Kimseye Şikâyet Etmeyen Hanım: İhsan Raif

Osmanlı'nın son döneminin başarılı vezirlerden Köse Mehmet Raif Paşa'nın kızıdır İhsan Raif Hanım. Bir vezirin kızının bitmeyen çilesi olan yolculuklar, onun da kimi zaman hayatını karartmıştır. Babasının, bunca koşuşturmaca ve tumturaklı bir göreve sahip olmasına rağmen ona gösterdiği ilgi bir hayli fazladır. İhsan Raif Hanım, okulla yeni tanışacağı yaşlarda Fransızca, edebiyat ve müzik eğitimleri alır, çevresini özellikle derin hafızası ve müzik becerisiyle etkiler.

Müzik kulağı olan ve müzikle uğraşan şairlerin, muazzam şiirler çıkardığını görmek için ispata ihtiyacımız yok. İhsan Raif Hanım’ın müzik bilgisini ve yeteneğini, şiirlerinde bolca görüyoruz. Danyal Efendi’den aldığı dersler yoluyla çevresinde müzikle hemhâl olmuş dostlar biriktirir. Sonrasında Tevfik Lami Bey’den batı müziği ve piyano dersleri alır, kabiliyeti ve enstrüman hakimiyeti iyice pekişir. Edebiyatta ise "hocam" dediği Rıza Tevfik'ten aldığı derslerle şiirini erken yaşlarda oturtur. Dilini çok kısa sürede demler, öyle bir ses verir ki üslubuyla, dönemin şairleri arasından sıyrılır. Üstelik kadın şairlerin hayli az olduğu bir dönemde. Hocası Rıza Tevfik'ten çok etkilenir, hece vezniyle şiirlerini yazar İhsan Raif Hanım. Zaten bu vezni kullanan ilk kadın şairlerimizden olduğunu da birçok kaynakta okumak mümkündür.

Evlilik hayatı başından sonuna o kadar debdebelidir ki, her zaman imdâdına şiir yetişir. Önce babasının baskısıyla evlendiği ve bir hışımla gelip geçen Mehmet Ali Bey’le, sonra tutkuyla sevdiği edebiyatçı Şehabettin Süleyman’la, daha sonra da İhsan Raif Hanım'a olan aşkından Müslüman olup Hüsrev adını alan bir beyle evlenmiştir. Bu evliliklerinden ilki korkunç bir kederle başlar, aynı şekilde biter. İhsan Raif Hanım bir “aşk ışığı” arar kocasından. Hiçbir zaman da göremez. Ne eve, ne aileye, ne de çocuklara ilgisi vardır Mehmet Ali Bey’in… İkinci aşkında, yaşama sevinci ve sevgi doruklardadır. Fecr-i Ati edebiyat akımının mensuplarından Şahabettin Süleyman ile saygın, aynı zamanda da bol gezili bir evlilik yaşar. Birbirlerini ve Avrupa’yı çok severler, özellikle Fransa ve Paris onlarda derin etki bırakır. Ancak bu gezilerin birinde dönemin salgın hastalığı İspanyol gribi denen meret yaşama sevinci dinlemez, Şehabettin Süleyman erken yaşlarda yalnız bırakır İhsan Raif Hanım'ı. Bu hiç beklenmedik kayıp -hangi kayıp beklenir ki?- evlilikten, yaşamdan, edebiyattan umudu kestirir İhsan Raif Hanım’a, neredeyse tedavisiz hastalıklara kapı açacak kadar. Tam o günlerde Hüsrev Bey kolundan tutar. Kendisi aslında rahmetli olan Şahabettin Süleyman’ın da arkadaşıdır. Dolayısıyla edebiyat çevreleri bu evliliği pek tasvip etmez. O kadar laf edilir ve hatta ağır eleştiriler yazılır ki İhsan Raif Hanım edebi başarısıyla ve kindar olmayan mizacıyla bu lafları def eder. Nihayet bu evliliğinde mutlu olur, bir nebze de olsa yaşama sevincini yeniden tatmaya başlar, etrafa daha neşeli gözlerle bakar.

Dönemin en doyumlu, en entelektüel sohbetlerinde kendine ön saflarda yer bulur İhsan Raif Hanım. Şimdinin deyimiyle “ağır toplar” ile aynı masalarda yemekler yer, edebiyat tartışmaları yapar, savunduğu şeylerden taviz vermez, gerek sesi gerek şiirleriyle çevresini mest eder. Fatma Aliye ve Halide Edip ile birlikte kürsülerden halka seslenir. Vatanperver şairler arasında yer alır. “RakiplerindenŞair Nigar Hanım’la da samimi bir dostluk kurar. Şiirleri bestelenmeye başlar. Bazen evliliklerinden dolayı küçümsense de, işin ehli müzisyenler ve edebiyatçılar daima hakkını teslim eder İhsan Raif Hanım’a. Ahmet Haşim, “Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır: Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım” der mesela. Kenan Akyüz, 1958 yılında yayımladığı Batı Şiiri Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi’ne İhsan Raif Hanım’ın Gözyaşları adlı kitabından Latin alfabesi ile yazılmış on bir şiiri alır. Akyüz’e göre İhsan Raif, Türk kadın şairlerinin en lirik olanıdır.

Özlem duyduğu aşk, sık sık yaşadığı keder ve yer yer intisap ettiği yalnızlık, tüm şiirlerine yansır. Kadınsı bir duygusallıkla bunlardan bazılarını bestelediği de olmuştur. Bu bestelerden şimdi birkaçı hatırlansa da özellikle biri, ezbere bilinen bir eser. Sahibi unutulmuş bir eser.

Kıyamet kopmadığı müddetçe hafızalardan kaybolmayacak ve dillerden düşmeyecek şiirlere imza atmıştır İhsan Raif Hanım. "Ben Esîr-i Handenim Üftâdenim Ey Gül Tenim", "Gün Kavuştu Su Karardı Beni Üzme Güzelim" ve "Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime" birer İhsan Raif efsaneleridir. Maalesef ki son zikrettiğim eser, Kemanî Serkis Efendi’nin zannedilir. Yılmaz Öztuna'nın Türk Musikisi Ansiklopedisi'nde bu şarkının nihâvend bestesinin Kemani Serkis Efendi'ye ait olduğu yazar. Herkes de böyle kabul etmiştir. Oysa Turhan Taşan'ın Kadın Besteciler adlı kitabında ise hem güftenin hem de bestenin sahibi olarak İhsan Raif Hanım yazar. Doğru olan bilgi de budur. Çünkü İhsan Raif Hanım şiirini yazdıktan sonra onu suzinak makamının curcuna usulünde bestelemiştir. Çok sonraları Serkis Efendi, şiiri nihâvend makamında yeniden besteleyince esas sahibi o olarak bilinmiştir. Bunda, son bestenin daha kolay söylenebilir ve ezberlenebilir olması yer tutmuş olacak ki, günümüze kadar da böyle gelmiş ve nihayet eserin hem güfte hem de beste sahibi olarak Serkis Efendi kalmıştır. Bir emeğin hakkını teslim etmek başlı başına bir emektir diyerek tekrar etmekte fayda var: Kimseye Etmem Şikâyet'in hem güfte hem de beste sahibi İhsan Raif Hanım’dır.

İşte bu emeği veren bir ismi acilen belirtmemiz gerekir: Mehmet Öklü. 2008'de Şişli Kaymakamı olarak göreve başlayan Öklü, Hükumet Konağı olarak kullanılan binanın Köse Mehmet Raif Paşa'ya ait tarihi ve meşhur Taş Konak olduğunu öğrenir. Yani İhsan Raif Hanım'ın babasına aittir bu konak. Mehmet Öklü, türünün tek örneği olan konağı üç yıl süren bir çabadan sonra İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi kapsamında restore ettirir. İhsan Raif Hanım'ın hayat hikâyesi işte bu emeklerden sonra kaleme dökülür ve Mehmet Öklü ortaya, dönemin edebiyat havasını da estiren hüzünlü ama son derece gerçek bir roman yazar. Adı da hazırdır: Kimseye Etmem Şikâyet. Kitap, hem şairi hem de eserini yeniden yad etmiş, şaha kaldırmıştır. Mübarek olsun.

İhsan Raif Hanım’ın 1877’de Beyrut’ta başlayan ömrü, 1946’da Paris’te bir apandisit ameliyatında son bulur. Yorgun ve kederli bedeni, bu basit ameliyatı belki de bir kurtuluş olarak görmüştür ki masadan kalkamaz. Belki de kalkmak istemez, kim bilir…

Yağız Gönüler
(İzdiham, 19, Temmuz-Ağustos 2015)

Hiç yorum yok: