Esaslı Bir Deneme: Modern Türk Şiirinin Doğası

"Her dilin kendi konuşma ritmini, yasama hakkını, kısıtlamalarını ve kurallara uymama hakkını saptayıp kabul ettirdiği kanısındayım."
- T. S. Eliot

Türk şiirinin doğası üzerine yazılmış bir deneme kitabının hakkını vermeye, neden 1942'de söylenmiş bir Eliot sözü ile başlanır? Çünkü Eliot, zıvanadan çıkmış modern dünyaya karşı desteğini önce divan şairinden, şiirinden almıştır. "Kainatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez olduğu halde, vasat insan kendi dairesinin merkezi etrafında dönmektedir. Her şeyde ilahi aklın izleri görüldüğü halde insanların çoğu kendi akıllarına güvenirler" demiştir. Bu sözün karşısına hiç çekinmeden Hayâlî'nin “Cihan-ârâ cihan içindedür arayıbilmezler / O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler” dizelerini koyabiliriz. İşte bundan sonra, modern şiir denildiğinde iki soru çıkar karşımıza. İlki: modern şiir gelenekten kopma amacı mı güder? İkincisi: modern şiir daha farklı bir sunuş, yani söyleyiş biçimi ve kendince türlü kayıtsızlıklarla, geçmişle bir irtibat mı kurmanın derdindedir? Hangisidir? Cevabı hâlâ aranmakta olan bu iki soru üzerine 1993'te Yapı Kredi Yayınları etiketiyle Ebubekir Eroğlu'nun bir deneme kitabı yayımlanır: Modern Türk Şiirinin Doğası.

En baştan söylemek gerekirse bu deneme, yoğunlaşma isteyen bir üsluba sahiptir. Kitabın içindeki her bölüme ayrı ayrı yansır bu nitelik. Ayrıca kitabın, modern şiirin gerek dünyadaki gerekse ülkemizdeki örneklerini, bilhassa iyi örneklerini bol bol okumuş okur kitlesine hitap ettiğini de açıkça söylemek gerekir. Ebubekir Eroğlu kitabın ikinci baskısı için 2005 yılında yazdığı notunda, kitabın derdini şu şekilde özetlemiş: "Bana göre, modern şiirimizin kalkış noktaları, canlılığı ve yönsemeleri hakkında yeterli bir görüş ortaya konulmuş oldu; kimi poetik görüşlerin ifadeye kavuşması sağlandı. Denemelerin kapsadığı zaman sürecinde, modern dönemdeki şiirimizle temellenen, gelişen ve olgunlaşan şiirsel doğa ortaya çıkmıştır. Tarihsel açıdan bakılırsa bundan sonrası, kendini yeterince belirlemiş ve belirginleşmiş bir şiirsel doğa üzerindeki işleyişin ve farklılaşmanın aşamalarını verir. Kimi değerler zaman içinde demlenmiştir. Değişim, değer getirir; demlenme, bir süreyi gerektirir."

Değişim, hayatımızın en sabit tarafı. Değişim hep var. Değişime hep varız. Hayır diyemediğimiz bir şeydir değişim. Sürekli bir yenilik ararız, yeni şeyler söyleme ihtiyacı hissederiz. İşte bu ihtiyaç için yola çıktığımızda, acaba çıkış noktamız doğal olan mıdır? Yapmacık bir değişimde ne bulabiliriz ve bu değişim ne kadar kalıcı olabilir? Bir değişim ve belki de dönüşüm isteğimiz varsa, bu değişime ayaklarımızın bastığı yerden mi başlamalıyız yoksa -bir atletizm oyuncusunun sıçrayışını kafamızda canlandırarak- iki üç adım öteden mi? Behçet Necatigil, 10 Aralık 1968 tarihinde yaptığı bir radyo konuşmasında "Şiir millîdir, önce dil yanıyla toprağa bağlıdır." der. Gençlere verdiği öğütleri tamamlarken "Biraz da Osmanlıca öğrensinler!" eklemesi yapar. Diğer taraftan Salâh Birsel de "Bir sanatçı ancak kendi çağını yaşamakla yeni bir sanata varabilir. Ama kendi çağını yaşamak, zamanının beğenisine, düşüşüne sıkı sıkıya bağlanmakla değil de, eski çağların beğenisine, düşünüşüne aldırmamakla olur." yorumunu yapar. Peki birbirine bazı noktalarda zıtmış gibi görünen bu iki deyişi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Şiir Hakkında" yazdıklarından bir bölümü aktararak birleştirebilir miyiz? Deneyelim: "Şiir, nesrin dışında bir söz sanatıdır. Mükemmeliyet şartının önde yürüdüğü bir söz sanatıdır. Yani, mânâyı ikinci plâna alıyoruz ve mükemmellik fikri, boşalan yere geçiyor. Kanunlarını dilden alan sanattır. Bunun birtakım rasyonalist kaideleri vardır.". Tanpınar'ın bu yorumuna Valery'nin modern şiir hakkında söylediği "Dil ile yapılan bir oyundur" sözünü eklemek gerekir. Artık mayanın kıvamı tutar gibi oldu, yoğurdun tarifi daha bir yapılabilir hâle geldi; demek ki değişimin sadakatle bağlı olması gereken önemli bir noktası vardır. Bu nokta dildir.

Ebubekir Eroğlu'nun "Modern Türk Şiirinin Doğası" adlı kitabının ilk bölümü "Geleneğin Tek Katmanı" adlıyla başlar. Bu bölümde klasiklere ilgi duymaya, gelenekçi bir tutum izlemeye, duyuş ve söyleyiş üzerine çizgiler çekmeye gayret eder yazar. Şiiri çeşitli katmanlara ayırır ve sonunda birleştirir. Ebubekir Eroğlu'nun denemelerindeki en keskin nokta da budur; yazının başında hızlıca süzgeçten geçirilerek dağıtılan konu, yazı biterken nihai bir sonuca ulaşır: "Nihayet, her uygarlık ve dilde süregelen şiir, sadece şiir olarak bakıldığında; iki geleneğe bağlanabilir. Bunlardan birinde, söyleyiş konuşma ağırlıklıdır. Diğerinde, hayal ağırlıklı. Octavio Paz'ın kelimeleriyle söylersek, "oral" ve "visual"."

Kitabın ikinci bölümü "Modern Türk Şiirinin Doğası Üstüne Bir Deneme" adını taşıyor ve alt başlıklara ayrılıyor. İlk başlık "1900'lerin İki Eşiği"dir. Savaş yılları, modernleşme ve dil üzerinden giden bu bölümde tıpkı yukarıdaki yorum kıyaslamalarındaki gibi bir yan yana getirme durumu vardır. Ahmet Haşim'in "saf şiir"e ulaşma arzusu, Yahya Kemal'in şiirde "mükemmeliyet" arayışı mevzubahis edilirken, gelinen nokta bir önceki kuşaktan ve onu da önceleyen kuşağın çizgisinden ayrı bir yere konur. Özellikle yirminci yüzyılın başında Mehmet Âkif ve Tevfik Fikret'te bulunan "eski şiirden kopma" durumu -çabası da denilebilir- son cümlelerde yazar tarafından şu şekilde neticelendirilir: "Geleneğe karşı çıkmak eskinin devlerine karşı çıkmak değil, yerleşmiş ve hatırı sayılır kurallar içinde sürmekte olan yanlışlığın farkına vararak, onun ve onu belirleyen etmenlerin dışında eser vermektir. Çünkü; gelenek, vaktiyle başlamış ve vaktiyle bitmiş olan değil, vaktiyle başlayıp kökleşmiş olup da halen ağır kusurlarıyla dahi sürmekte olan demektir."

İkinci alt başlık olan "Ritmin Zaferi ve Çeşitlenme"de modern Türk şiiri artık derdini ortaya koymaya başlar. Bu dönemin şairleri, hemen hemen bütün mesailerini batı şiirini anlamaya, özellikleri üzerinde yorumlar yapmaya ve kendileri için çıkarımlar sağlamaya adarlar. Tüm bunların neticesinde ortaya konan modern şiir örneklerinde, elbette ki geleneğin rüzgârı henüz dinmemiştir. Nitekim, Yahya Kemal'in "Açık Deniz" şiirindeki ritmi ve büyük bir kesim tarafından alkışlanan teknik başarısı "vezin"den henüz kopmamışlığın bir örneğidir:

"Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl...
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu..."

Bu dönemde şiirimize "ben" de sızar. Bilhassa Necip Fazıl'ın şiirlerinde gergin bir "ben" vardır. Öfkeyle doğar, gelişir, sonra da kendi içine kapanır. Fazıl Hüsnü Dağlarca'daki "ben"in ise gerilimi yüksek değildir. Biraz umut, biraz da romantizm vardır. Örneğin Necip Fazıl'ın "Örümcek Ağı" şiiri şu dörtlükle biter:

"Kalbim, yırtılıyor her nefesinde,
Kulağım, ruhumun kanat sesinde;
Eserim duvarın bir köşesinde;
Çıkamaz göğsümden başka bir seda..."

Diğer yandan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Kitabım" şiiri ise şöyle başlar:

"Kitap en iyi arkadaş
Bana neyi sorsam söyler.
Ne anlatsa en sonunda
Çalış, iyi, doğru ol der."

Sanılmasın ki kitabın içi bu tip örneklerle dolu. Yazının başında da belirtildiği gibi kitabın "iyi bir şiir okuyucu"suna hitap etme sebebi de bu. Bölümün sonlarına doğru 1950'lere gelinir. Yelpaze genişler. Estirdiği havada, bir eski kuşakla büyük farklar yer almaz. Zira 1950'ler, yazara göre "ileriyi ve geleceği besleyen patlamanın yatağı" değildir. 1940'lara hâlâ yakındır, ancak 1930'lardaki "düşünsel boyut"tan ciddi adımlarla uzaklaşmıştır.

"Modernleşmenin Tarif Edilebilir Atmosferi", üçüncü alt başlık. Bir önceki alt başlıkla ilişki kurmak için yazar 1950'li yılların önemini, ortada gerçek bir şiir hareketinin yer alması ve şiirin edebiyatımızı biçimlendirme konusunda önde yürümesi olarak belirtir. Arı gibi çalışan her şair, kendi peteğini kurmaktadır artık. Sürekli irdelenen Fransız edebiyatının dışına çıkılmakta, Güney Avrupa ve Latin Amerika şiiri bu peteklere sızmaktadır. Cumhuriyetin ilk otuz yılında tek parti rejiminin etkilediği bir kültürel ortam vardır. Aslında buna etkilemekten çok şart koşmak dersek, daha gerçekçi bir cümle kurmuş oluruz. İşte bu ortamda iki tema vardır ki şiirimizi derinden etkiler: hümanizm ve milliyetçilik. Yazara göre Necip Fazıl tarafından geliştirilen İslami eğilimin, Tanzimat dönemindeki "İslamcılık"tan ve tek partinin benimse(t)diği milliyetçilikten çok ayrı bir noktada açıklanması gerektiği belirtilir. Orhan Veli'nin ölümünün ardından Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday hümanist kanadı sürdürseler de, dönemin şiir dili içinde hümanist anlayışın asıl bayrak tutanı Edip Cansever'dir. Bölümün bitişinde, şiirimizde her kuşağın paylaştığı değerlerin arasındaki ortak paydalarda daima bir "oransızlık" olduğu belirtilir.

