne olursa olsun
Ağırdır kırılan heves
Diyorum site yöneticisine
Dalları neden kestiniz?

Evlenmeden önce son taksit
Kış gelmeden tarla domatesi
Garipten alınan yılbaşı zamları
Dünya, limon küfü.

Sabah okunan sala
Akşam çekilen düğün halayı
Sen de güzelsin
Âniden çöken ağırlık.

Öyle değil, sandığın gibi
Bağıra bağıra susmak gece vakti.

Yağız Gönüler
(Dergâh, 286, Aralık 2013)

Sermaye Nasılsın

Biz her önümüze gelene selâm vermeyiz
Borçlanma ve taksitler gelince aklımıza
El sıkışmayı da hatırlarız mesailerden önce
Önümüze gelene bir tekme dememiz küçükken
Yere düşeni kaldırmayı bilmediğimizdendir

Biz içimizden kafa tutarız zulme
Dışımıza kibir marka makyajı hoş biliriz
Sinek ısırınca midemiz bulanır derhâl
Asansörlerin bitirdiği komşuluk
Kapı çalmayı utandıran zil sesleri

Biz kredi çeker ev araba sahibi
Oluruz pahalı cep telefonlarının
Kolejlerde cılız çocuklar da okuturuz
Büyüdükçe küçülen hassasiyetlerimiz
Babamızdan mirastır tasarruf ve yatırım

Biz okçular yerimizi terk ettikten sonra
Bitti her şey ve yeni baştan başlamak için
Ne kadar af dilesek kendimizden geçerek
İnnen nefse le emmâretun bis sûı
Latince harflerle bile yazdık hiç Latin olmayanı

Biz sonradan utanacağız çünkü gafil avlandık
Ne çok suç ve utanç ve hata
İşledikçe eşeledik toprağı batırdık kinle
Kendi kendini utandırmak neydi
Onu da hatırlayın

Yağız Gönüler
(Aşkar, 28, Ekim-Kasım-Aralık 2013)

Kırk Hadisle Gelen İkram: İlham

"Bu dünyaya kalmayalım
Fânidir aldanmayalım
Bir iken ayrılmayalım
Gel dosta gidelim gönül."
- Yûnûs Emre

"Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak."
- İsmet Özel

Şiirin insanı hangi şekillerde etkilediği ve şairin şiiri yazarken neleri gözettiği asırlardır hem okuyucuyu hem de eleştiriciyi muallakta bırakmaktadır. Şiir, yeryüzünde tüm toplumları etkileyen, şekillendiren, tarihe ışık tutan ve tarihle yürüyen, nihâyet şairden de sıyrılabilen sözler bütünüdür. Şiir; kalan, duran, koşan bildiriler zinciridir. Şairin dertlerinin, "güzel sözle söyleme sanatı"yla kavrulmuş hâli şiirdir. Şiirin kendi bir derttir. Peki bu dertler silsilesinin ucunda ne vardır, yahut olmalıdır? Biz bu soruya, bu toprakların akıbetini belirleyenler ve daima belirlemek mükellefiyetini omuzlarında şerefle taşımayı kabul edenler olarak cevap vermeliyiz. Kur'an ve sünnet mirasından başka bir mirası reddedenler olarak. Türklükle Müslümanlığın arasını açanların baş belâsı olarak. Türk şiirinin ortaya çıkışının, küffara vurulan bir darbe olduğunu kavrayarak ve bilerek. Gözeterek ve görerek. Başka türlü bir şiir anlayışı, şiir olmayacaktır. Anlayıştan da oldukça uzak olacaktır. Zira Kur'an, şiirin ve şiirimizin müktesebatını zaten belirlemiştir. Bir tepsi sunmuştur. İkramına vesile olan ve Mekke'de nazil olan Şuarâ Suresi'nin son 4 ayeti şairler üzerinedir:

224. Şairlerinden ardından sapkınlar giderler.
225. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmez misin?
226. Şüphesiz onlar, yapmadıkları şeyleri söylerler.
227. Ancak iman edip iyi ameller yapanlar, Allah'ı çokça zikredenler, kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar (bu hükmün) dışındadır. Zulmedenler, hangi akıbete uğrayacaklarını bileceklerdir.

Şairler; onlara kim bilir neler ilham verir? Gelen ilham, okuyucunun rahatını ne ölçüde kaçırabilir? Rahatı kaçan okuyucu, kendisine musallat olan düşünceleri tahayyül ederken neler hissetmelidir? İşte topyekun bir ilham harekâtı. Bu harekâtta ricat yok, daima niyet ve cihat var. Zira asil bir komutanı var. Niyetin ve cihadın açıkça beyanı, savaşın çığlığıdır. Savaş başlamıştır. Çünkü: "Gazeteler tutuklamış dünya kelimesini / o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir."

İlk olarak kasım 2003'te yayımlanan "Kırk Hadis", İsmet Özel'in radyo konuşmalarının redaksiyonu suretiyle meydana gelmiştir. TİYO Yayıncılık tarafından yapılan yeni edisyonuyla (temmuz 2013) 6. baskısını yapan "Kırk Hadis"te yeni bir önsöz bulunuyor ve kitaptaki hadislerin Arapça metinleri elle rika hattıyla yazılmış olarak okuyucuya sunuluyor. Peki okuyucu "Kırk Hadis"ten ne anladı, ne anlıyor? Bu hâlâ bilinmiyor fakat İsmet Özel kitabın önsözünü bitirirken derdini şu şekilde belirtiyor: "Kimin kime düşman olduğu, kimin kime dostluk gösterdiği ve kimin kimle haşrolunacağı ezelden belli. Ben sadece şu dünya zindanında kötü kokudan rahatsız olan ne kadar insan kaldı ise, onların kendi burunlarında kabahat bulma hatasını işlemelerini güzel bulmadım, nâçizâne."

"Ne kadar daha kazanırsam evi, arabayı değiştiririm?" veya "Aman, bana dokunmayan yılan asırlarca yaşasın!" derdini(?) edinmiş toplulukların içinde öyle veya böyle yaşıyoruz. Yer alıyoruz demiyorum, yaşıyoruz. Bazen el sıkışıyoruz ama anlaşamıyoruz. Selâm veriyoruz karşılığını alamıyoruz. Kabul etmiyoruz. Etmemek için ne yapıyoruz? Şiire müracaat ediyoruz. Haysiyetimizi korumak için şiirin yüzüne sürüyoruz gözlerimizi. Değerimizi düşürmemek için şiiri tercih etmiyoruz, şiiri değer biliyoruz, değerleniyoruz. Kıymetimizin ölçüsünü dizelerde arıyoruz. Buluyoruz. "Bir yanlışlık var!" dediğimizde surat asma hakkımızı kullanıyoruz. İlerleme dediğimiz şey ruh bütünlüğümüzdeyse, bunu şiire borçluyuz. Rahatımızı kaçıran şey şiirse, burada güzellikler buluyoruz. İşte Kırk Hadis; "Bir hadîs-i şerîfin bir şairle ne ilgisi olduğunu, bir hadîsin bir şaire neler ilham etiğini, bir hadîsin bir şaire hangi bakımdan ikramda bulunduğunu öğrenmek hoşunuza gidecekse doğru yere geldiniz" diyor. Evet, geldiğimiz yer doğru. Fakat İsmet Özel hadislerle kurduğu demire şiirleri tespih taneleri gibi dizerek bize bir rahatlık temin etmiyor. Çünkü bu yerin bize sunduğu, rahatlıktan çok, "şimdiye kadar bozulmadan koruyageldiğimiz rahatımıza" musallat olan bir terakki sahasına sokuyor okuyucusunu. Çünkü şairin insanlara çok yakışacağını düşündüğü bir mesele var. Meseleler üstü bir mesele: "Ümit ediyorum ki, benim cür'etkârlığıma şahit olan Müslümanlar bir şekilde dünyanın etrafımıza ördüğü kabalık, anlayışsızlık kozasını kırmak ve ahiret özlemi çeken bir kelebek olmaya özenmek duygusunu edinirler. Ben doğrusu böylesi bir duygunun bütün insanlara çok yakışacağını düşünüyorum."

Kitabın o sade ve ferahlık sunan kapağıyla karşılaşır karşılaşmaz hadisleri merak etmemek mümkün olmuyor. Bir sabırsızlık ve bir temkinli olma hâli. Tedbiri elden bırakmamak için önce "Altıncı Basımın Önsözü", ardından da "Mukaddime: Yaşamak Bir Yanlışlık, Din Bir Bunalımdır" başlıklı yazıları okuyoruz. Biz bu tedbiri elde ederken İsmet Özel uyarıyor: "Tedbirsizliğime rağmen ismim intişar ettiyse bütün şartlarda hareketlerimin istikametini edebe riayet etme dikkatimin tayin edişindendir."

Kırk Hadis'in içinden birkaç hadis:

"Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Kadınlar, güzel koku, gözümün nuru namaz."
Nesâî, İşretü'n-Nisâ;
Ahmed b. Hanbel, Müsned

"Muhakkak Allahu Teâlâ Hazretleri, sığır cinsinin otları dişleri arasında evirip çevirdikleri gibi tekellüfle konuşan, ağzının içinde dilini dolaştıra dolaştıra belâgat taslayan erkeklere buğzeder."
Ebû Dâvud, Edeb;
Tirmizî, Edeb

"Fetihten sonra hicret yok; lâkin cihad ve niyet vardır."
Buhâri; Îmân;
Müslim, İmâret

"Kıyamet gününde Âdemoğlu şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Rabbinin yanından ayrılamaz: Ömrünü nerede, ne suretle harcadığından, yaptığı işleri ne maksatla yaptığından, malını nereden kazandığından ve nerelere sarf ettiğinden, vücudunu, sıhhatini nerede ve ne surette yıprattığından."
Tirmizî, Kıyâmet

"Zayıflarının hakkı kuvvetlilerinden alınmayan bir millet nasıl temizlenebilir?"
İbn Mâce, Sadakat

"Âdemoğlunun bir vadi altını olsa ikincisini ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder."
Buhârî, Rikâk;
Müslim, Zekât

"Titremene lüzum yok. Ben kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum."
Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid

"Sözlerinde ve fiillerinde ileri gidip hadleri aşanlar helâk olmuştur."
Müslim, İlim;
Ebû Dâvud, Sünnet

Eğer kitapta, hadislerin İsmet Özel tarafından yapılan açıklamalarını bulacağınızı zannediyorsanız yanlış istikâmettesiniz demektir. Zira Kırk Hadis'in en önemli derdi, bir şairin hadislerle olan ilgisi ve hadislerden aldığı ilham. Buna rağmen hadislere şairin yazdığı yorumların okuyucu üzerinde ciddi bir uyandırıcı etki yapmasının yanı sıra, artık bundan sonra bir uyanıklık sahası da teşkil etmesi gerekiyor. Okuyucu kaşını gözünü oynatmadan, ağzını açarak değil, tüm kalbiyle okumalı; hem hadisleri, hem şairin yorumlarını. Bu yorumlarda anlaşılacak çok şey var. Nasıl anlaşılacağı ise tamamen okuyucunun elinde. Zira: "Bir gün müritlerinden birisi Bahauddin Nakşibend'e demiş ki: "Efendim, siz bize çok güzel şeyler söylüyorsunuz; fakat bunları nasıl anlamamız gerektiğini söylemiyorsunuz." Bunun üzerine Bahauddin Nakşibend, "Evlâdım ben sizin önünüze içi çok lezzetli yemişlerle dolu bir sepet getiriyorum. Sen de bana, efendi hazretleri bu meyveleri benim için yer misin diyorsun!" demiş."

Hadis, ikram ve ilham. Şairin hem gönlünden hem kaleminden. Tepside önümüze gelen şeylerin rahatımızı kaçıracağı muhakkak. İlhamın ruhumuza katacağı rahatlık sahası ise bize terakki imkânı sağlayacak. Mühim olan o terakkinin elde edilebileceğini keşfetmek, yola çıkmak ve her daim hazır olmak. Çünkü:

"Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

Yağız Gönüler
(Aşkar, 28, Ekim-Kasım-Aralık 2013)

Dünyanın Bütün Ağrı Kesicileri

Adnan Algın'a

Gelmiyor içimden, geldiğim o yerler
Saydım, sonsuz soru işaretleri gözlerimde
Bir dizeyle tekerrür etti tarih:
Geçmiş, gelip geçti, bin günlük yüktü

Sanayi devrimi gibisin, kömürlü buharlı
Yoksa bir tepki misin köye, köylüye
Uzakdoğu musun, batı Avrupa mı, Asya mı
Sımsıkı söv geçmişe, Herodot utansın

Tuttum: primi yatmış bir mısra bu
Yahut yıllık izni biten hür kafiye
Kar yağarken başlayan bir yangından
Önce ne kurtarılmalı, hiç öğretmediler

Açıldım, açıldım, okunamadım
Bir ağrı kesicinin prospektüsü gibiydim
Çocuklardan uzak tutuldum ve saklandım
Sen de öyle, buna eminim

İnsan, tek başına bir hiç, mirim
Bunda bir güzellik var sanki
Ateşte soğuyan gölgede kavrulan
Seslendim: Biz kazanacağız, inan!

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 8, Kasım 2013)

Korkunç Bir Şey: Ustalık

"Şiir’de şairane'ye hep karşı oldum..."
- Turgut Uyar

Şimdinin şiirle uğraşanları hep aynı noktaya değinirler. Kaliteli eleştiri diye bir şey yok, çünkü herkes eleştiriyor ve bu da eleştirinin basitliğini bayatlığa dönüştürüyor. Şiir üzerine yazması gerekenler bundan korkuyor, çekiniyor. Acaba neden? Şiir üzerine çok şey bilmediklerinden mi yoksa şiir yazmakla şiir eleştirmek arasındaki farkı göze alamadıklarından mı? Bilmiyoruz. Ancak görüyoruz. Hâlâ göçüp gitmiş şairlerimizin şiir üzerine yazdıklarını okuyoruz ve yeni anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bu da maalesef bizi doğru bir yere götürmüyor. "Hâlâ" diyerek kötü bir şey söylediğim anlaşılmasın, "yeni"den ve "yenilerden" de bir şeyler, ama iyi şeyler okumak istemek, her şiir işçisinin hayali oldu artık. Üzerinde duracağım kitabın, ilk baskısını 2009 yılında yaptığını düşünürsek eskiler "hâlâ" yeni.

Alaattin Karaca'nın hazırladığı "Korkulu Ustalık" 700 sayfalık bir eser. Hem deneme, hem şiir, hem şair, hem inceleme, hem söyleşi, hem soruşturma. Yani her şey. Dolayısıyla 2. baskısını değil 22. baskısını yapmalıydı ülkemizde. Ne kadar şiir okunuyor ki şiir üzerine yazılmış bir kitap satsın, okunsun, öyle değil mi? Öyle değil böyle: Korkulu Ustalık; Turgut Uyar'ın bir büyük kitabı. İçinde korkuları var, şiire dair.

Kitabın, daha doğrusu Turgut Uyar'ın bu kitapla birlikte peşinde düştüğü şey şu: Gerçek bir şair - o da ne demekse - kendine ve şiire bir söz vermiştir. Bu söz, bir derdin yahut davanın sözüdür. Diyecek bir sözü olandan çok, kuşatacağı bir davası olana şairlik ve şiir üzerine konuşmak yakışıyor. İkinci Yeni'nin "baba" şairi Turgut Uyar şüphe yok ki bu konuşmayı yapması gerekenler arasında en önemlilerinden. Yazdıklarına bakarsak görebiliriz ki şiir üzerine en ciddiye alınır yazıları da kendisi yazmış. Özellikle "Korkulu Ustalık", "İlkin Cesaret", "Dikiş Payı", "Ozanın İşi", "Efendimiz Acemilik" ve "Çıkmazın Güzelliği" gibi çok güzel isimlere sahip yazılarıyla bir şairin sadece şiir yazarak değil, çok önemli sorumlulukları omuzlamakla bir yerlere gelebileceğini ve belki de unutulmaz olacağını, iz bırakacağını anlatıyor.

Acemi kelimesine yakından bakarsak, "Bir işin yabancısı olan, eli işe alışmamış, bir işi beceremeyen" anlamını görürüz. İşte Turgut Uyar her şeye buradan başlıyor ve bitirirken de aynı şeyi söylüyor: "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek."

Şimdi Turgut Uyar'dan şu güzelim şiiri okuduktan sonra kitap ve kitaba adını veren yazı hakkında "acemi" bir izah yaparak kaçmayı düşünüyorum. Hayırlısı.

Kışındır

şimdi bu kışa girişin bir hüznü müdür o mudur acaba
bu iri iri sevmekler denizi o eski mühür o mudur acaba

mavi isterse mavi kalsın ister ölümle değişsin kendini
ellerim bu hüzünde her şeye karşı kırgın kaba saba

çocuklar vardı çarşıya indiğimde hemen hemen günsonu
ellerini verdin tuttum tamam ağzını da ver bir daha

durup durup yüceltiyorsun şu korkak şafağımı
incelmiş bir mor olarak çıkıyorum böylece her sabaha

şimdi bu hüzün nedir sanki kara kazağım sırtımda
işte bir duman, bizi tüten, işte bir duman ki kapkara

kışa nasıl başlanır bahçelerde, çiçekler nasıl başlarsa
bir balıkçı denizin dibine öyle başlar her defa

şimdi bu kışa girişin hüznü müdür o mudur
benim her duygum biraz hüzün gibidir. Meselâ

Ne kadar acemi ve ne kadar muhteşem bir şiir. Bence demeli miyim? Bilmiyorum. Bence hayır. Turgut Uyar'ın kaybetmekten daima korktuğu acemilik işte burada imdadına yetişmiş ve nihayetinde ortaya bugünlere, ezbere ulaşan bir şiir gelmiş. Acemilikle yazılan her ne olursa olsun - elbette teknik ve duygu göz ardı edilmeden - gönül teline dokunuyor, öyle de kalıyor. Konumuza döneyim. Uzatma, dedim kendime.

Şubat 1955'de, Şimdik dergisinin 2. sayısında yayımlanan Turgut Uyar yazısının başlığı Korkulu Ustalık. Bu yazı, şiirimiz üzerine yenilikten bahsedilir bahsedilmez akıllara Orhan Veli'nin gelmesiyle alakalı olarak başlıyor. Turgut Uyar, Orhan Veli hakkında çok önemli bir tespitte bulunarak "Onun getirdiği en büyük yenilik, kurallara, geleneklere karşı koyma, inandığını yapmak yolunda namuslu olmaktı" diyor. Yeniliği sadece onun getirmediğini de yazan Uyar, bazı şiir akımları konusunda "usta"ların ortaya çıktığını ve bunun nasıl da korkulacak bir tehlike olduğunu belirtiyor. Yazı, tamamen bu doğrultuda akıyor. Şimdi, yazıdan alıntı yapacağım 2 paragraf bana kalırsa, günümüz şiirinin de derdi. Müthiş tespitler, Turgut Uyar'dan:

"Şimdi şunu soracağım: Bir yenilik, bir akım ne zaman eskimiş olur? Ne zaman tazeliğini yitirir? Ben şöyle düşünüyorum (yanılabilirim elbet): Ne zaman ortalıkta o akımın ustaları çoğalırsa, yahut türerse, ortaya bir akımın ustası çıkarsa, o akımda yapılabilecek her şey yapılmış demektir. Bundan sonra yapılacaklar hep birörnek şeyler olacaktır.

Ya ustaların hâli? O daha başka. Hem kendisini, hem çevresini aldatmak için yazacaktır artık. Anlayışının, ustalığının rahatına ermiştir. Her yeniliği getirenler, getirdikleri yeniliklerin ustası olmaya özenirler. Bu bir alışkanlıktır. Belki daha öte, bir zorunluluktur; hatta doğaldır. Kişi kolay kolay kurtaramaz bundan kendini. Diyeceksiniz ki, zaten böyle olması gerekmez mi? Hayır gerekmez."

Hemen durup, 1955'te yazılmış bu yazıdan tam 30 yıl sonrasında yayımlanmış bir Turgut Uyar kitabı olan "Sonsuz ve Öbürü" sayfalarını karıştıralım. Sayfa 154-158 arasında, yine 50'li yıllarda kaleme aldığı "Efendimiz Acemilik" adlı harika bir yazı var. Yukarıda mevzubahis ettiğim "Korkulu Ustalık" yazısını adeta tamamlar nitelikte. Şimdi, Turgut Uyar'ın "Efendimiz Acemilik" yazısından uzunca bir bölümü alıyorum:

"...Oysa ben şiirin bir gençlik hevesi değil, daha çok bir olgunluk, bir yaşlılık uğraşı olduğu kanısındayım. Hiç değilse her çağın kendine göre bir şiiri vardır sanıyorum. Gençlik yıllarında üç beş fukara aşk şiiri, bir iki kahramanlık manzumesi yazmış, adı iyi kötü şaire çıktıktan sonra susmuş bunca şairimiz var. Bir çoğu yaşıyorlar. Neredeler şimdi? Dünyada 'şiiriyet' mi kalmadı? Ben kırkından sonra artık yazmayan şairlerimizin, hayatın yükü, geçim derdi, falan gibi sebeplerle değil, artık çağa uymak gücü kalmadığından, söylenecek şeyleri kalmadığından, yahut şiirle söylenebilecek taze şeyler bulamadıklarından, kendilerini yeniden icat edemediklerinden sustuklarına inanıyorum.

Burada şöyle düşünüyorum: İnsan bu çıkmaza ancak ustalığa yönelmekle düşebilir. Usta olmak için ister istemez bir yön, belirli bir gidişi tutturmak zorundasınız. Okuyucu sizin bir önceki havanızı bilmeli, alışmalı size... Bir taş alıp yontacaksınız. Her gün bir çekiç, her gün bir çekiç. Sonunda süslü, özentili bir anıt çıkaracaksınız. Vurduğunuz darbelerin her gün biraz daha yerini bulduğunu bakanlar görecekler. Sonuna doğru "İşte!" diyecekler.

Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız."


Üzerine konuşulacak hiçbir şey yok. Alalım bu sözleri günümüzden değerlendirelim, yine aynı sonuca varırız. Şair büyüklerimizle konuşunca hep bunları duyar, biliriz. Nerede o şairler? Neden sustular? Usta oldukları için mi? Yoksa acemilikle, korkaklığı birbirlerine karıştırdıkları için mi? Evet, yazamamak da, yeni bir şeyler bulamamak da, kısacası keşfedememek de, bir korkaklıktır. Korkaklığa çıkar tüm bunların sonu.

Korkulu Ustalık, işte bu iki yazıyı dikkate alırsak şayet bize acemiliğin ne kadar güzel bir samimiyet olduğunu, "şiir" üzerinden anlatıyor. Kitabın tamamını burada anlatma derdine düşmektense, en önemli bulduğum noktasına değindim. Yoksa, "Bir Şiirden" bölümü var ki; orada Abdülhak Hâmit, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu ve niceleri okuyucusunu bekliyor. Şairlerinden bir şiirinden yola çıkarak Turgut Uyar yol açıyor. Hep birlikte yürüyoruz. Yolumuz, şiir yolu. Buyurun.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 8, Kasım 2013)

İniş İzni

Biraz komik yaz diyorlar, gülüyorum
Bana bunları yazdırana söyleyin
Yapraklar sararır, kimse utanmazdır
Bir dilsiz, ana dillere kayıtsızdır

Müzik şiir yazdırmaz, şiir zaten müziktir
Dinliyorum bunu yazarken kendimi
İnsan gibi davranıyorum kelimelere
Sabah ezanını, çok iyi dinle

Esas duruştayım boş bir asansörde
Kaçıncı kattır bu, topraktan uzaklaştığım
Çiçek ekiyorum avizeye, bak bu komik
Patronun köpeğinin ağzında altın kemik

İniş izni istiyorum kuleden, böyle
Sürekli tekrarlanan bir anons dünya
Gerçekten ölmek gibidir aşk, aniden biter
Toprağa verilir, herkes evine döner

Yağız Gönüler
(İtibar, 26, Kasım 2013)

İlişikteki Gibidir

Topu adaletin bahçesine kaçan çocuklar
Haklarını arıyorlardı naylon da olsa umut topları
Oysa her çocuğun umudu imtihânıdır dünyanın
Ve dünya, gelin evine götürülen âciz bir bohça
Yarısı yarım, yarısı oldukça tastamam

Ulubatlı Hasan en az babaannem kadar efsanedir bu konu çok ciddi
Ric'at bilmeyince çare biraz Akşemseddin, biraz seccâc humrun
Merc'i bellidir oysa yıllar evvelinden bildirilmiş hadis, şerif ve fetih
Fâtih'in golüyle kapanan ortaçağ modernizmden henüz bihaberdir
Lakin geçen ve geçirilen yıllar ırzına da geçebilir işsazı issinin issassız

Kadroları çok derinden hırpalıyor bordrolar
Belediye istihdâmı için bıyık bırakmak yeterli
Ahaha ho hah asla bir gülme çeşidi değildir
Çünkü atlara binek aracı gözüyle bakılmaz
Allah, aşkına bizi koru, yalpalıyoruz doğrusu

Kanal Harekâtı'ndan başlar Filistin'in yalnızlığı öyle değil mi Maxwell?
Aniden tünele girerken çöken karanlıkla Devlet-i 'Aliyye de klostrofobi olur
Derhâl atımı hazırlayın Cemal'e koşacağım, paşa in oradan düşersin
Paşa son kez söylüyorum: in the air tonight, my god, it's very hot
Enver'den haber var mı, Sarıkamış'ta mağlup, Çanakkale'de gâlip

Konsolosluklara düşen işi pişirilmiş bir yumurta
Denize karşı çıkmayan vizeden umut kesilmez
Üzüm Fransız Sokağı'nda aranınca kalınabilir Fransız
Kalk ve Lades'e gir, kendine senden menemen söyle
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime

Çocukluğun kronolojisi neşredildi şükür: misket, saklambaç, disket, kapkaç
Tanka çarpıp makam değiştiren hıçkırık sesine sadece klarnet eşlik edebilir
Kalbim temiz diyor kirlettikten hemen sonra sıfatından meş'emet akan
Sonu gelmez hesapsız bir son bekliyor bizi öyle değil mi Münker, Nekir?
Korkmadan dizelerle seksek oynayanları teşbîh-perestler ne bilir?

Akıl ve dirâyetin kaybolduğu âhir zamânlarda evet
Marşlara düşer marşa basma ilhâmına kavuşturmak
Çünkü sözün bittiği yer hakiki bir selâm verir bize
"Öyle ise gel kardeşim, hep verelim elele
Patlatalım bombaları, çanlar sussun her yerde"

Yağız Gönüler
(Aşkar, 27, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013)

Esaslı Bir Deneme: Modern Türk Şiirinin Doğası

"Her dilin kendi konuşma ritmini, yasama hakkını, kısıtlamalarını ve kurallara uymama hakkını saptayıp kabul ettirdiği kanısındayım."
- T. S. Eliot

Türk şiirinin doğası üzerine yazılmış bir deneme kitabının hakkını vermeye, neden 1942'de söylenmiş bir Eliot sözü ile başlanır? Çünkü Eliot, zıvanadan çıkmış modern dünyaya karşı desteğini önce divan şairinden, şiirinden almıştır. "Kainatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez olduğu halde, vasat insan kendi dairesinin merkezi etrafında dönmektedir. Her şeyde ilahi aklın izleri görüldüğü halde insanların çoğu kendi akıllarına güvenirler" demiştir. Bu sözün karşısına hiç çekinmeden Hayâlî'nin “Cihan-ârâ cihan içindedür arayıbilmezler / O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler” dizelerini koyabiliriz. İşte bundan sonra, modern şiir denildiğinde iki soru çıkar karşımıza. İlki: modern şiir gelenekten kopma amacı mı güder? İkincisi: modern şiir daha farklı bir sunuş, yani söyleyiş biçimi ve kendince türlü kayıtsızlıklarla, geçmişle bir irtibat mı kurmanın derdindedir? Hangisidir? Cevabı hâlâ aranmakta olan bu iki soru üzerine 1993'te Yapı Kredi Yayınları etiketiyle Ebubekir Eroğlu'nun bir deneme kitabı yayımlanır: Modern Türk Şiirinin Doğası.

En baştan söylemek gerekirse bu deneme, yoğunlaşma isteyen bir üsluba sahiptir. Kitabın içindeki her bölüme ayrı ayrı yansır bu nitelik. Ayrıca kitabın, modern şiirin gerek dünyadaki gerekse ülkemizdeki örneklerini, bilhassa iyi örneklerini bol bol okumuş okur kitlesine hitap ettiğini de açıkça söylemek gerekir. Ebubekir Eroğlu kitabın ikinci baskısı için 2005 yılında yazdığı notunda, kitabın derdini şu şekilde özetlemiş: "Bana göre, modern şiirimizin kalkış noktaları, canlılığı ve yönsemeleri hakkında yeterli bir görüş ortaya konulmuş oldu; kimi poetik görüşlerin ifadeye kavuşması sağlandı. Denemelerin kapsadığı zaman sürecinde, modern dönemdeki şiirimizle temellenen, gelişen ve olgunlaşan şiirsel doğa ortaya çıkmıştır. Tarihsel açıdan bakılırsa bundan sonrası, kendini yeterince belirlemiş ve belirginleşmiş bir şiirsel doğa üzerindeki işleyişin ve farklılaşmanın aşamalarını verir. Kimi değerler zaman içinde demlenmiştir. Değişim, değer getirir; demlenme, bir süreyi gerektirir."

Değişim, hayatımızın en sabit tarafı. Değişim hep var. Değişime hep varız. Hayır diyemediğimiz bir şeydir değişim. Sürekli bir yenilik ararız, yeni şeyler söyleme ihtiyacı hissederiz. İşte bu ihtiyaç için yola çıktığımızda, acaba çıkış noktamız doğal olan mıdır? Yapmacık bir değişimde ne bulabiliriz ve bu değişim ne kadar kalıcı olabilir? Bir değişim ve belki de dönüşüm isteğimiz varsa, bu değişime ayaklarımızın bastığı yerden mi başlamalıyız yoksa -bir atletizm oyuncusunun sıçrayışını kafamızda canlandırarak- iki üç adım öteden mi? Behçet Necatigil, 10 Aralık 1968 tarihinde yaptığı bir radyo konuşmasında "Şiir millîdir, önce dil yanıyla toprağa bağlıdır." der. Gençlere verdiği öğütleri tamamlarken "Biraz da Osmanlıca öğrensinler!" eklemesi yapar. Diğer taraftan Salâh Birsel de "Bir sanatçı ancak kendi çağını yaşamakla yeni bir sanata varabilir. Ama kendi çağını yaşamak, zamanının beğenisine, düşüşüne sıkı sıkıya bağlanmakla değil de, eski çağların beğenisine, düşünüşüne aldırmamakla olur." yorumunu yapar. Peki birbirine bazı noktalarda zıtmış gibi görünen bu iki deyişi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Şiir Hakkında" yazdıklarından bir bölümü aktararak birleştirebilir miyiz? Deneyelim: "Şiir, nesrin dışında bir söz sanatıdır. Mükemmeliyet şartının önde yürüdüğü bir söz sanatıdır. Yani, mânâyı ikinci plâna alıyoruz ve mükemmellik fikri, boşalan yere geçiyor. Kanunlarını dilden alan sanattır. Bunun birtakım rasyonalist kaideleri vardır.". Tanpınar'ın bu yorumuna Valery'nin modern şiir hakkında söylediği "Dil ile yapılan bir oyundur" sözünü eklemek gerekir. Artık mayanın kıvamı tutar gibi oldu, yoğurdun tarifi daha bir yapılabilir hâle geldi; demek ki değişimin sadakatle bağlı olması gereken önemli bir noktası vardır. Bu nokta dildir.

Ebubekir Eroğlu'nun "Modern Türk Şiirinin Doğası" adlı kitabının ilk bölümü "Geleneğin Tek Katmanı" adlıyla başlar. Bu bölümde klasiklere ilgi duymaya, gelenekçi bir tutum izlemeye, duyuş ve söyleyiş üzerine çizgiler çekmeye gayret eder yazar. Şiiri çeşitli katmanlara ayırır ve sonunda birleştirir. Ebubekir Eroğlu'nun denemelerindeki en keskin nokta da budur; yazının başında hızlıca süzgeçten geçirilerek dağıtılan konu, yazı biterken nihai bir sonuca ulaşır: "Nihayet, her uygarlık ve dilde süregelen şiir, sadece şiir olarak bakıldığında; iki geleneğe bağlanabilir. Bunlardan birinde, söyleyiş konuşma ağırlıklıdır. Diğerinde, hayal ağırlıklı. Octavio Paz'ın kelimeleriyle söylersek, "oral" ve "visual"."

Kitabın ikinci bölümü "Modern Türk Şiirinin Doğası Üstüne Bir Deneme" adını taşıyor ve alt başlıklara ayrılıyor. İlk başlık "1900'lerin İki Eşiği"dir. Savaş yılları, modernleşme ve dil üzerinden giden bu bölümde tıpkı yukarıdaki yorum kıyaslamalarındaki gibi bir yan yana getirme durumu vardır. Ahmet Haşim'in "saf şiir"e ulaşma arzusu, Yahya Kemal'in şiirde "mükemmeliyet" arayışı mevzubahis edilirken, gelinen nokta bir önceki kuşaktan ve onu da önceleyen kuşağın çizgisinden ayrı bir yere konur. Özellikle yirminci yüzyılın başında Mehmet Âkif ve Tevfik Fikret'te bulunan "eski şiirden kopma" durumu -çabası da denilebilir- son cümlelerde yazar tarafından şu şekilde neticelendirilir: "Geleneğe karşı çıkmak eskinin devlerine karşı çıkmak değil, yerleşmiş ve hatırı sayılır kurallar içinde sürmekte olan yanlışlığın farkına vararak, onun ve onu belirleyen etmenlerin dışında eser vermektir. Çünkü; gelenek, vaktiyle başlamış ve vaktiyle bitmiş olan değil, vaktiyle başlayıp kökleşmiş olup da halen ağır kusurlarıyla dahi sürmekte olan demektir."

İkinci alt başlık olan "Ritmin Zaferi ve Çeşitlenme"de modern Türk şiiri artık derdini ortaya koymaya başlar. Bu dönemin şairleri, hemen hemen bütün mesailerini batı şiirini anlamaya, özellikleri üzerinde yorumlar yapmaya ve kendileri için çıkarımlar sağlamaya adarlar. Tüm bunların neticesinde ortaya konan modern şiir örneklerinde, elbette ki geleneğin rüzgârı henüz dinmemiştir. Nitekim, Yahya Kemal'in "Açık Deniz" şiirindeki ritmi ve büyük bir kesim tarafından alkışlanan teknik başarısı "vezin"den henüz kopmamışlığın bir örneğidir:

"Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl...
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu..."

Bu dönemde şiirimize "ben" de sızar. Bilhassa Necip Fazıl'ın şiirlerinde gergin bir "ben" vardır. Öfkeyle doğar, gelişir, sonra da kendi içine kapanır. Fazıl Hüsnü Dağlarca'daki "ben"in ise gerilimi yüksek değildir. Biraz umut, biraz da romantizm vardır. Örneğin Necip Fazıl'ın "Örümcek Ağı" şiiri şu dörtlükle biter:

"Kalbim, yırtılıyor her nefesinde,
Kulağım, ruhumun kanat sesinde;
Eserim duvarın bir köşesinde;
Çıkamaz göğsümden başka bir seda..."

Diğer yandan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Kitabım" şiiri ise şöyle başlar:

"Kitap en iyi arkadaş
Bana neyi sorsam söyler.
Ne anlatsa en sonunda
Çalış, iyi, doğru ol der."

Sanılmasın ki kitabın içi bu tip örneklerle dolu. Yazının başında da belirtildiği gibi kitabın "iyi bir şiir okuyucu"suna hitap etme sebebi de bu. Bölümün sonlarına doğru 1950'lere gelinir. Yelpaze genişler. Estirdiği havada, bir eski kuşakla büyük farklar yer almaz. Zira 1950'ler, yazara göre "ileriyi ve geleceği besleyen patlamanın yatağı" değildir. 1940'lara hâlâ yakındır, ancak 1930'lardaki "düşünsel boyut"tan ciddi adımlarla uzaklaşmıştır.

"Modernleşmenin Tarif Edilebilir Atmosferi", üçüncü alt başlık. Bir önceki alt başlıkla ilişki kurmak için yazar 1950'li yılların önemini, ortada gerçek bir şiir hareketinin yer alması ve şiirin edebiyatımızı biçimlendirme konusunda önde yürümesi olarak belirtir. Arı gibi çalışan her şair, kendi peteğini kurmaktadır artık. Sürekli irdelenen Fransız edebiyatının dışına çıkılmakta, Güney Avrupa ve Latin Amerika şiiri bu peteklere sızmaktadır. Cumhuriyetin ilk otuz yılında tek parti rejiminin etkilediği bir kültürel ortam vardır. Aslında buna etkilemekten çok şart koşmak dersek, daha gerçekçi bir cümle kurmuş oluruz. İşte bu ortamda iki tema vardır ki şiirimizi derinden etkiler: hümanizm ve milliyetçilik. Yazara göre Necip Fazıl tarafından geliştirilen İslami eğilimin, Tanzimat dönemindeki "İslamcılık"tan ve tek partinin benimse(t)diği milliyetçilikten çok ayrı bir noktada açıklanması gerektiği belirtilir. Orhan Veli'nin ölümünün ardından Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday hümanist kanadı sürdürseler de, dönemin şiir dili içinde hümanist anlayışın asıl bayrak tutanı Edip Cansever'dir. Bölümün bitişinde, şiirimizde her kuşağın paylaştığı değerlerin arasındaki ortak paydalarda daima bir "oransızlık" olduğu belirtilir.

Dördüncü alt başlık "Modernleşmenin İçi ve Ertesi" adına sahiptir. Ece Ayhan'a göre bu dönemin en hakiki şiirlerini "parasız yatılılar" yazmış, modern şiiri onlar kurmuştur. Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'un eğitim serüvenlerinin bir bölümünde "parasız yatılı" durumu vardır. Ancak Ece Ayhan'ın yazara göre de asıl demek istediği, bu dönemin kahramanlarının birer "halk çocuğu" olduğudur. Divan şiirine yönelik gözle görülür bir göz kırpma vardır yine bu dönemde. Özellikle Turgut Uyar ve İlhan Berk bu göz kırpışlarında, "aynı dil içindeki çeşitlenmelere besin sağlamak" gayesindedirler. Behçet Necatigil eski şiirdeki kudretli ve kuvvetli kelimeleri, eski şiire aşina olanların da ilgisini çekecek derecede iyi kullanır. Cahit Zarifoğlu tam da bu dönemin şiirinin olgunlaştığı dönemde ortaya çıkar, ilk şiirlerinde dahi "özgün bir şiir için gerekli sese ve tekniğe sahip olduğu" görülür. Nitekim İsmet Özel onun vefatından hemen sonra 10 Haziran 1987 tarihli Milli Gazete'de şairliği ve kişiliği hakkında şunları yazmıştır: "Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O’ndan sonrakiler O’nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem de Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından."

İkinci bölümün son alt başlığı "Yüzyılın Son Çeyreği: Karmaşa ve Sancı" adına sahiptir. Bu dönemde artık "Has şiir" ve "gerçek şiir" gibi deyimler ağızlara girmiş, sürekli kullanılmış ve nihayet bir sancı başlamıştır. Bu sancının merkezinde "çok sayıda şiir yazılması, yani aynı karakter içindeki ayrıntıların çoğalması" yatar. Şairler ve şiirler arasında "ajitasyon" ile "hüner gösterme" zuhur eder. 1970'lerden itibaren günümüzü de içine alan bu dönem için Ebubekir Eroğlu şu bitişi yapar: "Şiir diline yeniden biçim verme ve ona içerik sağlama yolunda, sancılarıyla güç kazanmış ve perdelenmiş bir bilinç uyandı. Bu bilinç kişisel olarak bir zevke ve bir tercihe sahip olmanın önemine dikkat ettikten başka, ayırt etme hassası'nın bütün bunların temelinde yer almasındaki değerin anlaşıldığı alanlara ve ufuklara yöneldi."

Kitabın üçüncü bölümünde "Modernizme Kuşbakışı" yapılır. Süreç boyunca gelişen değerler ve anlam taşıyan öğeler, yüz yıllık şiir verimimizden süzülerek çıkarılır. Yazara göre bu yöntem, "onları" tanımanın en emin yoludur. Şiirimizdeki Avant-garde olgu, arzu, dünyevilik, güzellik ve söz güzelliği çok derinlere dalmadan ama dalga çıkartacak kadar birbirini tamamlayan biçimde izah edilir. Bölüm boyunca fikriyat açısından modernizmin hangi temellere oturduğu, modern şiirimizde gelişen süreci ne tip yöntemlerle yönlendirdiği, mantığında ve gölgesinde nelerin yattığı çarpıcı bir anlatımla sorgulanır. Bu çarpıcılık, bölümün sonunda işte şu örnekle zirveye ulaşır: "Rimbaud, "Güzelliği dizlerime oturttum -acı buldum-, sövdüm ona" diyor. Bundaki şiirselliği hissetsek bile Türkçedeki şiir muhayyilesinin kendiliğinden ortaya süremediği, dolaşıma sokamadığı bir nitelik olduğunu biliriz. Ama ne zararı var! Rimbaud da aynı şiirinin sonunda, "eski şölenin anahtarları"nı nihayet "aşk"ta ve "iyilik"te bulduğunu söylemiyor mu?".

"Modern Türk Şiirinin Doğası"nın dördüncü bölümü "Şiir, Gençlik, Yaşlılık vs." başlığına sahip. Okur okunmaz Behçet Necatigil'in şiiri üç burca ayırması akla gelir: Gurbet, hasret, hikmet. Günümüzde de hala hararetle konuşulan, "şiirin bir gençlik meselesi" olmadığı, Ebubekir Eroğlu tarafından da tekrar edilir. Nedeni çok açıktır: "Bütün büyük eserlerin temelinde, gençken kurulmuş sağlam ilişkiler yatmaktadır.". Dergiler ve dergilerde şiirlerin yayımlanması, haliyle eleştirilerin kalitesini de yönlendirmiş, "büyükler" ile "küçükler" ayrışmasını ortaya çıkarmış, "gençtir, olur böyle şeyler" deyimi ayrışmanın pimini çekmiştir. Patlayan şey dergi çeşitliliği olmuştur. Heyecan, sabırsızlık ve yukarıda da bahsedildiği gibi "hüner gösterme" derdi, kuşak farkını ortaya çıkarırken ciddi bir "genç şair" ortaya çıkarmıştır. Tüm bunlardan mütevellit Ebubekir Eroğlu, bu bölümü günümüze de ışık tutan ciddi bir tavsiyeyle bitirir: "Genç şairin kendisi, içtenliğinin ve kendisine hükmeden gerilimin niteliğini başkalarından önce fark edebilmelidir. Bugün genç şair, kendisini oluşturan estetikten kuvvet almak, ancak ona dayanmakla insan olgunluğunu poetik olarak kuşatma şansına uzak değildir. Yalnız estetik değerine güvenen ve ifade etme şevki, kaynağındaki halis inanç ve düşünsel birikimle tazelenen şiir, kendisinden emindir."

Kitabın son bölümü "Dilimde Kalan Nükte"dir. Ebubekir Eroğlu şiirimizin hem yakın hem de uzak geçmişine bakarken, iki farklı geleneğin olduğunu söyler: "Bunlardan birincisi modernleşme döneminde şiirsel süreçleri adım adım dolduran ve geçen yüzyılın ilk yarısından başlayarak bağımsız bir yapıya sahip olduğunu söyleyebileceğimiz modern şiir geleneğimizdir. Günümüzde yazmakta olanlar bu geleneğin içindedir. İkinci olarak söyleyebileceğimiz geleneğin başlangıcı, Türkçenin Anadolu'da edebiyat ve şiir dili olarak kıvam bulmaya yöneldiği sekiz yüzyıl öncesine dayanıyor.". İşte bu açılıştan sonra kitaptaki yol haritası minvalinde yazar bir karara varıyor. "Modern Türk şiiri bize neler vermeli?" sorusunun alt sorularını da düşünürsek, yazarın vardığı karar çok kesin. Bu kararı kitabın 99 numaralı son sayfasında okumanız mümkün.

TYB Deneme Ödülü sahibi "Modern Türk Şiirinin Doğası", Ebubekir Eroğlu'nun Doğu ve Batı şiirinin kaynaklarını, Arap şiirinin, Divan şiirinin ve İngiliz şiirinin ustalarını ne kadar iyi özümsediğinin göstergesi. Türk şiiriyle ilgilenen herkesin modern düzlemde aradığını bulması için tam yirmi yıl önce hazırlanmış bu eserle birlikte, şairliğindeki titizliğini denemesinde de gösteriyor Ebubekir Eroğlu. Nisan 2013'te yani yirmi yıl sonra ise "Geçmişin İçindeki Geçmiş" adıyla yeni bir deneme sunuyor bizlere, bu kez "Şi'r-i Kadîm"e tutkuyla bakıyor, milimetrik bakışlar atıyor şiirimizin kumaşına.

Son sözü, yine ilk sözde olduğu gibi T. S. Eliot söylesin:

"Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, bir toplumun, yaşayan bir edebiyatı olmadığı zaman, kendi edebiyatının geçmişinden, giderek koptuğudur."

Yararlanılan Kaynaklar:
Salâh Birsel, Şiirin İlkeleri, Koza Yayınları, 3. Baskı, 1976.
T.S. Eliot, Çorak Ülke Dört Kuartet ve Başka Şiirler, Adam Yayınları, 1. Baskı, 1990.
İskender Pala, Divan Edebiyatı, Ötüken Yayınları, 1997.
Metin Hakverdioğlu, Thomas Stearn Eliot ve Divan Şairinin Ortak Dünyası, 2009.
Behçet Necatigil, Bile/Yazdı, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2012.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Dersleri, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, 2013.
Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, 3. Baskı, 2011.
Ebubekir Eroğlu, Geçmişin İçindeki Geçmiş, YKY, 1. Baskı, 2013.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 27, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013)

Pasaksız Pasak

"Çocuk e harfine yaslanmış uyuyordu."
- İsmet Özel, Tüfenk

Tabak mı o, koltukta duran
Yeri midir şimdi aş ermenin
Göğe mi erer insan övülünce
Demir tavında dövülür, sen değil

Gidiyorum, bıraktım değneklerimi
Sana erişte kokan bir huzur
Sana ferah bir iklim değişikliği
Gidiyorum, getireceğim, geldim

Ne hâlim varsa göreyim
Az evvel dünyaya gelmiş gibi
Yorgunum çünkü yoruluyor yurdum
İlk sevdam toprak ve son

Heyecanlı bir mektep hareketi
Gibi bağırıyorum kaptığım sırada
Erk sahipleri yönetiyor artık
Evimi, kombimi ama seni değil

Peşimi bırak dedim, kendime
Az evvel yeni bir harf öğrendim
Elif'le başlayınca Mısra da gelir mi
Öğret ki, ölmeyebileyim

Sağdan başlayınca yazmaya
Solda kalır mı susmaklar, beklemekler
De ki öyledir, de ki iştedir
Öğret ki, ölmeyi de bileyim

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 9, Ekim 2013)

Hak, Hukuk ve Hayret

Yerden göğe kadar haklı olamadım hiç
Haklı olmaktan kaçındığım da oldu, haklıyım
Hayata kafa tutuyorum diyor, bu sözü tutmadım
Duyuyorum ekmek kutusunu, kapatın.

Kendimi taksitlendirsem vade farkım ne olur
Ne olur ne olmaz demekten imtinâ ederim
İmtinâ ederim Bursa'nın çıkmaz sokaklarından
Çıkmaz sokaklarındandır hırs, hayatın.

Küçük ev aletleri büyük işler yapar mı
Aşk olsun derler mi mesela durup dururken
Homurdanıp dururlar mı bu da mı oldu diye
Tencereler sürekli genişliyor, daraltın.

Estağfurullah çıktı bir kedinin ağzından, duydum
Çiçekle dans eden bir sinek gördüm hayretle
Ayakaltında gezme dedi ayaklarım
Sen nelere kâdirsin, ilâhi Allah'ım.

Yağız Gönüler
(İtibar, 24, Eylül 2013)

Çocuk Hanımefendi ve Şiirleri


“Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi…"
- Ece Ayhan

"Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün'ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor."
- Cemal Süreya

1958 yılında İstanbul'da dünyaya gelmişti Nilgün Marmara. Yaşama "kendi yöntemleriyle" veda etmeyi tercih ettiğinde ise henüz 29 yaşındaydı. Şairin adına konuşmak edebi anlamda ne kadar caizdir meçhul fakat "henüz" demek doğru olmayabilir. Zira Everest Yayınları'ndan çıkan "Daktiloya Çekilmiş Şiirler" adlı kitabının son sayfasında şöyle yazıyor: "Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!.."

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü tamamladığında, artık aynada gördüğü sureti muhtemeldir ki Sylvia Plath idi. Onun üzerine yaptığı incelemeler öyle bir hâl aldı ki, edebiyat çevrelerinde Sylvia Plath hakkında bahsedilirken mutlaka Nilgün Marmara'ya da değinildi. Tam tersinde de aynı durum geçerli oldu. Sylvia Plath ilk intihar girişimini 20 yaşında yapmış, kurtarılmıştı. "Babacığım" adlı şiirinde yazdığı "Ama beni kefenden çıkardılar / tutkalla geri yapıştırdılar parçalarımı" dizeleri belki de bu kurtarılma hâlinin özetidir. 11 sonra yani 31 yaşındayken, 11 Şubat 1963'te, evlerinin ikinci katındaki odalarında uyuyan çocuklarının komodinine süt ve kurabiye bıraktıktan sonra kapılarını bantlayarak kapattı. Çünkü daha sonra mutfağa gidecek ve kafasını fırının içine sokarak intihar edecekti. Çocukların gazdan zarar görmemesi gerekiyordu. Nilgün Marmara ise sanki "Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi"ni yaparak işaret verirmiş gibi, 3 Ekim 1987'de "henüz" 29 yaşındayken İstanbul Kızıltoprak'taki evlerinin beşinci katından kendini bırakarak intihar etti. Ölümünden çok sonra yayımlanan "Kırmızı Kahverengi Defter" adlı günlüğünde şu yazılıydı: "Hayatın neresinden dönülse kârdır."

Şairin hayat hikâyesini ortaya dökme kaygısı gütmeyen bu yazı aslında haddini çoktan aştı. Konumuz Nilgün Marmara'nın 1. baskısı 1988'de Şiir Atı Yayıncılık tarafından yapılan "Daktiloya Çekilmiş Şiirler"i. Elimde 7. baskı şubat 2013'te yapılmış Everest Yayıncılık etiketli olanı bulunuyor. Umarım daha çok okunur. Kitabın başında Seyhan Erözçelik imzasıyla yazılmış kısa "şair tanıtımı"nın başlığını yazıma iktibas ettim. Çünkü "Çocuk Hanımefendi" sıfatı Nilgün Marmara'ya yakışıyor. Şiirleriyle ve masum yüzüyle çok yakışıyor. Kitaptaki ilk şiir haziran 1977'de yazılmış. Yani şair 19 yaşındayken. Arkadaşlık ettiği şairlerden her ne kadar etkilense de kendi üslubunu daha yolun başındayken oluşturduğu apaçık ortada bu şiirinde. Kitaptaki son şiirinin tarihine nisan - eylül 1987 yazılmış. İntihar ettiği yaşı.

Baştan sona doğru dikkatle takip edildiğinde Nilgün Marmara'nın şiir tekniği, sesi ve ritmi değişmiyor gibi görünüyor. Fakat son şiirlerine doğru ciddi bir üslup değişimi var. Burada üslup değişimi demekten kastım aslında duygularını izah etme biçimindeki şiddet. Artık daha öfkelidir Nilgün Marmara'nın dizeleri ve daha duygusal, daha yalın, daha içten. Küçük bir karşılaştırma yapmama izin verin lütfen. Müsaadenizle: Eylül 1977'de yazdığı "Ancak Yazgıdır Bu" adlı şiirine şöyle başlar şair:

"Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
Şen kahkahalar ulumalar donakalmalar mı?
Üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde?
Geçmişiz ve geleceksiz suç sevinçleri,
deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları?
Titreyerek uçurulan köpükten balonlar,
anlık aşkın tasarımlar mı?"

Bu şiirin adıyla şairin intiharını düşünce insan gerçekten hayret ediyor. "Allah hayret duygumuzu kaybettirmesin" duasına amin diyerek küçük karşılaştırmamı sonlandırmak istiyorum. Nilgün Marmara'nın mayıs 1985'te yani yukarıdaki şiirden 8 yıl sonra yazdığı "Sonra Ölümün Çağrılısı Olarak Gelirsin Dünyaya" adlı şiirinin ilk kısmı şöyledir:

"O zaman hayat bir kuşüzümü kadar
ufaktı,
Sen orada otururdun
Görüntüler sokağında
Çıksa da çıkmasa da
Kâğıtlarının üzerinde aynalar otururdu
Sözlüğün bomboştu, beyaz küçük atlar
Koşuştururdu kafanın sandık odasında."

Şairin, intiharından sadece 2 yıl önce yazdığı dizeler böyle. Her iki şiirin başlıklarını bile tek başına karşılaştırmak mümkün aslında ama yürek bu konu üzerine el vermiyor klavyeme.

Nilgün Marmara'nın 1977-1987 yılları arasını kapsayan şiirlerini okurken, hızla gitmekte olan bir aracı âniden durdurup inen, sonra da uçuruma doğru sakince yürüyen bir kadını göreceksiniz. O kadının son sözü şöyle olacak:

"Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!"

Şimdi hepinizi 170 şiirlik saygı duruşu için okumaya davet ediyorum.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 10, Eylül 2013)

Kırık Klarnet, I. Fasıl: Nihâvend

Uyandı. Yorgundu. İnsan uyurken yorulur mu diye düşündü. Üşümüştü. İnsan terli yatıp üşüyerek kalkar mı diye şaşırdı. Yataktan doğrulurken nasıl oluyor da bu kadar duyguyu aynı anda yaşayabiliyor, anlam veremedi. Çok düşünüyorsun dedi, kendine. Aynaya bakarak. Sakallarına dokundu, çekti, hırpaladı, kesti, lavaboya düşen sakallar küserek ayrıldılar yüzünden. Musluğu açtı, kesilen sakallarının hepsi su borularında eşsiz bir yolculuğa çıktı. Keşke dedi, bazı şeyleri de böyle ufak bir musluk darbesiyle yolculuğa çıkarabilsek hayatımızdan, hiç dönmemecesine. Sonra tıraşı kesti, dişlerini fırçaladı. Aynaya dişlerini gösterdi sebepsizce.

Hiç vazgeçemediği kot ve gömlek ikilisini giymek için koridora yöneldi. Dolabı açmadan önce aynada kendine bakmak istedi, baktı. Ne bakıyorsun dedi, aynadaki yüzüne. Önce kotunu giydi, sonra gömleğini. Böyle iyi dedi. Rahat. Sonra eski bir arkadaşının sözü geldi aklına; iddiasız olmak daima iyidir. Katılıyorum der gibi başını salladı, boynu biraz tutulmuştu. Gece yarı çıplak yatarken, rüzgar hem boynuna hem de beline tecavüz etmişti. Bu yüzden biraz ağrılı uyandığını hatırladı. Olsundu, çünkü acıyı acıyla yok etmekte yetenekli olduğunu düşünüyordu. İddiası tamamen kendineydi. Bir an kendi kendine düşündüğünü düşünecek gibi oldu, vazgeçti.

Kapıdan çıkarken kilitleme esnasında üç kulhuvallah bir elham okudu. Sonra muskası aklına geldi, göğsünün ortasını yokladı. Oradaydı. Asansörü çağırdı, çok meşgul olsa da. Patronlarını mutlu etmek için işlerine giden işçilerin işine geliyordu asansör kullanmak. Kendilerini özel hissediyorlardı. Günaydın diyorlardı birbirlerine, yeni parfümlerini tanıtıyorlardı istemeden de olsa, aynaya bakıp ne kadar hoş olduklarına bakıyorlardı. Bu durum hiç hoş değildi. Asansör geldi, içine girdi. Klostrofobisi vardı ama zamanla bunu aştığını fark etti. İnsan böyleydi, zamanla aşabiliyordu bazı şeyleri.

Dışarı çıktı, otobüs durağına doğru yürüyecekti. Önce marketin önünü süpüren market sahibine, sonra da bir ihtiyara Allah’ın selamını verdi, karşılığını aldı. Hayatta karşılığını almaktan en mutlu olduğu şey buydu. Geri kalanında menfaat olduğunu biliyordu çünkü.

Kulaklığını kulağına taktı, diğer ucunu da telefonuna. Dün nerede kaldıysa oradan devam etme kararı aldığını gördü telefonunun. Ama şimdi sıra en sevdiği eserdeydi. Türk Sanat Müziği eserlerine şarkı denmesini çok sevmezdi, eser derdi hep. Hele parça diyenlerin hiç sansı yoktu. Parça diyenlere maddiyatçı gözle bakardı. Öyle acayip bir anlayışı vardı. Her neyseydi. Kulaklıktan ses yükselmeye başladı. Tek güvencesi aklına geldi o sırada; samimiyet. Melihat Gülses nihâvend makâmında söylüyordu; kimseye etmem şikâyet…

*Sürecek, kısmetse.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 10, Eylül 2013)

Kifâyetsiz Kâfiye

Yavrum bilirsin sıkıntısız yaşayamam
Ve Serdar Ortaç hâlâ top on
Kapitalist, emperyalist hepsi yamyam
O zaman şimdi şov mast go on

Yavrum nitelikli bir ay oldu ağustos
Sıcak pide, demli çay, güzel hurma
Ramazana olan ilgine çarpıldım, tos
Bu yıl da lütfen zekâtını unutma

Yavrum eve çıktım bana da gelebilirsin
İş görür tüplü televizyon her halükârda
Aşk filmlerini çok severim bilirsin
Kokulu mumları unutma nalburda

Yavrum dinle beni eşek osurmuyor
Maaşım zamlanırsa evleniriz hem
Ofisteki klimalar belimi ağrıtıyor
Yaz bitti ama yeni başladı nem

Yavrum yeşil çay iç sakinleş biraz
Huzur Yoga'da değil Sultanahmet'te
Tango hocaları gerçekten çok kurnaz
Annenlere benden çok selâm söyle

Yavrum gitmeden mühim bir sözüm var
Twitter'da çok takılıyorsun kıskanıyorum
Yeni aldığım ucuz kot inan çok dar
Üzülme akşama kadar diyet yapıyorum

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 10, Eylül 2013)

Gürbüz Bir Şule


Bir mektuba giriş cümlesinin ne kadar önemli olup olmadığını pek de umursamadan başlıyorum yazmaya. Acaba size, "siz" diye mi hitap etmeliyim yoksa "Şule Hanım" diye mi? Aslında sadece "hanımefendi" demek de istiyorum. Bilmiyorum. Erbabı olduğunuz mekanik saat tamirciliğine olan saygım, kitaplarınıza koyduğunuz şahsiyetiniz, o dupduru manevi dünyanız ve el salladığınız yerin neresi olduğuna yönelik keşfim bu mektubu yazdırıyor bana. Ötesi hürmet. Ötesi yok.

Orucumun, halet-i ruhiyemdeki etkisini artırdığı bir saatte, iş yerimde öğle arasına çıkmış ve kaç katlı olduğunu hâlâ tam olarak bilmediğim gökdelenin kitapçısına girmiştim. Yeni çıkan ve kapak tasarımıyla sadece göze hitap etme iddiasının ötesine geçemeyen onlarca kitabın arasında bir kitap görmüştüm: Yeraltına Mektuplar. Elli dokuz adet yazarımızın hayatta olmayan türlü türlü yazarlara mektupları vardı bu kitapta. Murat Yalçın hazırlamış. Merak etmiştim, "yaşayana da keşke mektup yazılsa" diyerek içeriğine göz atmaya başlamıştım. Bir baktım ki içinde sizin de bir mektubunuz var. Üstelik çok sevdiğim Peyami Safa'ya. Çok sevdiğim bir yaşayan, çok sevdiğim bir merhuma mektup yazmış. Saf bir sevgi, tertemiz bir samimiyet. Aylardır size mektup yazmak istiyordum. Matbu olarak yayımlanır veya yayımlanmaz önemli değildi, ben nasıl olsa bir yerde okur ve belki de gösterirdim onu. Gizli saklım yoktur. Hayran olmak, anlam olarak çok romantik ama bir o kadar da gerçek: Şahsiyetinize ayrı, kelâmınıza ayrı hayranım. Ne mutlu.

Çevremde olan bitene anlam veremediğim, ocak ayının ıssız ve ayaz bir gecesinde "Kambur"unuzu okumuştum. İçimde biriktirdiklerimi dışarı çıkarmıştı yazdıklarınız. Penceremden çarpıp göğsüme geri dönüyor, ben göğsümde yumuşatıp ayaklarımın altına alıyordum tüm kibirleri, tüm bilmişlikleri. Tercüman-ı Ahval bile döneminde bu kadar tercüman olamamıştır hiçbir fâninin hislerine. Pili bitmiş bir atlıkarınca gibi kalmıştım yatağımda. Devam diyordum. Şule Gürbüz'ü, onunla birlikte hayatı ve "bakma"yı tanımaya devam etmeye.

"Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şeye ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır."[1]

Otuz gün içinde, o zaman yeni çıkmış olan kitabınız "Coşkuyla Ölmek", sadece ismiyle bile beni benden almış, geri vermemişti. İşte bu heyecanlı kaygısızlıkla sarıldım kitabınıza. Hani o, "Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya"[2] diyen şairin kastettiği incelik var ya, işte ince ince işlenmişti kitabınıza. Ne zordu ince olmak bu kalın tuğlalar arasında. "Kalın Türk" idim oysa ben, içindeki inceliği saklı tutan. Meğer haklıymışım ödün vermemekte, çizgilerimi kalın ve kırmızı tutmakta ve daima susmakta. Çünkü "Ne kadar kendi oldu insan / o kadar başka"[3] dizesine inanmıştım. Bir dilsizin tüm ana dillere  kayıtsız kalışı gibi.

"İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp “Bu herhalde benim,” der. Bu dert de ona yeter."[4]
Hayır, henüz okumadım ortanca kitabınızı. "Zamanın Farkında"[5] idim oysa. Acaba bundan mı okumama sebebim, yoksa sadece üç kitabınız olduğu için mi? Onu da bilmiyorum. Saklıyorum, okuyacağım bir zaman kararlanmıştır elbet. "Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır / ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır"[6] diyen büyük şairin bir bildiği vardı. Bunu biliyordum ve bekliyordum.

Dizelerin üzerinde seksek oynarken, düşerken ve taşı gediğine koyma peşindeyken "Ağrıyınca Kar Yağıyor" dedim. Biliyordum sizin de şiir yolculuğunuzun ahir ömrünüzde önemli bir yeri olduğunu. Kitabınızı bulmak mümkün değildi. Sanal alemin orasından burasından "bir umut" arayıp bulduğum, süzdüğüm şiirleriniz yetmedi. Oysa ne çok isterdim bu sadece bin adet basılan ve ilk ellisi sizin tarafınızdan imzalanmış kitaba sahip olmak. 

"Her şeyin aranmasında ben bulunmaktım / ama bir telaştan gizlenmiştim de / korkulu bir yağmur sonrası / geçemiyordum birinden diğerine / tüm şapkaların altındaki iç çekişler / biraz yaşanıyorsam şimdiki bir düşten / yana eğilmiş kaskatı bakan / ölülerden biriydim pencereden."[7]

Lezzetli üslubunuz, okurken yaşattığınız derinlik duygunuz, o hiç vazgeçmediğiniz ıssızlık hâliniz, zamanın içinde insanı küçülten ve incelten bakışınız, adınızla değil işinizle iz bırakışınız, gürbüz bir şule oluşunuz...

Nereden edinmişim bilmiyorum ama sözü çok uzatmayı sevmiyorum. Bir şiirimde, "Mektup yazmıyoruz, tüm bu iç sıkıntılarımız ondan"[8] yazmıştım. Allah sıkıntısız bırakmasın ama bir nebze hafifledim size bu görev edindiğim mektubu bitirmekle.

Varlığınız için O'na, varlığınızla gönül gözüme hitap ettiğiniz için size gönülden teşekkür ederim Şule Gürbüz Hanımefendi.

Kaynaklar:
[1] Şule Gürbüz, Kambur, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2012, İstanbul
[2] Gülten Akın, "İlkyaz", Deli Kızın Türküsü, YKY, 1. Baskı, Şubat 2012, İstanbul
[3] İsmet Özel, "Birinci Bab Şivekâr'ın Çıktığıdır", Bir Yusuf Masalı, Şule Yayınları, 15. Baskı, Mart 2012, İstanbul
[4] Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2012, İstanbul
[5] Şule Gürbüz, Zamanın Farkında, İletişim Yayınları, 4. Baskı, Nisan 2013, İstanbul
[6] Sezai Karakoç, "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine", IV, Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, Şubat 2011, İstanbul
[7] Şule Gürbüz, Ağrıyınca Kar Yağıyor, Mitos Yayınları, 1993, İstanbul
[8] Yağız Gönüler, "Mektup", Dergâh, 276, Şubat 2013, İstanbul


Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Türkün Malı İstanbul


Yazıya bu başlığı verip de yazmaya koyulduğum günden (28 Temmuz 2013) tam 99 yıl önce I. Dünya Savaşı başlamıştı. İtilaf ve ittifak devletleri neyi paylaşamıyorlardı ve İstanbul'da neyin huzursuzluğu vardı? Çanakkale'den İstanbul'a doğru olası bir göz kırpması, İstanbul'daki Türk hâkimiyetine son mu verecekti? Bu hakimiyet ne zaman başlamıştı ve İstanbul sahiden Türk müydü? Elbette yazının vereceği cevaplar bu soruların tam altına yazılmayabilir, ancak bir şeylere önayak olabilir. En önce, İsmet Özel'in "Türk İstanbul" yazısından bir paragrafı buraya aktarırsam, neden Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirini açıklama derdine düştüğümü de az çok izâh etmiş olacağım:

"Fetih, 1453’te gerçekleştiği zaman İstanbul’un hemen Türkleşmediğini ifade edebiliriz. Ancak bu şehrin sahipleri, bu şehrin ellerinden alınmaması yönünde tedbir olarak, birincisi Fatih Camii olmak üzere, her yükseltiye bir cami yapmayı ve birkaç yıl içinde İstanbul’un siluetinden minarelerin çıkarılamaz hale getirilmesini kendilerine vazife edindiler. İstanbul’un el değiştirmesi Türk İstanbul’un doğmasına anında sebep olmadıysa da bir daha el değiştiremeyecek hale getirilmesi çabaları Türk İstanbul’u meydana getirdi. Minare, yeni egemenlerin işareti oldu. Dolayısıyla Türk İstanbul denildiği zaman bunun “İslam İstanbul” demek olduğunun da bilinmesi şarttır."[1]

İsmet Özel'in bu sözlerini doğrulamak adına okunabilecek çok sayıda seyahatnâme, anı ve tarih kitabı mevcut. Fetihle birlikte İstanbul çok ciddi bir Türk şehri hâline gelmiş ve bugünlere uzanmıştır. İstanbul'un Türklüğünden ve dolayısıyla geleneklerinden ne kadar uzaklaşılırsa, o kadar kendini kaybedeceği de doğrudur. Bizim tarihimizde, sözün ispatı şiirdir. Olan biten her şeyin sağlaması şiirdir. Tarihimiz şiirle birlikte yürür. Şiirimiz, tarihimizin de şerhidir. Var isek, şiir de vardır. Var olma gayretindeysek, şiir hasebiyledir. İşte bunlardan mütevellit, İstanbul'un Türklüğünü en güzel anlatan şiirlerden biri olan, Nâzım Hikmet'in 19 yaşındayken yazdığı "Sekiz Yüz Elli Yedi"yi tarihin bir sağlaması olarak kabul etmeliyiz ve edeceğiz. Önce şiiri okuyalım, iç çekerek:

Sekiz Yüz Elli Yedi[2]

Vâlâ'ya

İslâmın beklediği en şerefli gündür bu;
Rum Konstantaniyye'si oldu Türk İstanbul'u!
Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi,
Türkün genç padişahı, bir gök yarılır gibi
Girdi "Eğrikapı"dan kır atının üstünde;
Fethetti İstanbul'u sekiz hafta üç günde!
O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allahın...
"Belde-i Tayyibe"yi fetheden padişahın
Hak yerine getirdi en büyük niyazını:
Kıldı Ayasofya'da ikindi namazını.
İşte o günden beri Türkün malı İstanbul,
Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul.


Nâzım Hikmet'in 13 Kânun-ı sâni 1337'de (13 Ocak 1921) Ümid dergisinde yayımlanan bu şiirinin bilhassa son iki dizesi, tarihimizin tartışmasız bir gerçeğidir. İki dize, bir gerçek. İki dize, Türk tarihi. İki dize, Türk İstanbul.

Hemen şiirin adından bahsetmek gerekir. "Sekiz Yüz Elli Yedi", milâdi olarak "Bin Dört Yüz Elli Üç"ün karşılığıdır. Yani İstanbul'un fethinin. İstanbul'un fethinin gerçekleştiği 1453 tarihinin rakamsal açıdan önemi, gizemini korumakla birlikte, kabul edilen bir gerçeğin sayısal değeridir. Fatih Sultan Mehmed'in fetih için içine doğan veya beklediği andır 1453. Nâzım Hikmet'in şiirindeki "Belde-i Tayyibe"nin ne olduğu, nereden geldiği ve fetihle nasıl bir bağı olduğu burada önem arz ediyor.

Kur'ân-ı Kerim'de Sebe' Sûresi'nin 15. ayeti:

Lekad kâne li sebein fî meskenihim âyeh(âyetun), cennetâni an yemînin ve şimâl(şimâlin), kulû min rızkı rabbikum veşkurû leh(lehu), beldetun tayyibetun ve rabbun gafûr(gafûrun).[3]

Türkçe meâli:

Yemin olsun ki, Sebe' halkı için yurtlarında bir işaret vardır: Sağ ve solda iki bahçe. Onlara şöyle denmişti: Rabbinizin rızkından yiyin, Ona şükredin. Orası, ne hoş, ne güzel bir yurttur! Bir de, ne çok bağışlayan bir Rab![4]

Sebe, Yemen'de bulunan bir bölgenin adıdır. Dönemin harika bahçelerine ve toprak verimliliğine sahip, Saba halkına ait bu bölgeyi işaret eden Sebe' Sûresi'ndeki 15. ayette geçen "beldetun tayyibetun", Türkçemizde "güzel yurt" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla karşına yazılacak şehirlerin ilki de Medîne-i Münevvere[5] olacaktır. Fetih için mânen etkilenilen bir ayet olmakla birlikte, "Beldetun tayyibetun"un ebced hesabının karşılığı şaşırtıcıdır: 1453. Ebced hesabı nedir? Ebced rakamlarının yani alfabetik bir sayı sisteminin ele alınarak, kelimelerin sayısal değerlerini hesaplama yöntemidir. Çocuklara isim vermekten tutun da, günlük işlerde, fizik, kimya, matematik gibi birçok ilimde, tarih düşürmede, şifreleme işlemlerinde, dinî tasavvufî ilimlerde ve elbette şiirlere tarih gizlemede çokça kullanılmıştır, hâlâ da ciddiyetle kullanılmaktadır.


İşte Fatih Sultan Mehmed'in işaret olarak kabul ettiği ayetlerden birine sahip olan Sebe' Sûresi, Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirinde de haklı olarak yer bulmuş, "şiir ve gerçeklik" adına adeta bir kanıt olmuştur. 

Özellikle ilk şiirlerinde Yahyâ Kemâl'in yoğun etkisi altında olduğu hissedilen Nâzım Hikmet, bu şiiriyle birlikte hem bir fetih şiiri yazmış oluyor, hem de İstanbul'un Türklüğünün vazgeçilemez bir şey olduğunu anlatıyor, açıklıyor. Yani "Diğer bütün kentler ölümlüdür ama İstanbul sanırım insanlar var oldukça yaşayacaktır"[6] sözündeki İstanbul, Türklükle İstanbul olmuştur. Konstantiniyye'den Dersaadet'e dönüş 1453 fethiyle gerçekleşirken, fethe kadar "Tanrının lanetine uğramış", "lanetlenmiş", "lanetli" olarak görülüp birçok ciddi kaynak külliyatına konu olan İstanbul, fetihle birlikte Türk/İslâm İstanbul olmuştu. Bu yüzden hemen sonra hak ederek kazandığı ve kazıdığı isimlerden biri de "İslambol"du:

"Ne de olsa eski lânetli şehir yerini yeniden imar edilmiş geleceği parlak bir Türk / İslâm pâyitahtına bırakacaktı. Kıyamet beklentileri de bir tarafa itilmişti. Kadim Konstantinopolis, çok sonraları bir Osmanlı şâirinin ediği gibi "Bin kocadan arta kalan köhne Bizans"[7] değildi, burası artık bir mersiyede şöyle deniyordu: "Ey güneşim bir zamanların çok şereflisi olan Konstantinopolis'i ki artık bir Türkopolis olduğu için aydınlatma"[8]. Kievli Isidor da Papa elçisine yazdığı bir mektupta: "Şimdi buraya berbat kaderinden dolayı Türkopolis denilmekte olup benim ben bunun için nehirler gibi gözyaşı akıtırım"[9] diye yakınıyordu. Daha sonraki Osmanlı yazarları burayı "İslambol" diye de anacaklardı."[10]

İstanbul'un bir Türk hakimiyetiyle gerçek vücûdunu bulduğunu anlatmak için bu yazı bir vesile değildir. Vesile ve kaynak olan, Nâzım Hikmet'in "Sekiz Yüz Elli Yedi" adlı şiiridir. Tıpkı diğer birçok kaynak gibi.  Şiir, bir kaynaktır. Çok ciddi bir yazılı tarih kaynağıdır şiir. İstanbul'un fetihle birlikte ve Türklükle açılması, kendini bulması sadece bizden bir bakış açısı değil, gayri-Müslim ressamların, seyyahların, elçilerin ve nihayet tarihçilerin çizdikleri İstanbul'da da gayet açık biçimde görülebilmektedir.

Nâzım Hikmet'in şiirine kondurduğu "Belde-i Tayyibe", fethin çağdaşı Osmanlı kaynaklarında da çokça yer bulmuştu. Oruç Bey'in Tevârih-i Âl-i Osman'ında, "Kostantin feth oldu, mâh-ı Rebîülevvelin yirmi birinde se-şenbe günü sene 857, âyetde dahi gelmişdir, tarihine münâsib beldetü tayyibetün..."[11] şeklinde geçer. Yani fethin gerçekleşeceği tarihin âyette zaten ortada olduğu ve buna mukabil fethin tam da o tarihte gerçekleştiği belirtilir. Diğer bir çağdaş kaynak Halil b. İsmail b. Şeyh Bedreddin Mahmud'un Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Menakıbı'nda "Düşdü târîh feth olıcak ol sene / beldetün tayyibetün Kostantine"[12] olarak belirtilir ve anlamı bir öncekinin neredeyse aynısıdır.

Şair, şiirle tarihe not düşer. Nâzım Hikmet bunu yapmıştır şiiriyle. Henüz ilk dizede "İslâmın beklediği en şerefli gündür bu" diyerek ayetle şiiri birleştirmiştir. Komutanlar da tarihe not düşmek için şiiri veya şairaneliği kullanır. Nitekim daha fetih başlamadan (1452) tamamlanan Rumelihisarı buna bir örnektir. Hisarın üç kulesinden biri olan Zaganospaşa burcuna ve denize bakan duvarlarına iki kitabe yerleştirilmiştir. İşte bu iki kitabe, İstanbul'daki en eski[13] Türk yazıtlarıdır. Komutan Fatih ve onun askerleri bıraktıkları bu kitabeyle, Osmanlı'dan günümüze kalan üç şeyin[14]; şairler, camiler ve padişahlar olduğuna da yeniden kanıtlamışlardır.

Nâzım Hikmet'in şiirindeki "O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allahın" dizesinin, o meşhur hadise karşılık geldiğini izah etmeye gerek bile yoktur. Hz. Muhammed'in (sav) "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; o ordu ne güzel ordudur "[15] hadisinin bir çok kaynakla sabit olup fethe kapı açan niteliği, işte Nâzım Hikmet'in şairaneliği ile buluşmuştur. Komutan Fatih, "şehr-i mev'ûdu" yani vaat edilmiş şehri fethederek, önce ayetle kutsanmıştır daha evvelinden. Sonra da şiirle, şiirlerle ve kelamla edilebilecek her şeyle.

"Sekiz Yüz Elli Yedi" şiirini adeta kronolojik bir sıralamayla dizmiştir Nâzım Hikmet. Fetih, öncesiyle, gelişmesiyle, sonucuyla ve sonrasıyla vuku bulur dizelerde. "Hak yerine getirdi en büyük niyazını" dizesinin açıklaması şudur: Hıristiyan imparatorluğun başkentini temsil eden en önemli[16] yapı Ayasofya'dır. Müslüman geleneğinde, bir yer eğer barış yoluyla değil de savaş yoluyla elde edilirse, oranın en büyük kutsal yapısı camiye yahut mescide çevrilir. Nitekim Fatih, fethe başlamadan evvel Osmanlı'nın daima gözettiği İslam hukukunu uygulamış ve Bizans komutanı XI. Konstantin Palaiologos'dan üç kez şehri istemiştir. Bu üç teklif reddedilince de hukuk işlemiş ve şehir teslim alınmıştır ve derhal Ayasofya, camiye çevrilmiştir. Nâzım Hikmet de şiirinde şöyle devam etmiştir: "Kıldı Ayasofya'da ikindi namazını".

Bizans'ta geniş halk kitleleri, fetihten önce şehrin kaybedileceğini düşünüyorlardı. Artık "tanrının yüce takdiri" olarak görülüyordu İstanbul'un kaybedilecek olması. Hıristiyanlar kendi aralarında bölünüyorlardı ve hatta birçok kilisede imparatorun adının anılıp ona dua edilmesi bile engellenmekteydi. Durum her geçen gün kötüye gitmekteydi: "Bir kilise vardı ama patrik yoktu; bir imparator vardı ama imparatorluk yoktu."[17]

Konstantiniyye'nin büyük dükü Loukas Notaras durumu elinden geldiğince kontrolü altına almak istiyordu zira kendisi mutedil bir kişiliğe sahipti. Ancak elinden gelmeyen çok şey vardı. Öyle ki, Türk ordusu şehir surlarının neredeyse önüne geldiğinde bile, halkın Latinlere olan öfkesi dinmiyordu. Notaras buna mukabil "Kentin içinde Latin başlığının hâkim olduğunu görmektense Türklerin sarığının hâkim olduğunu görmemiz yeğdir"[18] demiştir. Keza fetihten sonra Bizans halkı soluk almıştır, Fatih'in hızlı güvencesiyle de adaletin ve dini özgürlüğün tadını çıkarmış ve hatta artık "Türkün malı" olan İstanbul'un serpilip gelişecek ekonomisinde de pay sahibi olmuştur. Fetihle birlikte İstanbul, muazzam bir Türkleşme göstererek tabiri caizse şahsiyetine kavuşmuştur. Nâzım Hikmet bu anlayışın hakkını, şiirindeki son iki dizeyle teslim etmiştir: "İşte o günden beri Türkün malı İstanbul / başkasının olursa yıkılmalı İstanbul."



Şehrimizden ne kadar uzaklaştık? Şehrimiz Türklüğünü ne ölçüde kaybetti? Şehrimizle aramıza nasıl bir mesafe girdi ve bu mesafe kimlere yaradı? Nasıl bir tedbir almalı ve şehrimize sahip çıkmalıyız? Evet sözü İsmet Özel'in "Türk İstanbul" başlıklı yazısıyla başlatmıştık. Bu sorulara verilecek cevap da yine İsmet Özel'in yazısının son paragrafını teşkil ediyor:

"Bugün bütün bunlarla aramıza sokuşturulan mesafenin farkına varılması, aynı zamanda bu mesafeyi kimlerin ne şekilde meydana getirdiğini anlamayı da gerektiriyor. Bundan sonrası için kimlerin ne gibi hazırlıklar yaptığını görmek de bu anlamanın bir gereği olarak önümüzdedir. Biz, kendini Türkiye’ye ve Türk İstanbul’a bağlı hisseden insanları, bu şehirdeki hangi insan tiplerinin ve hangi demografik ayarlamaların, bu şehrin işgali hazırlıklarının parçası olarak oluşturulduğunu görebilmeye davet ediyoruz. Biliyoruz ki Türk İstanbul meselesinin en yakın çerçevesi Türk İstiklâli’dir."

Nâzım Hikmet yaşasaydı bu paragrafın sonundan adeta bağıran "İstiklâl" kelimesini alır, ona ait bir şiir yazar ve "Sekiz Yüz Elli Yedi"den yıllar sonra bu kez ikinci bir fethin gerçekleşmesi için şairaneliğe başvururdu. Artık yükselen gökdelenler, alçalan yeşillikler ve oradan oraya taşınan mezarlıklardan ilham alırdı. "Türkün elinden çıktı ve yıkıldı İstanbul" der miydi? Muhakkak derdi.


Kaynaklar
:
[1] İsmet Özel, Türk İstanbul,
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=160&KID=11
[2] Nâzım Hikmet, İlk Şiirler, YKY, 11. Baskı, Mart 2012, İstanbul
[3]
http://www.kurantefsiri.com/kuran_tefsiri/sebe/sebe_suresi_tefsiri.aspx?ayet=15
[4] Kur'ân-ı Kerim Renkli Kelime Meali, Elmalılı Hamdi Yazır, Asır, 2008, s. 431
[5] Türkün Dili Kur'an Sözü, Haz. İstiklâl Marşı Derneği Konya Şubesi, Nisan 2013, İstanbul, s. 34
[6] Petrus Gyllius, İstanbul'un Tarihi Eserleri, trc. E. Özbayoğlu, İstanbul, 1997
[7] Tevfik Fikret, Sis, İstanbul, 1902
[8] Agostino Pertusi, İstanbul'un Fethi, Cilt 2, Dünyadaki Yankısı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2006, s. 230
[9] Agostino Pertusi, İstanbul'un Fethi, Cilt 1, Çağdaşların Tanıklığı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2004, s. 137
[10] Feridun M. Emecen, Fetih ve Kıyamet, Timaş Yayınları, 5. Baskı, Mart 2012, İstanbul, s. 339.
[11] Oruç Bey, Tevârih-i Âl-i Osman, nşr. Fr. Babinger, s. 65-66
[12] Halil b. İsmail b. Şeyh Bedreddin Mahmud, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Menakıbı, yay. A. Gölpınarlı - İ. Sungurbay, 1967, İstanbul, s. 156
[13] Halil İnalcık, İstanbul'un fethi ve denizde mücadele, NTV Tarih, Ağustos 2011, s.54
[14] İbrahim Tenekeci, "Herkes gider, şiir kalır", Yenişafak, 08.09.2012
[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'1-kebîr, I (ikinci kısım), 81; et-Târihu's-sağîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr. II, 24; Hâkim, Müstedrek IV. 422; Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, VI, 219,
http://www.sonpeygamber.info/fetih-hadisi

[16] Semavi Eyice, "Ayasofya", Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), IV, s. 306-307
[17] Donald M. Nicol, Bizans'ın Son Yüzyılları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, s. 399
[18] Michael Doukas, Tarih: Anadolu ve Rumeli 1326-1462, trc. B. Umar, 2008, İstanbul, s. 233


Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Önce Şehrini Tanı, Sonra Seversin


Edebiyat tarihimizde "şehir yazıları"na dair ilk teferruatlı örnek, Ahmet Rasim'e aittir. Son derece derin bir manevi dünyası olan Ahmet Rasim, muhtemeldir ki bu zenginliğini torunu olan büyük bestekârlarımızdan Osman Nihat Akın'a devretmiştir sonraları. 1927-32 yılları arasında Mustafa Kemal Paşa tarafından özel arzu üzerine İstanbul milletvekili oldu. Yaşamının son zamanlarında yaptığı bu milletvekili görevini tam manasıyla ifa edemedi zira hastalığı ileri derecelere çıkmıştı. Meclis oturumlarına bile katılamadı. Tam bir İstanbul âşığıydı. Tarihçiliğine, gazeteciliğine, yazarlığına bunu hep yansıttı. 1912-13 yılları arasında 4 cilt olarak yayımlanan "Şehir Mektupları" adlı eseri, hala ciddiyetle okunur ve henüz teferruatlı bir izaha malik değildir. Türk öykücülüğünün zirve isimlerinden Mustafa Kutlu da, on yıl boyunca bir gazetenin köşesinde yazdığı şehir yazılarını, Ahmet Rasim'den ilhamla 1995 yılında "Şehir Mektupları" adıyla İstanbul meraklılarına sundu. O zamandan bu zamana nefes alıp veriyor, vermeye çalışıyor bu mektuplar.

1945 yılında Erzincan'da doğan Mustafa Kutlu İstanbul'a erken yaşlarda gelir. Edebiyat aşkıyla gelir. 1974'te edebiyatın öğretmenliğini bırakır, İstanbul'a gelir, yayıncılığa doğru adım adım yürür. O yıllardan bahsederken şöyle der Mustafa Kutlu: "Ben o yıllarda yazı yazmıyor, resimle uğraşıyordum. Zaten Hareket gibi rahmetli hocamız Nurettin Topçu'nun yazdığı bir dergide yazı yayımlamak o günler için bana çok yücelerde, erişilmesi adetâ imkânsız bir şey gibi geliyordu."

Kitaplar bir yandan, dergi bir yandan, gazetelerde köşe yazıları da yazar, kısacası yoğun biçimde yazmaktadır Kutlu. Futbolu çok sever. Her şeyden çok da yaşamı, yaşamayı sever: "Hayatı, yazıdan daha çok önemsiyorum. Bir ağacı anlatmak yerine, gölgesinde oturmak daha iyidir." demesi bu yüzdendir.

Taşralı öykücümüz Mustafa Kutlu'nun İstanbul sevgisinin özünde "şehirli olma bilinci" vardır. Şehri görmek değil, şehre bakmak lâzımdır her şeyden önce. Bakarken tarihi mirasını, geleneklerini, âdetlerini ve şüphesiz o şehirde yaşayan, yaşayacak tüm insanların nefesi gözetilmelidir. Tüm bunlardan sonra şehir de bize bakacaktır. Bu topyekun bir bilinçtir, iaşeden de ötesidir. Kutlu, doğup büyüdüğü Erzincan'da gördükleriyle muhakkak ki İstanbul'u karşılaştırdığı için eksiklikleri, sorunları ve zorlukları daha temiz görebilmektedir. Kaygısız, samimi ve çözüm odaklı. Kutlu'nun "Şehir Mektupları"ndaki tüm çözümlerde iki şey dikkati çeker: insan ve tarih. Eğer insan her geçen gün tarihten uzaklaşmayı seçerse, şehir de tarihe gömülür. İstanbul, bir ayağı tarihe gömülüdür, gömülmüştür ve fakat diğer yandan da tarihiyle diğer ayağının üzerinde durmaya gayret etmektedir. Halkı ona destek olmadıkça ne kadar direnir, meçhul.

Kitabın içindeki "Hayvanlara ve İnsanlara Dair" başlıklı yazısında Mustafa Kutlu şöyle diyor:

"Balkonlarda büyüyüp, horozdan korkan çocuklar ise, kitaplarda resimlerini gördükleri hayvanlara bakarken çığlıklar atarak onları bir çizgi roman kahramanına benzetiyorlar. Ellerini uzatıverseler görüntü kaybolacak gibi. Hayvanat bahçeleri ise ne kadar görkemli düzenlenmiş olsalar da birer sirk, birer müze."

