Kırık Klarnet, I. Fasıl: Nihâvend

Uyandı. Yorgundu. İnsan uyurken yorulur mu diye düşündü. Üşümüştü. İnsan terli yatıp üşüyerek kalkar mı diye şaşırdı. Yataktan doğrulurken nasıl oluyor da bu kadar duyguyu aynı anda yaşayabiliyor, anlam veremedi. Çok düşünüyorsun dedi, kendine. Aynaya bakarak. Sakallarına dokundu, çekti, hırpaladı, kesti, lavaboya düşen sakallar küserek ayrıldılar yüzünden. Musluğu açtı, kesilen sakallarının hepsi su borularında eşsiz bir yolculuğa çıktı. Keşke dedi, bazı şeyleri de böyle ufak bir musluk darbesiyle yolculuğa çıkarabilsek hayatımızdan, hiç dönmemecesine. Sonra tıraşı kesti, dişlerini fırçaladı. Aynaya dişlerini gösterdi sebepsizce.

Hiç vazgeçemediği kot ve gömlek ikilisini giymek için koridora yöneldi. Dolabı açmadan önce aynada kendine bakmak istedi, baktı. Ne bakıyorsun dedi, aynadaki yüzüne. Önce kotunu giydi, sonra gömleğini. Böyle iyi dedi. Rahat. Sonra eski bir arkadaşının sözü geldi aklına; iddiasız olmak daima iyidir. Katılıyorum der gibi başını salladı, boynu biraz tutulmuştu. Gece yarı çıplak yatarken, rüzgar hem boynuna hem de beline tecavüz etmişti. Bu yüzden biraz ağrılı uyandığını hatırladı. Olsundu, çünkü acıyı acıyla yok etmekte yetenekli olduğunu düşünüyordu. İddiası tamamen kendineydi. Bir an kendi kendine düşündüğünü düşünecek gibi oldu, vazgeçti.

Kapıdan çıkarken kilitleme esnasında üç kulhuvallah bir elham okudu. Sonra muskası aklına geldi, göğsünün ortasını yokladı. Oradaydı. Asansörü çağırdı, çok meşgul olsa da. Patronlarını mutlu etmek için işlerine giden işçilerin işine geliyordu asansör kullanmak. Kendilerini özel hissediyorlardı. Günaydın diyorlardı birbirlerine, yeni parfümlerini tanıtıyorlardı istemeden de olsa, aynaya bakıp ne kadar hoş olduklarına bakıyorlardı. Bu durum hiç hoş değildi. Asansör geldi, içine girdi. Klostrofobisi vardı ama zamanla bunu aştığını fark etti. İnsan böyleydi, zamanla aşabiliyordu bazı şeyleri.

Dışarı çıktı, otobüs durağına doğru yürüyecekti. Önce marketin önünü süpüren market sahibine, sonra da bir ihtiyara Allah’ın selamını verdi, karşılığını aldı. Hayatta karşılığını almaktan en mutlu olduğu şey buydu. Geri kalanında menfaat olduğunu biliyordu çünkü.

Kulaklığını kulağına taktı, diğer ucunu da telefonuna. Dün nerede kaldıysa oradan devam etme kararı aldığını gördü telefonunun. Ama şimdi sıra en sevdiği eserdeydi. Türk Sanat Müziği eserlerine şarkı denmesini çok sevmezdi, eser derdi hep. Hele parça diyenlerin hiç sansı yoktu. Parça diyenlere maddiyatçı gözle bakardı. Öyle acayip bir anlayışı vardı. Her neyseydi. Kulaklıktan ses yükselmeye başladı. Tek güvencesi aklına geldi o sırada; samimiyet. Melihat Gülses nihâvend makâmında söylüyordu; kimseye etmem şikâyet…

*Sürecek, kısmetse.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 10, Eylül 2013)

Hiç yorum yok: