Kimseye Şikâyet Etmeyen Hanım: İhsan Raif

Osmanlı'nın son döneminin başarılı vezirlerden Köse Mehmet Raif Paşa'nın kızıdır İhsan Raif Hanım. Bir vezirin kızının bitmeyen çilesi olan yolculuklar, onun da kimi zaman hayatını karartmıştır. Babasının, bunca koşuşturmaca ve tumturaklı bir göreve sahip olmasına rağmen ona gösterdiği ilgi bir hayli fazladır. İhsan Raif Hanım, okulla yeni tanışacağı yaşlarda Fransızca, edebiyat ve müzik eğitimleri alır, çevresini özellikle derin hafızası ve müzik becerisiyle etkiler.

Müzik kulağı olan ve müzikle uğraşan şairlerin, muazzam şiirler çıkardığını görmek için ispata ihtiyacımız yok. İhsan Raif Hanım’ın müzik bilgisini ve yeteneğini, şiirlerinde bolca görüyoruz. Danyal Efendi’den aldığı dersler yoluyla çevresinde müzikle hemhâl olmuş dostlar biriktirir. Sonrasında Tevfik Lami Bey’den batı müziği ve piyano dersleri alır, kabiliyeti ve enstrüman hakimiyeti iyice pekişir. Edebiyatta ise "hocam" dediği Rıza Tevfik'ten aldığı derslerle şiirini erken yaşlarda oturtur. Dilini çok kısa sürede demler, öyle bir ses verir ki üslubuyla, dönemin şairleri arasından sıyrılır. Üstelik kadın şairlerin hayli az olduğu bir dönemde. Hocası Rıza Tevfik'ten çok etkilenir, hece vezniyle şiirlerini yazar İhsan Raif Hanım. Zaten bu vezni kullanan ilk kadın şairlerimizden olduğunu da birçok kaynakta okumak mümkündür.

Evlilik hayatı başından sonuna o kadar debdebelidir ki, her zaman imdâdına şiir yetişir. Önce babasının baskısıyla evlendiği ve bir hışımla gelip geçen Mehmet Ali Bey’le, sonra tutkuyla sevdiği edebiyatçı Şehabettin Süleyman’la, daha sonra da İhsan Raif Hanım'a olan aşkından Müslüman olup Hüsrev adını alan bir beyle evlenmiştir. Bu evliliklerinden ilki korkunç bir kederle başlar, aynı şekilde biter. İhsan Raif Hanım bir “aşk ışığı” arar kocasından. Hiçbir zaman da göremez. Ne eve, ne aileye, ne de çocuklara ilgisi vardır Mehmet Ali Bey’in… İkinci aşkında, yaşama sevinci ve sevgi doruklardadır. Fecr-i Ati edebiyat akımının mensuplarından Şahabettin Süleyman ile saygın, aynı zamanda da bol gezili bir evlilik yaşar. Birbirlerini ve Avrupa’yı çok severler, özellikle Fransa ve Paris onlarda derin etki bırakır. Ancak bu gezilerin birinde dönemin salgın hastalığı İspanyol gribi denen meret yaşama sevinci dinlemez, Şehabettin Süleyman erken yaşlarda yalnız bırakır İhsan Raif Hanım'ı. Bu hiç beklenmedik kayıp -hangi kayıp beklenir ki?- evlilikten, yaşamdan, edebiyattan umudu kestirir İhsan Raif Hanım’a, neredeyse tedavisiz hastalıklara kapı açacak kadar. Tam o günlerde Hüsrev Bey kolundan tutar. Kendisi aslında rahmetli olan Şahabettin Süleyman’ın da arkadaşıdır. Dolayısıyla edebiyat çevreleri bu evliliği pek tasvip etmez. O kadar laf edilir ve hatta ağır eleştiriler yazılır ki İhsan Raif Hanım edebi başarısıyla ve kindar olmayan mizacıyla bu lafları def eder. Nihayet bu evliliğinde mutlu olur, bir nebze de olsa yaşama sevincini yeniden tatmaya başlar, etrafa daha neşeli gözlerle bakar.

Dönemin en doyumlu, en entelektüel sohbetlerinde kendine ön saflarda yer bulur İhsan Raif Hanım. Şimdinin deyimiyle “ağır toplar” ile aynı masalarda yemekler yer, edebiyat tartışmaları yapar, savunduğu şeylerden taviz vermez, gerek sesi gerek şiirleriyle çevresini mest eder. Fatma Aliye ve Halide Edip ile birlikte kürsülerden halka seslenir. Vatanperver şairler arasında yer alır. “RakiplerindenŞair Nigar Hanım’la da samimi bir dostluk kurar. Şiirleri bestelenmeye başlar. Bazen evliliklerinden dolayı küçümsense de, işin ehli müzisyenler ve edebiyatçılar daima hakkını teslim eder İhsan Raif Hanım’a. Ahmet Haşim, “Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır: Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım” der mesela. Kenan Akyüz, 1958 yılında yayımladığı Batı Şiiri Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi’ne İhsan Raif Hanım’ın Gözyaşları adlı kitabından Latin alfabesi ile yazılmış on bir şiiri alır. Akyüz’e göre İhsan Raif, Türk kadın şairlerinin en lirik olanıdır.

Özlem duyduğu aşk, sık sık yaşadığı keder ve yer yer intisap ettiği yalnızlık, tüm şiirlerine yansır. Kadınsı bir duygusallıkla bunlardan bazılarını bestelediği de olmuştur. Bu bestelerden şimdi birkaçı hatırlansa da özellikle biri, ezbere bilinen bir eser. Sahibi unutulmuş bir eser.

Kıyamet kopmadığı müddetçe hafızalardan kaybolmayacak ve dillerden düşmeyecek şiirlere imza atmıştır İhsan Raif Hanım. "Ben Esîr-i Handenim Üftâdenim Ey Gül Tenim", "Gün Kavuştu Su Karardı Beni Üzme Güzelim" ve "Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime" birer İhsan Raif efsaneleridir. Maalesef ki son zikrettiğim eser, Kemanî Serkis Efendi’nin zannedilir. Yılmaz Öztuna'nın Türk Musikisi Ansiklopedisi'nde bu şarkının nihâvend bestesinin Kemani Serkis Efendi'ye ait olduğu yazar. Herkes de böyle kabul etmiştir. Oysa Turhan Taşan'ın Kadın Besteciler adlı kitabında ise hem güftenin hem de bestenin sahibi olarak İhsan Raif Hanım yazar. Doğru olan bilgi de budur. Çünkü İhsan Raif Hanım şiirini yazdıktan sonra onu suzinak makamının curcuna usulünde bestelemiştir. Çok sonraları Serkis Efendi, şiiri nihâvend makamında yeniden besteleyince esas sahibi o olarak bilinmiştir. Bunda, son bestenin daha kolay söylenebilir ve ezberlenebilir olması yer tutmuş olacak ki, günümüze kadar da böyle gelmiş ve nihayet eserin hem güfte hem de beste sahibi olarak Serkis Efendi kalmıştır. Bir emeğin hakkını teslim etmek başlı başına bir emektir diyerek tekrar etmekte fayda var: Kimseye Etmem Şikâyet'in hem güfte hem de beste sahibi İhsan Raif Hanım’dır.

İşte bu emeği veren bir ismi acilen belirtmemiz gerekir: Mehmet Öklü. 2008'de Şişli Kaymakamı olarak göreve başlayan Öklü, Hükumet Konağı olarak kullanılan binanın Köse Mehmet Raif Paşa'ya ait tarihi ve meşhur Taş Konak olduğunu öğrenir. Yani İhsan Raif Hanım'ın babasına aittir bu konak. Mehmet Öklü, türünün tek örneği olan konağı üç yıl süren bir çabadan sonra İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi kapsamında restore ettirir. İhsan Raif Hanım'ın hayat hikâyesi işte bu emeklerden sonra kaleme dökülür ve Mehmet Öklü ortaya, dönemin edebiyat havasını da estiren hüzünlü ama son derece gerçek bir roman yazar. Adı da hazırdır: Kimseye Etmem Şikâyet. Kitap, hem şairi hem de eserini yeniden yad etmiş, şaha kaldırmıştır. Mübarek olsun.

İhsan Raif Hanım’ın 1877’de Beyrut’ta başlayan ömrü, 1946’da Paris’te bir apandisit ameliyatında son bulur. Yorgun ve kederli bedeni, bu basit ameliyatı belki de bir kurtuluş olarak görmüştür ki masadan kalkamaz. Belki de kalkmak istemez, kim bilir…

Yağız Gönüler
(İzdiham, 19, Temmuz-Ağustos 2015)

Tutkunun İkametgâhıydı Ali Sami Yen Sokak


"El tipo puede cambiar de todo: de cara, de casa, de familia, de novia, de religión, de dios… pero hay una cosa que no puede cambiar… no puede cambiar de pasión.”
- Pablo Sandoval, El secreto de sus ojos, 2009

Alpaslan Dikmen'e

Sinema salonlarımıza "Gözlerindeki Sır" adıyla 2010'da giren ve hikâyesiyle içimize işleyen Juan José Campanella filminde; Guillermo Francella, Pablo Sandoval karakteriyle şöyle demişti: "Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını. Yine de değiştiremeyeceği bir şey var. Tutkularını değiştiremez."

Tutkularıyla yaşayan insanlar, tutkularının sorgulanmasını sevmezler. Tutkunun kelime anlamı yoktur. Tutku(lar) yaşanır, izah edilemez. Basit gibi görünen bu olguyu havsalalar çoğu zaman anlayamaz. Her tutkunun, "gerçekten" yaşandığı bir yer vardır. İstanbul'un 1905'te kurulan sarı-kırmızısına gönül verenler, bu tutkuyu yıllar boyu tek bir yerde yaşadı: Ali Sami Yen Sokak.[1]


Herhangi bir maçın "ASY"de oynanacağı herhangi bir gün... Hangi maçın olduğunun önemi yoktur Ali Sami Yen Sokak'ta. O yine, sabahın erken saatlerinde sokağın dostlarını bekler. Önce esnaf girer. "Seyyar" olanlarından ziyade "çakılı" olanları, sokağın göz bebeğidir. Büfe ve bakkallar daha bir hevesle kaldırır kepenklerini güne. Hava kar bile dökse, onlar o günün kârlı geçeceğini bilirler. En azından havayı ısıtacak şeyler olacaktır: Tezahüratlar, transfer dedikoduları, yönetimden haberler, dostluklar, ekmek araları, sigaralar, sıcak veya soğuk içecekler, kesintisiz voltalar... Esnaf mesaiye başlarken saatler geçtikçe sokağın gerçek sahipleri de etrafta görünmeye başlar. Bu aynı zamanda tutkunun da "görünebilir" hâle gelişidir. Tribün emekçisi, eli boş adam değildir. Davul, meşale, atkı, çift sopalı, pankart, belki enerji için fındık, fıstık ve elbette bozuk para. Mutlaka bir şey vardır elinde. En makbulü, elbette tribünde "kullanılacak" olanlardır. Maç saatine en az 3 saat kala, "sokak" artık tribüncüler için "antrenman sahası"dır. Sanki belediye, akıllara suskunluk verecek kadar kısa bir sürede sokağın tüm yollarını, kaldırımlarını hatta o alanın üstündeki göğü de sarı-kırmızıya boyamıştır. Durum son derece açıktır: "Buraları görüyorsun herkes Galatasaray'dan." [2]

Maça bir saat kala yavaş yavaş stada doğru yol alınır. Bu kol kola yürüyüşler ya da tezahüratlar eşliğinde olur. Acelesi olanların mutlaka bir görevi vardır içeride. Pankart asmak, tribünü yönlendirmek veya "iyi bir yer" bulup bir an evvel oturup çekirdek çitlemek gibi. Bu son fiil, asla bir tribüncünün işi değildir. Tribüncü seyirci değildir. Seyirci de zaten taraftar değildir, müşteridir...

Sokak hızla boşalırken, esnafı hem hüzün hem de heyecan sarar. Maçın galibiyetle bitmesini isterler ki maç bitince sokağın dostları bir süreliğine daha geri dönsünler, enerjisini türlü gıdalarla geri toplayabilsinler, etrafa neşe saçabilsinler. Ama bu durum, mağlubiyet durumunda da geçerli olabilir. Zira tribüncü, muhasebe yapmayı sever. Bu muhasebe, manevidir. Takım neden kötü oynamıştır? Yönetimde çatlaklar mı vardır? Yeni transferlerden istenilen verim neden alınamamaktadır? Teknik direktör hırsının kurbanı mı olmuştur? Tribün, görevini yerine getirebilmiş midir? İşte bu soruların cevapları yine "sokakta" verilir, verilmiştir. Ta ki Mayıs 2011'e kadar...


Ali Sami Yen Stadı'nın hazin yıkılışından sonra sokağın da tadı tuzu kalmadı. Maçlardan önce ve sonra toplanılan bu tutku mekânı, yerini sükûnete bıraktı. Sarı kırmızıya nadir rastlanılır oldu. Sokak, adını korumaya devam etse de hakiki dostları artık orayla vedalaşmıştı. Bağ kopmamıştı, zira "Hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların / sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın" [3] ya da "İnsan ona derler ki yaşar hâtıralarla" [4] denmişti bir kere...

Maldini'nin "Kimse bana burada 25 bin kişinin olduğuna inandıramaz", Hagi'nin "Bu seyirci ölüyü diriltir", Collina'nın "Bu cehennemi çok seviyorum", Davids'in "Bizde böyle taraftar olsa hiçbir takım karşımızda duramaz", Simon Kuper'in "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" [5] ve hatta Bill Shankly'nin "Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir" sözlerindeki tüm sebepler ve hatta olası tüm öznelerin sahipleri Ali Sami Yen Sokak'ta idi. Çok uzun bir zaman. Dolayısıyla da o sokağın bir ruhu vardı. Çok ciddi bir ruhu. O ruh, teknolojiye ve kapitalizme mecburi olarak boyun eğdi, "taşınabilir" oldu. Ama hafızası genişledi, hiç hatırlamamazlık etmedi. Çünkü tribüncü vefakârdır, cefakârdır. Kâr ve zarar onun işi değildir. Maziyle yaşar tribüncü, gücünü maziden alır, tarihten alır. Artık bir tutkusu kalmayan sokakta, esnaf da "kalan sağlar bizimdir" demiştir stadın yıkımından sonra, belki de diyememiştir...

Ali Sami Yen Sokak adıyla ve ruhuyla yaşıyor. Stadından uzakta. Hâlâ nefes alıyor, almaya çalışıyor. Belki ilerleyen zamanlarda göğe uzanan çeşitli projelerle imârı ve korkunç bir ihtimal de olsa adı değişebilir. Ama asla değişmeyecek bir şeyi daima kalacak, nesilden nesile anlatılacaktır: ruhu.


Bir sokak, şarkı söyler mi? Ali Sami Yen Sokak şarkı söyleseydi hangisini tercih ederdi? Hemen bir kürdîlihicâzkar geliyor aklıma:

"Yıllar sonra bir gün beni anarsan
Kulakların değil kalbin çınlasın
Ardından bakıp da öylece kalan
Gözlerimde donmuş iki damlasın." [6]

Acaba kaç milyon damla göz yaşına ev sahipliği yapmışsındır Ali Sami Yen Sokak. Sadece son döneminde, "Eski Açık"ta yaşadıklarımdan hangileri aklımda? Elbette o "16 dakika", o Bordeaux maçı, getiremiyorum daha fazlasını aklıma, canım sıkılıyor...

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 12, Temmuz 2013)

[1] Şişli, Fulya
[2] https://www.youtube.com/watch?v=mCC_GsgoASs
[3] Attilâ İlhan, Adımla Nasıl Berabersem
[4] Hüseyin Nihal Atsız, Hâtıralar
[5] Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, İthaki Yayınları, Ocak 1996
[6] https://www.youtube.com/watch?v=Rr4-TVCBedI

Ara Nağme

Bakın bunlar, gönül şarkılarımızdan biri değil
Zoraki yazıyorumdur ilâhi bir neticeyle
Hem belki ben de yeni bir şeyler söylemiş olurum
Böylece yeniler de beğenir, o eskiyi bilmeyenler

Artık kenara bir şeyler atmalıymışım
Anam öyle diyor, ben anamın oğluyum
Bu yüzden atıyorum kenara her ayın ilk günü kendimi
Ayın ortası geldi mi mesela hicaz seviyorum

Curcuna usulü suzinak bu duydum, İhsan Raif Hanım
Ya da vasıfsız bir işçinin ıslığıdır işsizken çaldığı
Taş konakta çınlayan taş gibi şikâyet
Hepimiz içten bir şarkı mırıldanalım kimselere

Hayatın en loş bahçesi akşam vakitleridir
Girildiği gibi iniveren devriye nöbetleri
Bir şiire başlamak gibi başlar akşamlar
Ve bir şiiri bitirmek gibi sıtmalı, tedirgin

Bir klarnet taksimidir çok şeyi bulduğum
Kader peşrevinin karşısında ceketimi iliklerim hep
Güvensizlik sirtosudur tutturduğum bu
Şükür longasıyla sakinleşiyorum, çok şükür

Rüyamda Nietzsche kürdîlihicazkâr söylüyordu
Ne demiştin niçin caydın sözünden
Uyanır uyanmaz pes dedim sabah tizliğimle
Selahattin Pınar'ın mendili Edip Cansever'de

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 12, Temmuz 2013)

Türk Şairi ve Babası

"Oturduk ve anlaştık:
Şairler, babalarıyla konuşamayan insanlardır."
- İbrahim Tenekeci

Sadece bir yazar ya da şairin değil, tüm evlatların babalarıyla olan ilişkileri, sanki üzeri örtülmüş ve açmaya korkulmuş bir sandık gibidir. Sönük, sessiz ve pasif ilişkiler saklıdır bu sandıklarda. Bazen de bir kıyıda köşede kalmış, derin sevgi, kederli özlem ve müthiş bir saygı. Sandığı açıp neler var diye bakarken pek zorlanmadım. Çünkü sandıkta saklı olanlar, şiir yolunda yürüyen fakirin de yaşantısından tozları barındırıyordu. Yabancılık çekmedim, hoşgörüyle yaklaştım. Yazımın derdi, şair ile babası arasındaki ilişkiyi ne çok derine inerek ne de çok yüzeysel incelemek. Daha çok, şairin babasıyla yaşantısına uzaktan ama içten bakabilmek.

Bizde hakiki şairi ifade etmek için kullanılan "şair-i mâder-zâd" yani "anadan doğma şair" sıfatından mıdır bilinmez, Türk şairi anaya yakın, babaya uzaktır. "Anacı"dır. Bu durum, fakirin iddiası değil, yazıda da göreceğiniz gibi vaziyetin nihai sonucudur. Unutmadan, yazımda kronolojik bir sıralama yapmayı uygun bulmadım. Cemil Meriç'in "Kronoloji: Aptalların tarihi" tarifini çoğu zaman savunurum. Sadece sonlara doğru biraz daha günümüzdeki hali vurgulamak adına, tarihsel bir yakınlaşma görebilirsiniz.

Açılışı halk şiirimizin zirvesi Âşık Veysel ile yapmak isterim. "Sazıma" adlı şiirinde babasıyla arasındakileri duygu süzgecinden geçirip, önce babaların sonra da ustaların asla unutulmaması gerektiğini şöyle özetliyor efsanemiz: "Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / ben babamı sen ustanı unutma."

Dünya düzeninin yalnızca "öldüğü günlerde" bizlere hatırlattığı şairler ve bir "ticari etkinlik" haline dönüşmüş olan babalar günü olmasa, belki de Cemal Süreya'nın "Sizin hiç babanız öldü mü? / benim bir kere öldü kör oldum / yıkadılar aldılar götürdüler / babamdan ummazdım bunu kör oldum" diye devam eden şiirini, babasının ölümü üzerine yazdığını düşünürüz. Halbuki öyle değildir, babası ölmeden 4 yıl önce yazmıştır bu şiirini Cemal Süreya ve hatta ilk şiirlerinden olduğunu da kendisi bilhassa belirtmiştir.

Can Yücel, babası Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'e olan özlemini her daim dile getirmiş ve hatta babalar hakkında yazılan şiirlerden en içlisini bizlere miras bırakmıştır: "Bilmezdi ki oturduğumuz semti / geldi mi de gidici -hep, hep acele işi / çağın en güzel gözlü maarif müfettişi / atlastan bakardım nereye gitti / öyle öyle ezber ettim gurbeti..." Can Yücel, çocukluğunda babasına öyle derin bir özlem duymuş ve onu öyle içten sevmiş ki, Hasan Ali Yücel'in her gurbete gidişini haritalardan hem parmaklarıyla hem de gönlüyle takip etmiştir. Bu yüzden de "Ben hayatta en çok babamı sevdim" dizesinin içinde çok samimi duygular gizlidir.

Antolojilerle sonuca ulaşılamıyor

Şairlerin "anacı" olduğunu her fırsatta dile getirenleri, "ciddi olmayan araştırmacı" olarak niteleyen ve her fırsatta şairlerin aslında "babacı" olduğunu yazıp söyleyen Cevat Akkanat'ın, "Baba Bu Kitap Sana" adlı antolojisinde oldukça fazla baba şiiri ile karşılaşsam da, çok açık bir şey vardır ki bizim geleneklerimizde baba ile evladı arasında sıcaklığa nadir rastlanır. Bir kere baba evcimen değildir, ekmek peşindedir. Çocuğunu öpüp koklamanın, kucak kucak gezdirmenin derdine düşmemiştir, serttir, ciddidir. Ayrıca gelenekler de bunu gerektirir. Bu yüzden "baba" şiirlerinde, şairin babasına seslenişini duymayız. Daha çok, şairlerin baba sevgisini ve şefkatini türlü sebeplerle yaşa(ya)madıkları için, ilhamla gelen baba oğul konuşmalarına ve elbette ki serzenişlere tanıklık ederiz.


Behçet Necatigil'in babalığı nadir bir örnektir. 1951 yılında ilk kızı Selma dünyaya gelmiştir. Bu durumda daha "düzgün" bir ev gerekmektedir. 1955 yılında, Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evi satın alarak oraya taşınırlar. 1957 yılında ise ikinci kızları Ayşe doğar. 1964 yılında ise yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşınırlar, şairin ölümüne kadar da bu daire kullanılır. Ev küçülür ama aile büyür. Necatigil, 1960 yılında Çapa Eğitim Enstitüsü'ne tayin edilir ve ardından da 1972 yılında kendi isteğiyle emekli olur. Emeklilik döneminde, evinde çok yoğun olarak çalışır ama ailesinden, evlatlarından sevgisini, ilgisini asla esirgemez. Kızı Ayşe Sarısayın'ın "Çok Şey Yarım Hâlâ" adlı kitabında, şairin daracık ama koca bir dünyası olan odasında titizce, disiplinli bir şekilde çalıştığını okudum. Bunun yanında şiir yazarken ailesinden ve evinden ilham aldığını, kızlarının neşesiyle mutlu olduğunu, onları sağlıklı gördükçe yaşam sevgisinin yerine geldiğini ve kızlarına Cimbil adında bir farenin masallarını anlatırken nasıl çocuklaştığını da gördüm. Bu yüzden de okumayı bitirdiğiniz bu paragrafın başına, "nadir bir baba örneği" sıfatını kondurdum.

Babaya hasret kalanlar

Ahmet Hâşim, Peyami Safa ve Tevfik Fikret baba konusunda oldukça sıkıntılıdır.

Ahmet Hâşim'in "Hasta İken" adlı şiirinde geçen "Bir valide, bir zevce-i mükedder, sonra mübhem" dizesi, tüm çocukluğunun özetidir. Hasta bir anne, onun kederinde olan ve çocuğunu aile dostuna emanet eden bir baba ve çocuğun amansız sessizliği, istikbâlinin belirsizliği. Maalesef bu sebeplerden, Hâşim'in şiirlerinde "babanın yeri" olmayacaktır.

Peyami Safa
, baba sevgisinden ve şefkatinden mahrum büyümeyi henüz 2 yaşında kabul etmek durumunda kalır. Annesi Server Bedia Hanım, kocasını Sivas'ta Garipler Mezarlığı'na gömüp İstanbul'a gelmiş ve evladına hem annelik hem de babalık yapmıştır. Peyami Safa'nın çocukluğu, annesinin bitmek bilmeyen ağlamaları ve şiddetli kederiyle geçecektir. Peyami Safa ise gayet doğal olarak babasına dair hiçbir şey hatırlamamaktadır.

Tevfik Fikret, "pederini" 12 yaşında kaybetmiştir. Babası Hüseyin Efendi'nin nezaketi, dindarlığı ve himmeti meşhurdur. Emsali bulunamayacak derecede "fazl ve ihlas sahibi"dir. Tüm bu meziyetler, şairin şahsiyetine de hakim olmuş ve maddi manevi titizliğinde etkin rol oynamıştır. Dikkat edilirse Tevfik Fikret'in şahsiyeti hakkında, olumlu olumsuz görüşleri süzgeçten geçirirsek, geriye kalan büyük değerleriyle babasını hatırlattığı görülür. Şahsen, ondan fazlasıyla feyz almıştır.

Büyük şairimiz Mehmet Akif, baba konusunda diğer akranlarına göre çok talihlidir. Babası "mektepte okuyacaklarını" ona erken yaşlarda öğretmiş ve Arapça tahsilinde ilk öğretmeni olmuştur. Nihayetinde şair o çok sağlam karakterini ve nesillerdir örnek olan insanlığını babasına borçludur. Elbette şiirlerini de.

Mecburi istikameti anne olanlar

Yahyâ Kemâl ile Necip Fazıl da babalarının gerek sert mizaçlı gerekse ailelerinden alakasız olmalarından sebep, "anacı" olan şairlerimizdendir.

"Dönülmez Akşamın Ufkundayız", "Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul", "Kalbim Yine Üzgün Seni Andım Da Derinden", "Ömrün Şu Biten Neşvesi Tam Olsun Erenler" adlı şiirleri, bestelenenler arasında olan şairimiz Yahyâ Kemâl, bütün hüznünü, samimiyetini ve verimliliğini; her zaman abdestli dolaştığı söylenegelen validesinden almıştır.


Necip Fazıl da "vur patlasın çal oynasın" bir hayat sürmekten uzaklaşması için evlendirilmiş babasından bir alaka görememiştir. Fakirin bir şiirine ad veren "Kafa Kâğıdı" adlı eserinde şöyle demiştir: "Ne aldımsa annemden, hayatı boyunca masum ve mazlum bu kadından aldığıma inanıyorum." Çok sonraları "Zindandan Mehmed'e Mektup"ta ise Necip Fazıl, oğlu Mehmed'e şöyle seslenecektir: "Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! / baba katiliyle baban bir safta!"

Cahit Sıtkı, babasıyla dalgalanmalar geçirerek yaşamıştır çocukluğunu ve ergenliğini. "Gariplik" adlı şiirine "Babam kırdı beni ilkönce babam" dizesiyle başlar fakat Mekteb-i Sultânî'de öğrenciyken babasına yazdığı mektuplara da "Aslan babacığım" diye giriş yapar. Övgüsünü, ilgisini ve sevgisini ailesinden kısıtlamaz şair. Ailesinin de Cahit Sıtkı'dan yana büyük ümitleri vardır. Özellikle de babası, daima "mücadelede muvaffakiyet" diler evladına. Cahit Sıtkı ise 1929'da babasına yazdığı mektupta şöyle der: "Babacığım, hayatta muvaffakiyet yalnız aç kalmamakta değildir. Asıl muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktır. Bu eseri meydana getirmek için saadeti memnu telâkki etmeli. Benim de çizilmiş bir mefkurem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil için, bir eser meydana getireceğim."

Babasıyla iftihar eden ve anılarıyla her daim yâd eden ender şairlerimizdendir Hilmi Yavuz. Şiirimizin çınarlarından olan şairimiz, o meşhur Osmanlıcasını, derin hafızasını ve şiir sevgisini babasına borçludur. Zira babası Yahya Hikmet Bey, Hilmi Yavuz henüz çok küçük yaşlardayken ona Osmanlıca leziz şiirler okumuş, şimdilerde değil mumla mikroskopla arasak bulamayacağımız o dil güzelliğini çok erken yaşlarda tattırmıştır oğluna. Yine Yahya Hikmet Bey, oğlunun yatağında bağdaş kurarak okuduğu şiirlerde daima vurgulu ve şiirde nerenin hassas olduğunu belirtecek kadar özenli olmuştur. Bu da çok açık bir şekilde "Hilmi Yavuz şiiri"ni oluşturan temel taşlardandır. Şair, her zamanki hüznüyle baktığı çocukluğundan sayfaları barındıran "Bulanık Defterler"de, ailesi için şunları aktarır: "Benim yaşamımda bilgiyi, aklı, babam temsil etmiştir daima. Daha yeniyetme bile değilken, beni rahle-i tedrisine oturtan, "sana okullarda öğretilmeyeni öğreteceğim" diyen odur, babam. Babamı daha çok retorikle ilişkilendirmişimdir; oysa annem liriktir bu anlamda. Evet, lirik, onu kesinliyorum şimdi. Deruni ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi.". Babaya da anneye de vefasını imgelediği bu yazıdan, şairin derin hüznünün kaynağı olarak annesi Vecide Hanım'ı görmemiz mümkündür. Hilmi Yavuz şöyle devam eder: "Benim gizem öğretmenimdi annem; hüzün öğretmenimdi; hüznün nasıl yaşandığını, sessiz bir teslimiyetle ondan öğrendim.". Babasının ölümü üzerine Hilmi Yavuz'un yazdığı yazılarda, düzyazının tüm güzelliklerini görmek mümkündür. Bu yüzden olsa gerek, "Baba düzyazıdır, anne şiir" demiştir Hilmi Yavuz. Bu deyiş, bir Hilmi Yavuz incelemesine imza atan Sıddık Akbayır'ın "Ne Kadar Gitsem O Kadar Uzak" adlı eserinin de ikinci bölümünün adıdır. Hilmi Yavuz'u derinlemesine irdeleyen bu kitabı incelerken; annesini kara gecelerde "çok işlemeli bir lamba", babasını ise "yaşamın endişeli sıcaklarında bir gölge" olarak tanımladığını dikkatle görmüştüm. Paragrafın başında neredeyse "babacı" olarak sunduğum Hilmi Yavuz'un aslında "anacı" tarafı da oldukça ağırdır.

Anne sen neden burada değilsin?

Geçmişten günümüze doğru gelirken İsmet Özel ve babası arasındaki ilişkiye de, naçizane bir müptelâyı İsmet Özel olarak değinmek isterim. Gelecek paragrafta tırnak içine yazdığım her cümleyi "Waldo Sen Neden Burada Değilsin?" adlı eserden aldığımı da ayrıca belirtmeliyim.

İsmet Özel'in annesiyle arasında 42, babasıyla da 45 yaş fark vardır. Yani ciddi bir kuşak farkıyla karşı karşıya kalmıştır. Zaten "müttefik kuvvetlerin Almanya sınırını aştığı günlerde" doğmuştur. Bu çok önemlidir şair için zira "savaş sonunda doğmuş olmam, bana öyle geliyor ki, nasıl bir aile içinde doğmuş olmamdan, nasıl bir eğitim aldığımdan çok daha etkilidir" der. Çünkü, "savaş sonrası düzen Türkiye'de yaşayan herkes için bazı imkânlar ve bazı sınırlamalar" getirmiştir. Ancak bu imkânlardan babası istifade etmemiştir: "Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Rüştiye mezunu olan birisi, o günkü boşluktan yararlanıp birçok numaralar çekebilirdi. Babam polis olmuş. Ben bunu doğrudan doğruya sosyal durumuyla açıklıyorum. Çünkü babam yüksek tabakadan bir insan değildi, e biraz da tabi ahlâki tutumla alâkalı. Aslında bugün olduğu gibi. Şu gün Türkiye'de hak etmediği mevkileri işgal eden dünya kadar insan var. O gün de mutlaka öyleydi. Ama babam buna tevessül eden birisi değildi." derken İsmet Özel durumu açıklamıştır. Ailesini de "İçinden çıktığım aile, herhangi bir üstünlük taşımaz. Annem bir ortakçının kızı. Babamın ailesi de arabacılık yaparmış" diyerek bir nevi sosyo ekonomik durumlarını özetler. Şair, babası Ahmet Bey'in memuriyeti sebebiyle ailesiyle birlikte birçok memleketi dolaşmıştır. İsmet Özel'in muazzam imgelemelerini, aforizmalarını ve hayal dünyasını, kısacası şairliğinin temel taşlarını bu gezilere borçlu olduğunu söylersek, tehlikeli bir cümleyi bitirmiş olmayız sanırım. Ahmet Bey, İzmir ve Muğla'da polis memuru, Van ve Hakkari'de komiser muavini, Kayseri ve Söke'de başkomiser, Kastamonu'da da 1955 yılı itibariyle emekli olmuştur. Daha fazla derinlere inmeden, İsmet Özel'in babasıyla kopukluğunu ve ailesiyle arasındaki duygu iletişimini ifade eden şu cümlelerini de belirteyim: "Özellikle babamla, şüphesiz bir uzaklık vardı. Ama bu babamdan gelen bir şeydi. Çünkü babam eski tip insanlardan, hani çocukları sevmeyen, çocukları okşamayan tipler vardır ya onlardan birisiydi. Son derece mesafeli dururdu. Ben babama hiçbir zaman "sen" diye hitap etmedim. Ama bu biraz da annemden gelen bir şeydi. Biz babamıza bütün kardeşler "siz" derdik. Ben babamın beni sevdiğini hatta bütün kardeşlerimi sevdiğini iyi bilirdim. Hatta bunun somut belirtilerini de görmüştüm. O ayrı bir şeydi. Ama annemle çok daha yakındık. Meselâ biz çocukken babamızdan para isteyemezdik. Annemize söylerdik. Annem babama söylerdi. Babamda "ne parası" derdi. Annem de "sorma ver parası" deyince o da çıkarıp verirdi."

Yaşayan şiir efsanemiz Sezai Karakoç, ülkü davası üzerine yazdığı kadar olmasa da baba konusu içeren şiirler ve yazılar da kaleme almıştır. Bir baba ve yedi oğlunun başından geçen "bol batılı macera"nın anlatıldığı "Masal" adlı şiirinin sonlarına doğru şöyle çığlıklar kopar dizelerinden, elbette günümüzün de acı bir özetidir: "Batılılar! / bilmeden /altı oğlunu yuttuğunuz / bir babanın yedinci oğluyum ben / gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden / babam öldü acılarından kardeşlerimin / ruhunu üzmek istemem babamın / gömün beni değiştirmeden / doğulu olarak ölmek istiyorum ben / sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var: / karşınızdakini değiştirmek / beni öldürseniz de çıkmam buradan."

Yakın tarihimize doğru iyice gelmişken Kemal Sayar ile devam edeyim. "Oğullar ve Babaları" adlı çalışmada, "Benim babam haram lokma yememeyi, kul hakkına girmemeyi, çalışmayı, kalp kırmamayı önemseyen bir insandı. Benim ruhumda bıraktığı o derin izler için ona nasıl borcumu ödeyebilirim?" diyen psikiyatrist şair, babasını hüznün doruklarında anar her seferinde. Hem kendisine hem de torunlarına olan düşkünlüğünü özetlerken "bize ve torunlarına bir şeyler daha verebilmek için yaşamak isteyen güzel insan" der. Kemal Sayar'ın hem şiirlerinde hem de konusu sağlık olmak üzere tüm yazılarında, psikiyatri ile derinleşmiş, baba sevgisi ve özlemiyle kavrulmuş bir hüzün, oldukça hakikatlidir. Ben en çok "Hüzün Hastalığı" adlı kitabında bunu görmüştüm.

Dizelerde yatan hassasiyet

Görüldüğü gibi, nereden başlarsak oraya dönüyorum. Babayla olan "alıp verememe", belki de babadan gelen bir haslet. Bilemiyorum. Mesela bu yazı üzerinde çalışırken, Salâh Birsel'in "Benim şiir yazmam uzun beklemelerin sonucudur" sözünde bile bir anlam arar oluyorum ki, aklıma oğlunu bir intihar vak'asıyla kaybeden şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan geliyor, susuyorum.

Yazıya yavaş yavaş son vermek üzere vites küçültürken, şair ve babaları arasındaki sessizliğin, pasifliğin, sükunun -artık ne derse denir-, hâlâ hiçbir şey kaybetmediğini belirtebilmek adına, günümüzün genç yaşlı şairlerinden de birkaç dize örneği sunmak istiyorum.

Bu dizelere hassasiyetle yaklaşmanızı isterim. Çünkü bu konuda birçok şairin meramı açıktır, "babam" yerine "baba" der...

"Bir gün fazlaymış seninle iki gün az
Dört duvar açık deniz; alesta vira
Elbette suçsuzluk grameri çoğul ek almaz
Ne de bir babanın küsüşü oğluna."
- Furkan Çalışkan

"Baba ben şair oldum özür dilerim
Sigortası emekliliği filan yok bu işin.
...
Ama siz baygınken şair en azından emekler emekler
Emekler boşa çıkmadı baba bak ne diyorum
Şairliğim yüzünden bir tek senden özür diliyorum."
- Murat Sözer

"Ne hayatla pişti oldum ben ne eküri ne yaşadım fifty fifty
Kelimelerime karşılık bulamadım üzgünlüğüm ondandır
Meğer eli sopalı bir öğretmenmiş benim acı diye bildiğim
Meğer babanın daraltılmış ömrünü giymek oğulların kaderi."
- Mustafa Köneçoğlu

"Öyle der babam, bizimki gönül yorgunluğu
İner merdivenlerden, göğsüne tutunarak
Ekmek derdi diyorlar, dertlerin en güzeli
Hangi dağı kaldırsam, kabuk bağlıyor toprak."
- Nadir Aşçı

"Başımda büyük kalmadı baba
Bembeyaz olan saçlardan başka."
- İbrahim Tenekeci

Tüm bu güzide dizelerden sonra, aslında benim bu yazıyı bitirirken, hayalimde ulaşmak istediğim farklı bir sonu gerçeğe çevirebilmek adına, paylaşmak istediğim bambaşka bir şiir var.

"Soyunup manşet olsam zarar eden bir gazeteye,
Örtülse kırbaçta aylak kalmış vücudum
Aklım çelinse,
Zarif bir şekilde ölsem; ilk iş gününde utangaç bir dilencinin
Sovyetlerden medet umanlar gülümsetecekse sizi
Analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri
Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim."
- Bülent Parlak

Yazıda eksik birçok şair olduğunu kabul ediyor, hataları üzerime alıyor ve belki de yine bu konunun ikinci ayağında yeniden buluşabileceğimizi düşlüyorum.

Kısmet, diyorum.

Kaynaklar: Ahmet Nezihi Turan & Gökhan Yavuz Demir - Oğullar ve Babaları, Ali Çolak - Şair Dediğin, Ali Çolak - Yitik Hüzün, Ayşe Sarısayın - Çok Şey Yarım Hâlâ, Necip Fazıl Kısakürek - Kafa Kâğıdı, Cevat Akkanat - Baba Bu Kitap Sana, Sıddık Akbayır - Ne Kadar Gitsem O Kadar Uzak, Hilmi Yavuz - Bulanık Defterler, Hilmi Yavuz - Hüzün ve Ben, İbrahim Tüzer - İsmet Özel: Şiire Damıtılmış Hayat, İsmet Özel - Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, Haluk Oral - Şiir Hikâyeleri, Bâki Asiltürk - Türk Şiirinde 1980 Kuşâğı, Salâh Birsel - Şiirin İlkeleri.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 13, Mayıs 2013)

Sürünceme

"Aktım eridiğim yerden ve zamandan
Bilmiyorum nerde soğudum,
Dondum nerde."
- Birhan Keskin, Hüseynî

İklimi sonsuz bir kasımda kalmış, evladiyelik donuk
Yirmi yedi yıldır üzerimi çiğniyor hayat
Ağır laflar ediyor, aklım almıyor, alınmıyorum
Beni ezici üstünlükle yenen çocukluğumdan
Alınacak benzeri görülmemiş bir intikam arıyorum

Hafızamın arananlar listesinde başı çeken
Önce el freni sonra korna, kapı zili, sesler
Balkondan sarkan delik sepet ve bozuk para
Aniden yarıda bırakılmış seyircisiz bir mahalle maçı
Babam geldi işten babam, duyulsun sokaklarda

Kalmadı o heyecan, bırakmadılar, bırakmazlar
Tutuldu nutkum, genzimde yankılanan kumlu mürekkepler
Evde ötüşen daktilo sesleri, matkap, horultu
Di'li miş'li her nasılsa çekimliyorum hatıralarımı
Kalıyor hemen kulak arkamda, tarumar bir uğultu

Bana hiç anlatılmamış toplantı ve mesailer
Bana yarım kalan aşklar, dostluklar, aşlar
Bana harem, bana haram, dîvân-ı humâyûn
Balkan harbini bile anlatamadınız, Enver'i misal
Bana yazık, bana hep, hep bana, heyhat baba!

Rahle-i tedrisinde hâlâ bana yer var mı?
Hangi fakültenin kürsüsünden fırlar haşmetin
Şu önümdeki gudubet sürüsüne bir üfle artık baba
Üfle de sönsün kandili, merhalesi kalmamış kıyametin
Haydi baba, vakit tamam, varsın kalalım sürüncemede

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 13, Mayıs 2013)

Altı Üstü Beş

"Kimbilir kimden umarız emr-i bi'l-ma'ruf
Kimbilir kimden umarız nehy-i ani'l-münker"
- İsmet Özel, Dişlerimiz Arasındaki Ceset

İstemsizce isterim yakınımın iyiliğini
Uzaksam, uzaklarına düştüklerim sorumludur
Bundan ötesindeki nedenler melundur
İnatla sürdürdüğüm edebî silahsızlanma
Acemi bir kurşun olmaya hevesimdir belki

Küçükken tutuşmayı sevmezdim lâdesi
Sözüm sözdür, olur mu olur
Çenesini tutabilenle gölgem hep kavuşur
Darp ediyor zihnimi resmî tarih, palavra
Okudukça doluyor nefretimin ana arterleri

Yalanırken yalakalık yapmaz ev kedileri
Maskeliler kıyamet koparken de oturur
Yüzü olanın rahatı kaçmışsa forsludur
Şaşırıyorum çünkü bu ellerimdeki ayaklanma
Hiç beklenmedik anda kalkan kol gibi

Bu beşliği patronlar için özel hazırladım kiki
Patronlar bir gün aktivist bir gün kapitalist
Patronlar bir gün modernist bir gün popülist
Patroncuğum kol düğmen düşebilir alışma isyana
Patron, halka ilgin değil hiç samimi

Kravatınızı açın şöyle oh mis gidiyorum şimdi
Biliniz: her gidiş bir Allah selâmı borcudur
Not edin siyah deri defterlerinize boştur
Karınız mı getirmişti aklınıza tripleks villa
Siyah Calvin Klein altında, solda iyi mi?

Yağız Gönüler
(Peyniraltı Edebiyatı, 4, Temmuz 2013)

Bahtsız Seferî

Sulu şakalar yapmayın dedim, çöldeydik
Boğulmak için suya ne gerek var dünya varken
Kıs kıs gülüyor inceden bir kız ama alıştım
Yüzüme bile bakmıyor ölüler, hem de ayaktayken

Sanıyorum problem bende değil ama hiç sanmam
Mavi ekran işte bu, istifra da denebilir
Bu konuyu şimdilik farklı kaydediyorum, bakarız
Hayat hepimizi aynı klasöre kopyalıyor olabilir

Alışamadım her sabah yüz yıkamaya, çölde
Şaka gibi geliyor arkadaşımın yaptığı bir şaka
Herkes kendi çölünde mecnun, diyorum
Otuzuna gelip hiç âşık olamamış bir kadavraya

Palavra bütün bunlar, aşk düpedüz dedikodu
Desem de inanma çünkü bu kopkoyu bir gerçek
Doğru söyledikçe ne çöllerden kovuldum
Serap görmeme bile yetmedi koskoca mercek

Sulu şakalar yapmayın dedim, çöldeydik
Yüzmek için suya ne gerek var şiir varken
Sinsi sinsi iş çevirenlerle Sahra'da da kapışırım
Yüzüme bile bakmıyor ölüler, hem de ayaktayken

Yağız Gönüler
(Peyniraltı Edebiyatı, 2, Nisan 2013)

Yakında

Bir harf devrimi yaşanıyor parmak uçlarımda
Gözlerim olan bitenden habersiz âmâ
Alışık olmadığım her şeye alışıyorum O’nunla
Tehlikeli mi, değil mi, cevabı pek yakında

Sanki bir hastanın başucunda dinleniyor kalbim
Her an tedirginlik, her an koma ve gam
Bilmiyorum, bütün bildiklerimi

Bir balık pazarı kuruluyor ensemin meydanında
Burnum gürültüleri içine çekiyor ve bırakmıyor
Karışık olmadığım her şeye karışıyorum O’nunla
Güvenli mi, riskli mi, cevabı çok yakında

Gören de rahatım zannedecek bu rahatı kaçmışlığımda
Saçlarımı okşuyor, kadife bir çift söz
Gözlerim doluyor, hecelerime

Bir film afişi uzanıyor göğsümün engebesine
Çiçek Abbas, Tabutta Röveşata ve Pulp Fiction
Fark etmediğim her şeyin farkındayım O’nunla
İyi midir, kötü müdür, cevabı en yakında

O’na kurban ettim bir kurbanı geçenlerde
Kurtuluşu yoktu, kurtulmaktan başka
Biliyorum O, hep yakınımda

Yağız Gönüler
(Hayal, 46, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013)

Korkak

Bir yaprak
Sırtına yüklemiş yağmur damlasını, zoraki
Taşıyabildiği kadar.

Bir papatya
Yüz çevirmiş güneşe, sinirli
Kim bilir ne kadar.

Şimdi de bulutlar ağlıyor delik deşik
İnenin adı rahmet
Yağmur merhametten ne anlar…

Bir açıklama bekliyor toprak
Olanlara anlam veremiyor
Suçluyor insanlığı ve diyor: Korkak!

Yağız Gönüler
(Hayal, 42, Temmuz-Ağustos-Eylül 2012)

Mektup

Bir omuza başımı yasladım, dünya elini çekti ve gitti
Yakamdan düştü alın terim, şimdi anladım tek gerçeği

Bir fâniyim âlemde, ölebilirim yürürken, aniden
Koşuyorum hiç durmadan, kendimle dara düştüğümden

Dosttan düşman olur, düşmandan dost olmaz, iyi bilirim
İnsan önce kendiyle iyi geçinmelidir, bunu severek söylerim

Dedikoduya merak vardır, yalana olduğu gibi, asırlardır
Rekabet ve trend analizleri, yeni neslin mühim oyuncaklarıdır

Şehrimin derdine ortak olup dinliyorum, gözlerim kapalı
Gökdelenin temelinde kalmış, hassas bir çınarın dalları

Çok iyiyiz, çok mahcubuz, çok alınganız şundan bundan
Mektup yazmıyoruz, tüm bu iç sıkıntılarımız ondan

Yağız Gönüler
(Dergâh, 276, Şubat 2013)

Sersem Serzeniş

Eskimiş bir kaldırımdır, bir şehrin amel defteri
Gökdelenlerin arkasına sığınmış mecburen mezarlıklar
Camilerin yanında iç giyim mağazaları falan var
Sızlamaz mı hiç mahrem yerleriniz?
Aklım, yemin ediyorum haklısın, kaç kurtar kendini

Fotoğraf çekmek doğanın kurallarına son derece uygun
İnsana kaybetme korkusu çok şeyler yaptırır çünkü
Çay içilen yerlerden lanetlensin tütsü
Koku deyince iyisi fransız işi mi?
Fikrim, ince bir gül gibi farkında soygunun

Eşi benzeri olmayan bir zâlimdir medeniyet
Maalesef meydan muharebelerini anlatmakla olmuyor
Herkese göre herkes hep katil oluyor
Peki herkes doğrucuysa, kim yalan söylüyor?
Derdim, bil ki, çirkin bir şeydir teslimiyet

Yağız Gönüler
(Dergâh, 275, Ocak 2013)

Yola Çıkmak

Yola çıkmak, haklı çıkmaktır diyorum
Halis muhlis Bursa çakısı gibi zihnim
Keskin sirke, ekşitiyor kalbimi
İyi olacak, biliyorum.

Nice yollardan geçtim, aştım aklımı
Trafik lambalarında sabırlar saklı
Kırmızıda geçiyoruz, hiç kızarmadan...

Şimdi biz, yolun acaba neresindeyiz
Başı, ortası, sonu; bunlar hep muallak
Kalıyorum kalabalık kentimde, kendimle
Vicdan, izindeyiz.

Günlerdir sorduğum bir soru
Şimdi bir fiske atsam gözlerime
Geleceği görebilir miyim?

Yağız Gönüler
(Dergâh, 273, Kasım 2012)

Mezar Taşı

Bütün hoşçakallar,
Mezar taşlarında saklıdır.
Kazınmıştır ince ince,
Ama derin derin yazılmıştır.

Mezar taşları gibidir hayatım,
Mahcup, boynu bükük, sakin.
Bir ırmak gibi sessizdir adımlarım,
Bir fatihaya muhtaç gibidir lakin.

Yağız Gönüler
(Acemi Dergisi, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2012)

Sımsıkı Boşluk

Bak dedim aynaya, sustu
Olanlara anlam veremediğim bir gündü
Her şey aynı, her şey aynı, dedim durdum
Her şey aynıydı.

Dur dedim gölgeme, dindi
Cinnetle cennet arasındaki harfte kaldım
Yanıma kâr kaldı altında kaldığım kar
Kâr edemedim.

Sus dedim aklıma, sindi
Terbiye edilmiş hislerim vardı benim
Sinsi değildim kenara çekilişlerimde
Çekemedim kendimi.

Gör dedim gönlüme, tutuldu
Kardeşim olsaydı kalk bir çay koy derdim
Hediye çeki hediye ediyor âşıklar birbirlerine
Âh, aşık kemiğim.

Kaç dedim güvercine, vuruldu
Tam da simit ısmarlamak üzereydim ona
İskeleye değil bana yanaştı vapur o anda
İçimin halatları çözüldü.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 26, Nisan-Mayıs-Haziran 2013)

Ünlem

Bir vefasızlıktan boşalırcasına yağıyor yağmur
Bir adam boşanıyor kadınından, boşuna
Bir kadın çocuğunun aklından tutuyor
Her şeyi boşa alan bir toplum olduk, hayırlısıyla

Hırlısıyla hırsızının gözü aynı kamu malında
Dertsiz insanı asırlar boyunca anlayamam
Yedi dönüm arazi var iyilikle güzellik arasında
Makam farkına örnek: hüzzam ve cüzzam

Bir vefasızlıktan kaçarcasına inliyor öfkem
Aldığım her nefesin geri dönüşümü ünlem...

Yağız Gönüler
(Kuyudaki Koro, 5, Kış 2013)

Lades

Önem vermeyi önemsiyor hayat
Bense önleyemiyorum özlemlerimi
Yaradana, yâra, yardımcı olana
Oturup da kıralım iki kalbin diyeceğini

Varsa vicdanım var sayıyorum varlığımı
Diyeceğimi dedim demiyorum hiç
Bilebilseydim küser miydim bilgisizliğime
Hatrım olsun bir bardak su içimlik

Öğle vakti gölgem güneşle sohbete dalmış
Korna çalıyor bir yol, çekiliyorum
Ateşle lades tutuştum: aklımda
Çıktığım her merdivende, kendimi indiriyorum

Yağız Gönüler
(Temren, 10, Eylül-Aralık 2012)

Fasl-ı Zulüm

I. / Giriş Taksîmi
Duvar ressamı bir türbeyi boyuyor
Ecdadının ak sütü gibi, ne olsun?
Hasstreetart.

II. / Peşrev
Bir dilenci nimet dileniyor sabahları
Kılık değiştirip barlarda akşamları
Artık parayı vermeyen çalıp çırpıyor
Kapanan bütün yollar vicdana çıkar.

III. / Ağır Semâi
Kelle koltukta değil torpido gözünde
Taksici kaçırıyor bir bakireyi Beylikdüzü'nde
İfade özgürlüğü bu yıl da müzayedelerde
Açın halinden sadece aç anlar.

IV. / Yürük Semâi
Ana haber bültenleri karikatür komedya
Gülerek anlatılıyor artık bir askerî veda
Hz.Ömer'in kulakları çınlıyor, duyuyorum
Köprülerdeki çalışma denizleri yorar.

V. / Saz Semâisi
Kentsel dönüşüme uğrayanların anası ağlıyor
Sittin sene siteler, incir ağacı ne olsun?
Aidat.

Yağız Gönüler
(Fayrap, 57, Kasım 2012)

Sus

Haberi yok, M. Faruk Özcan'a

Kardeşim kadar sevdiğim, diye başlayamadım
Şu yaşıma kadar hiçbir söze, kardeşim
Tek çocuk olma hakkımı susarak kullandım
Doğdum ve geldi sonum

İçimde belki yüzlerce sessiz harf var
Hangi inkılâbın geçiş sürecindeyim
Bu şekilde okunma oranım ne kadar artar
Geç geldi matbaa, aklıma

Bulamıyorum kardeşim, tokatlarda arıyorum
Beşinci sınıftan beri göremediğim beş kardeşi
Bazı kavramlarla ciddi polemiğe giriyorum
Modernizm, subliminal mesaj, kristal masaj

Yoksa çadır mıdır dünya, kalple kurulunca
Mantığımla adaptasyon sorunu yaşıyorum
Mülakatta kalıyorum konu dünya olunca
Bir Afrika atasözü var, şimdi söyleyemiyorum

Kardeşim kadar sevdiğim, diye bitiremedim
Şu yaşıma kadar hiçbir sözü, kardeşim
Her seferinde tutamadım, sendeledi dilim
Sustum ve bitti konum

Yağız Gönüler
(Edebiyat Ortamı, 32, Mayıs-Haziran 2013)

Anlat

"Yediğin içtiğin senin olsun
Kördüğümlerini anlat."

Susup da suya koysam bir kağıdı
Yolunu bulabilir mi su, okuyup
Üfledim ve söndü koskoca bulut
Bir umuttur ölmek, yaşama karşı

Allah hepimizin soyadını biliyor
Bu şiir yüzde kırk bilinmezlik ihtiva eder
Ben ki memur ve gazeteci oğluyum
İnsan önce şair, sonra genç oluyor

Öfkeli bir sesleniştir aslında susmak
Yazdım hemen kenara, sessizliğimi
Üç kuruşluk aklımı, kalbime yatırdım
Nizâmî ofsayttı günahlarımı toplamak

Şiir görebilene biraz da gönül gözüdür
Kıl payı kaçırabilir herkes cenneti
Doksanda direkten dönebilir sevaplar
Bütün bunlar şiir değil, gördüğümdür

Yağız Gönüler
(Edebiyat Ortamı, 31, Mart-Nisan 2013)

Kafa Kâğıdı

Önlü arkalı fotokopisini çektim tahmini kaderimin
Şu devirde kendine uzaktan bakmak zor sanattır

Peltek gözlerimi ne tarafa kısarım, miyop, on numara
Topal bir bacak gibi göğsüm, ağırdan alıyor nefsimi

Bir tarafı susuyor bir tarafı sabrediyor çekimser kalbimin
Çift çekirdekli ve hızlı yaşam, ölüm hakiki bir mükâfattır

Tıkanınca nefesim soluğu alırım kaybolmuş bir mezarlıkta
Her adımda hafızamdan bin fatiha kopyalarım: içli içli

Yirmi altı yıldır farkında değilim söylediklerimin
İnanırım ama: insanın ana fikri kalbi, özeti de vicdanıdır

Şimdi bana havadan, hiç kaybolmayacak yıllar verseler ya
Tıkabasa doysam reflüsüz yaşama, şimdi ve sonra

Pamuk ipliği güvenimi sırtlamış, kendinden emin
İş bu şairin kâr amacı gütmeyen sıkıntıları vardır

Yağız Gönüler
(İtibar, 17, Şubat 2013)

Dedem

Dedem vardı benim, iyi bir şeydi
Yok şimdi, gideli yıllar oluyor.
Güzeldi gülmesi, sevgisi, mahcup ifadesi
Yok şimdi, aklıma gelince bakışlarım ağlıyor.

Sirkte yunus balıkları geçiyormuş sırılsıklam ateşten
Bilmezler ki zorluk olgunlaştırır insanı ve gülü,
Vicdanın kıymeti daha azmış ziynetten…

Dedem vardı benim, unutamıyorum bazı sabahları
Yan yana kıldığımız bayram namazlarını.

Yağız Gönüler
(İtibar, 11, Ağustos 2012)