Bu cümleler aslında geldiğimiz noktanın en samimi özeti. Bu yazıyı okuyanlardan özellikle 20 yaşın üzerinde olanlar küçükken babaannelerinin ellerinden tutup hayvanat bahçelerini geziyorlardı. Müze gezer gibi. Hayvanın orada mutsuz olduğunu bilmeden. 20 yaşın altında olanlar ise balkonlarından balkon seyrettiler. Kuş beslemek bile lükstü çünkü anneleri "evi kirletiyor" diye kızabilirdi. Balık beslemek hüzünlüydü, ömürleri kısaydı zavallıların.

"Orda bir köy var uzakta / o köy bizim köyümüzdür"ü ilkokulda öğrendik, peki hiç köye gittik mi? "Köye gitmek" vardı. Kaçımızın köyü var? Hiçbirimizin. Kaçımızın köyü kaldı? Yine hiçbirimizin. Peki İstanbul ile bir köyün ilgisi olabilir mi? İşte köy bilmeyenlerin saçma bulacağı bir soru. İstanbul bir "mega köy" değil mi? İtirazsız, tartışmasız evet. Köy, güzel; mega köy, çirkin. Şehirden "mega köy" olmaya terfi(!) etmek ise çok çirkin.

Mustafa Kutlu'nun insan-şehir-mekân ilişkilerini irdelediği denemelerinden oluşan "Şehir Mektupları", Dergâh Yayınları'ndan 1995 ağustosunda çıkmıştı. Eylül 2010'da 6. baskısını yaptı. Bu da demek oluyor ki aradan 15 yıl geçse de hâlâ ilham alınacak şeyler barındırıyor. Bir taraftan keyifle okunan ancak diğer taraftan üzücü birçok şeyi aktaran metinlerde Mustafa Kutlu ağaçları da anlatıyor kiraz fiyatlarını da, Bursa'yı da anlatıyor İstanbul'da bir pasajı da. Şehre dair her şey, tüm gerçekliğiyle "Şehir Mektupları"nda buluşuyor. Öylesine bir deneme değil, samimi bir bilinçlendirme çabası.

Tanımadan sevmek olur mu? Tanımadan aşk?
O hâlde şehri tanıyalım, şehir nedir bilelim, sonra severiz.
Daha güzel severiz.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Yanası Ateş

Şu içimdeki kuyumudur konuşan, hiç çekinmeden
Yıllarca susayışlarımı biriktiren de birden kuruyan
Susamış bir çiçeğe faydam olmuş mudur
İşte bazen bunun derdine düşerim

Ansızın ortaya çıkan öfkemi tamamen üstüme alıyorum
Kadife bir cekettir çünkü benim öfkem
Güneşin batışındaki sese kayıtsız kalınır mı
İşte bazen balkona çıkar balkon seyrederim

Tansiyonumun kolundan tutuyorum, sık sık düşüyor
Heyecanını kaybediyor endişem
Pırlanta, sevgiyi göstermenin en güzel yolu mudur
İşte bazen aşktan meşkten de vazgeçerim

Hayatı paylaşmak lazım, yer sofrasını da
Kır ekmeği dizimin dibinde, hiç çekinme
Hayatımın orta yerinden ortaklık hisseleri al
İşte bazen de ekonomiktir serzenişlerim

Bizim evin önündeki ev yandı geçen gün
Bizim orada hâlâ evler yanıyor, bebeler yola çıkıyor
Bizim burası bizim değilmiş, öyle dediler geçen gün
Hâlâ “ben” deyip duruyorlar, gülesim geliyor

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 11, Ağustos 2013)

Bukowski Okumaya Nereden Başlanır?

"Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım."
- Charles Bukowski, Güneş İşte Burdayım

Hayatında hiç Charles Bukowski okumamış yahut gelişigüzel birkaç kitabını alıp henüz başlayamamış biri iseniz bu yazı size uygun olabilir. Olmaya da bilir. Yazının temel derdi Bukowski okutmaktan çok, onu okumaya nereden başlanması gerektiğini izah etmektir.


Charles Bukowski külliyatına bakan okuyucunun gözü korkabilir zira Metis Yayınları’nda 4, Parantez Yayınları’nda ise 30’a yakın çevirisi mevcuttur. Avi Pardo’ya selam olsun! Bu kadar kitabı ne internette araştırmak ne de kitapçınızda incelemekle bir yere varamazsınız. Şöyle bir soruyu hemen kendimize soralım: ne okumak istiyoruz? Şiir mi, hikâye mi, öykü mü, anı mı, ne? Bu gerçekten önemli bir soru ve cevabı da Bukowski okumayı şekillendirecek, direkt etkileyecek. Fakirin onu okumaya başladığı yaşı ne çok geç ne de çok erkendi; dünyaya gelişinin 14. yılını yeni kutlamış olsa gerek. Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başladım çünkü o edebiyat dünyasına önce şiirle girmişti. Dolayısıyla onu ince görecek ve sevdiği yerinden vuracaktım. Bu acemi stratejim sonradan onun hayatını çok merak etmemi sağladı. Peşinden de çocukluğunu öğrendim ve okumalarımı ona göre yaptım. Çünkü her ne olursa olsun okuduğunuz şiirde sizi etkileyen ilginç bir takım tuhaf şeyler varsa, hissi bulursanız o merhum dizeleri, şairinin hayatına dair bir şeyler de muhakkak öğrenmek istersiniz. Bu bir hastalık değil, korkmayın. Gayet doğal ve insani bir durum. Her şey bir yana, şiire başlamayı teşvik eden bir üslup ve teknik vardır Bukowski şiirlerinde. Size şiir yazdırır. Beni şiire başlatan ilk ve tek yabancı simadır. Bir dönem oldukça etkiler sizi, sonra diğer bahçeleri keşfettikçe ve oralardan da meyve yedikçe bu simalar giderek artar. Hiç çekinmeden Bukowski şiirlerinde okuyanı etkileyen iki özelliği söylemek isterim: samimiyet ve hayal gücünden uzaklık. Bir yaşantı vardır onun şiirlerinde, süregelen ve etkisini yoğun biçimde hissettiren. Teknik kaygılar asla gütmez ve son derece rahattır. Pekâlâ, karar verdik. Bukowski okumaya şiirlerinden başlamak istiyoruz. O halde nasıl bir sıralama tercih etmeliyiz? Tahlile asla girişmeden hemen reçetenizi yazıyorum. İşte Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başlamak isteyen okuyucunun yol haritası:

1) Pansiyon Manzumeleri
2) Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek
3) Kapalı Bir Kapıdır Cehennem
4) Gülün Gölgesinde
5) Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan
6) En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
7) Kaybedenin Önde Gideni
8) Kendimizde Açtığımız Yaralar
9) Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
10) En Kısa Andır Mucize
11) Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
12) Suda Yan Ateşte Boğul

Bu sıralama hem Bukowski’nin ilk-son şiir ayrışmasını göz önüne alarak hem de edebiyat dünyasının takdirle karşıladığı şiirlerine öncelik verilerek yapıldı. Şiir kitapları elbette bu kadar değil Bukowski’nin. Hâlâ çevrilmeyenleri var. Öte yandan öyküleriyle şiirlerini buluşturduğu kitapları da mevcut. “Bana Aşkını Getir” ve “İlham Perisine Oynamak” adlı kitaplarından hem öykülerini hem de şiirlerini bulabilirsiniz.

Gelelim hikâyelerine. Pis moruğun hikâyeleri arasından dört tanesi vardır ki, diğer hikâyelerinde, öykülerinde, denemelerinde ve elbette şiirlerinde işte bu dört hikâyeden mutlaka bir şeyler bulabilirsiniz. Her birinin ciddi bir derdi yani yazım amacı vardır. Hikâye olsun diye yazılmamıştır. Aşağıda, uygun okuma sırasına göre listelenmiş hikâyelerin ilk dördünü Metis Yayınları’ndan, sonraki kısmını ise Parantez Yayınları'ndan temin edebilirsiniz:

1) Ekmek Arası
2) Factotum
3) Kasabanın En Güzel Kızı
4) Büyük Zen Düğünü
5) Pis Moruk İtiraf Ediyor - Şarap Lekeli Defterden Bölümler
6) Sıradan Delilik Öyküleri
7) Ölüler Böyle Sever
8) Güneşe Uzan
9) Güneş İşte Burdayım
10) Sıcak Su Müziği
11) Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
12) Kahramanın Yokluğu

Ekmek Arası”nda Bukowski’nin çocukluğunu, ailesini ve lise yıllarını bulacaksınız. Yani onu en yakın koltuktan izleme fırsatı bulacaksınız. “Factotum”da ise üniversite yılları ve dolayısıyla gazetecilik serüveni. Oğluna daima zengin olmak gerektiğini anlatmaya çalışan bir babanın, aylak ve berduş oğlunun yaşamının tam da rayına oturduğu zamanlar. Artık nasıl bir ray siz düşünün. “Kasabanın En Güzel Kızı” bir aşk hikâyesi. Varın siz düşünün bu aşk hikâyesinin muhteviyatını. Boks maçlarına düşkün, at yarışlarından gözünü ayırmayan, bira ve klasik müzik tutkunu, hayatına giren yüzlerce kadından sadece birkaçının onu “bulutların üzerine” çıkarabildiğini söylen Bukowski’nin bu hikâyesindeki absürtlükler karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. (Bkz: “Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.”, sf.19). Listemize dördüncü sıradan giren (kahrolsun pop müziği yaşasın Perihan Altındağ Sözeri) “Büyük Zen Düğünü” adlı kitapta ise on iki hikâye yer buluyor. Bu hikâyelerin her birinde Bukowski'nin yaşamının girdapları var. Dertlerinden çok gülüp geçemediklerini anlatıyor okuyucuya.

Sıra Bukowski'nin romanlarında. Ölümünden önce yayımlanan son romanı "Pulp", kült eserlerinden biridir. Filmlere ve hatta müziklere bile ilham kaynağı olmuştur. Lakin hâlâ seyre değer bir sinema filmi çekilemedi. "Holywood" adlı romanında ise Bukowski sinema dünyasını anlatır. Tanıdıkları ve gördükleri. Müthiş bir "bakıcı"dır Bukowski ve baktığını da tüm samimiyetiyle, korkusuzca anlatır. Kaybedenin en önde gideni olduğu için kaybedeceği herhangi bir şey yoktur zaten. Gücünü ve bağımsızlığını bundan alır. "Kadınlar", yanılmıyorsam Bukowski'nin en çok okunan romanı olma özelliğini taşıyor. Âşık olduğu, peşinden koştuğu, "Mecnun'a bağladığı" her şeyi romanlaştırıyor bu kitapla. Sonradan Bukowski'nin yaşam öyküsünün yazan Howard Sounes kitap hakkında şunları söylemiştir: "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı.". Charles Bukowski'nin ilk romanı olan "Postane" ile yeraltı edebiyatına nasıl da kolay girdiğini ve bu edebiyatın bekçisi olabildiğini görebilirsiniz. Gün içinde yaşadığı en özel duygular bu romanındadır ve bildiğimiz gibi hiçbir şeyi gizlememektedir. "Postane" belki de Bukowski'nin kendine attığı mektuplardır, içine. Çok fazla uzatmadan romanları için de bir okuma haritası oluşturmaya gayret edeyim:

1) Postane
2) Kadınlar
3) Pulp
4) Holywood
5) Pis Moruğun Notları

Son olarak birbirini tamamlayan iki denemesini de paylaşmak gerekiyor Bukowski'nin. "Pis Moruğun Notları" adıyla 2 cilt halinde basılan bu denemelerde kendi kendine konuşuyor o. Her kaçığın -akıllının bu demeliydim?- yaptığı gibi. Dolayısıyla bu iki denemeyi Bukowski'nin şiirlerini okurken "yan tedavi" olarak kullanabilirsiniz. Şairi tanımanın yolu denemelerinden geçer. Başta da söylemek istediğim gibi, ben Bukowski'yi en önce şair olarak görüyorum. Peki ya sonra? Kaybeden.

Elbette bu yazıda da onun kaybolmuş bir çok şiiri, romanı ve öyküsü olabilir. Hatta onun hakkında yazılan kitaplar bu yazıda kendilerine yer bulamamıştır. Öncelik Bukowski'nin kendi ellerinden ve daktilosundan çıkanlardır çünkü. Ben, bize sunulan yayıncılık karşısında boynumu kıldan ince hâle getirene kadar eğiyor ve yazıdaki tüm eksiklikleri üzerime alıyorum. Bukowski'nin uzun yıllar okuyuculuğunu yaptım, böyle bir yazı yapmakla sizlerden emekliliğimi istemiyorum elbette. Eğer okuma yolunuzun bu pis moruğun etrafından geçişine bir vesile olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de hissetmem, bilmiyorum.

Bukowski okumaktan korkmayın, onu okumaktan korkandan korkun.

Yağız Gönüler
(Peyniraltı Edebiyatı, 5, Ağustos 2013)