Dördüncü alt başlık "Modernleşmenin İçi ve Ertesi" adına sahiptir. Ece Ayhan'a göre bu dönemin en hakiki şiirlerini "parasız yatılılar" yazmış, modern şiiri onlar kurmuştur. Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'un eğitim serüvenlerinin bir bölümünde "parasız yatılı" durumu vardır. Ancak Ece Ayhan'ın yazara göre de asıl demek istediği, bu dönemin kahramanlarının birer "halk çocuğu" olduğudur. Divan şiirine yönelik gözle görülür bir göz kırpma vardır yine bu dönemde. Özellikle Turgut Uyar ve İlhan Berk bu göz kırpışlarında, "aynı dil içindeki çeşitlenmelere besin sağlamak" gayesindedirler. Behçet Necatigil eski şiirdeki kudretli ve kuvvetli kelimeleri, eski şiire aşina olanların da ilgisini çekecek derecede iyi kullanır. Cahit Zarifoğlu tam da bu dönemin şiirinin olgunlaştığı dönemde ortaya çıkar, ilk şiirlerinde dahi "özgün bir şiir için gerekli sese ve tekniğe sahip olduğu" görülür. Nitekim İsmet Özel onun vefatından hemen sonra 10 Haziran 1987 tarihli Milli Gazete'de şairliği ve kişiliği hakkında şunları yazmıştır: "Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O’ndan sonrakiler O’nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem de Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından."

İkinci bölümün son alt başlığı "Yüzyılın Son Çeyreği: Karmaşa ve Sancı" adına sahiptir. Bu dönemde artık "Has şiir" ve "gerçek şiir" gibi deyimler ağızlara girmiş, sürekli kullanılmış ve nihayet bir sancı başlamıştır. Bu sancının merkezinde "çok sayıda şiir yazılması, yani aynı karakter içindeki ayrıntıların çoğalması" yatar. Şairler ve şiirler arasında "ajitasyon" ile "hüner gösterme" zuhur eder. 1970'lerden itibaren günümüzü de içine alan bu dönem için Ebubekir Eroğlu şu bitişi yapar: "Şiir diline yeniden biçim verme ve ona içerik sağlama yolunda, sancılarıyla güç kazanmış ve perdelenmiş bir bilinç uyandı. Bu bilinç kişisel olarak bir zevke ve bir tercihe sahip olmanın önemine dikkat ettikten başka, ayırt etme hassası'nın bütün bunların temelinde yer almasındaki değerin anlaşıldığı alanlara ve ufuklara yöneldi."

Kitabın üçüncü bölümünde "Modernizme Kuşbakışı" yapılır. Süreç boyunca gelişen değerler ve anlam taşıyan öğeler, yüz yıllık şiir verimimizden süzülerek çıkarılır. Yazara göre bu yöntem, "onları" tanımanın en emin yoludur. Şiirimizdeki Avant-garde olgu, arzu, dünyevilik, güzellik ve söz güzelliği çok derinlere dalmadan ama dalga çıkartacak kadar birbirini tamamlayan biçimde izah edilir. Bölüm boyunca fikriyat açısından modernizmin hangi temellere oturduğu, modern şiirimizde gelişen süreci ne tip yöntemlerle yönlendirdiği, mantığında ve gölgesinde nelerin yattığı çarpıcı bir anlatımla sorgulanır. Bu çarpıcılık, bölümün sonunda işte şu örnekle zirveye ulaşır: "Rimbaud, "Güzelliği dizlerime oturttum -acı buldum-, sövdüm ona" diyor. Bundaki şiirselliği hissetsek bile Türkçedeki şiir muhayyilesinin kendiliğinden ortaya süremediği, dolaşıma sokamadığı bir nitelik olduğunu biliriz. Ama ne zararı var! Rimbaud da aynı şiirinin sonunda, "eski şölenin anahtarları"nı nihayet "aşk"ta ve "iyilik"te bulduğunu söylemiyor mu?".

"Modern Türk Şiirinin Doğası"nın dördüncü bölümü "Şiir, Gençlik, Yaşlılık vs." başlığına sahip. Okur okunmaz Behçet Necatigil'in şiiri üç burca ayırması akla gelir: Gurbet, hasret, hikmet. Günümüzde de hala hararetle konuşulan, "şiirin bir gençlik meselesi" olmadığı, Ebubekir Eroğlu tarafından da tekrar edilir. Nedeni çok açıktır: "Bütün büyük eserlerin temelinde, gençken kurulmuş sağlam ilişkiler yatmaktadır.". Dergiler ve dergilerde şiirlerin yayımlanması, haliyle eleştirilerin kalitesini de yönlendirmiş, "büyükler" ile "küçükler" ayrışmasını ortaya çıkarmış, "gençtir, olur böyle şeyler" deyimi ayrışmanın pimini çekmiştir. Patlayan şey dergi çeşitliliği olmuştur. Heyecan, sabırsızlık ve yukarıda da bahsedildiği gibi "hüner gösterme" derdi, kuşak farkını ortaya çıkarırken ciddi bir "genç şair" ortaya çıkarmıştır. Tüm bunlardan mütevellit Ebubekir Eroğlu, bu bölümü günümüze de ışık tutan ciddi bir tavsiyeyle bitirir: "Genç şairin kendisi, içtenliğinin ve kendisine hükmeden gerilimin niteliğini başkalarından önce fark edebilmelidir. Bugün genç şair, kendisini oluşturan estetikten kuvvet almak, ancak ona dayanmakla insan olgunluğunu poetik olarak kuşatma şansına uzak değildir. Yalnız estetik değerine güvenen ve ifade etme şevki, kaynağındaki halis inanç ve düşünsel birikimle tazelenen şiir, kendisinden emindir."

Kitabın son bölümü "Dilimde Kalan Nükte"dir. Ebubekir Eroğlu şiirimizin hem yakın hem de uzak geçmişine bakarken, iki farklı geleneğin olduğunu söyler: "Bunlardan birincisi modernleşme döneminde şiirsel süreçleri adım adım dolduran ve geçen yüzyılın ilk yarısından başlayarak bağımsız bir yapıya sahip olduğunu söyleyebileceğimiz modern şiir geleneğimizdir. Günümüzde yazmakta olanlar bu geleneğin içindedir. İkinci olarak söyleyebileceğimiz geleneğin başlangıcı, Türkçenin Anadolu'da edebiyat ve şiir dili olarak kıvam bulmaya yöneldiği sekiz yüzyıl öncesine dayanıyor.". İşte bu açılıştan sonra kitaptaki yol haritası minvalinde yazar bir karara varıyor. "Modern Türk şiiri bize neler vermeli?" sorusunun alt sorularını da düşünürsek, yazarın vardığı karar çok kesin. Bu kararı kitabın 99 numaralı son sayfasında okumanız mümkün.

TYB Deneme Ödülü sahibi "Modern Türk Şiirinin Doğası", Ebubekir Eroğlu'nun Doğu ve Batı şiirinin kaynaklarını, Arap şiirinin, Divan şiirinin ve İngiliz şiirinin ustalarını ne kadar iyi özümsediğinin göstergesi. Türk şiiriyle ilgilenen herkesin modern düzlemde aradığını bulması için tam yirmi yıl önce hazırlanmış bu eserle birlikte, şairliğindeki titizliğini denemesinde de gösteriyor Ebubekir Eroğlu. Nisan 2013'te yani yirmi yıl sonra ise "Geçmişin İçindeki Geçmiş" adıyla yeni bir deneme sunuyor bizlere, bu kez "Şi'r-i Kadîm"e tutkuyla bakıyor, milimetrik bakışlar atıyor şiirimizin kumaşına.

Son sözü, yine ilk sözde olduğu gibi T. S. Eliot söylesin:

"Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, bir toplumun, yaşayan bir edebiyatı olmadığı zaman, kendi edebiyatının geçmişinden, giderek koptuğudur."

Yararlanılan Kaynaklar:
Salâh Birsel, Şiirin İlkeleri, Koza Yayınları, 3. Baskı, 1976.
T.S. Eliot, Çorak Ülke Dört Kuartet ve Başka Şiirler, Adam Yayınları, 1. Baskı, 1990.
İskender Pala, Divan Edebiyatı, Ötüken Yayınları, 1997.
Metin Hakverdioğlu, Thomas Stearn Eliot ve Divan Şairinin Ortak Dünyası, 2009.
Behçet Necatigil, Bile/Yazdı, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2012.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Dersleri, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, 2013.
Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, 3. Baskı, 2011.
Ebubekir Eroğlu, Geçmişin İçindeki Geçmiş, YKY, 1. Baskı, 2013.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 27, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013)

Hiç yorum yok: