Yeni Yıla Özel, İndirimli Dizeler

Konu ne olursa olsun
Ağırdır kırılan heves
Diyorum site yöneticisine
Dalları neden kestiniz?

Evlenmeden önce son taksit
Kış gelmeden tarla domatesi
Garipten alınan yılbaşı zamları
Dünya, limon küfü.

Sabah okunan sala
Akşam çekilen düğün halayı
Sen de güzelsin
Âniden çöken ağırlık.

Öyle değil, sandığın gibi
Bağıra bağıra susmak gece vakti.

Yağız Gönüler
(Dergâh, 286, Aralık 2013)

Sermaye Nasılsın

Biz her önümüze gelene selâm vermeyiz
Borçlanma ve taksitler gelince aklımıza
El sıkışmayı da hatırlarız mesailerden önce
Önümüze gelene bir tekme dememiz küçükken
Yere düşeni kaldırmayı bilmediğimizdendir

Biz içimizden kafa tutarız zulme
Dışımıza kibir marka makyajı hoş biliriz
Sinek ısırınca midemiz bulanır derhâl
Asansörlerin bitirdiği komşuluk
Kapı çalmayı utandıran zil sesleri

Biz kredi çeker ev araba sahibi
Oluruz pahalı cep telefonlarının
Kolejlerde cılız çocuklar da okuturuz
Büyüdükçe küçülen hassasiyetlerimiz
Babamızdan mirastır tasarruf ve yatırım

Biz okçular yerimizi terk ettikten sonra
Bitti her şey ve yeni baştan başlamak için
Ne kadar af dilesek kendimizden geçerek
İnnen nefse le emmâretun bis sûı
Latince harflerle bile yazdık hiç Latin olmayanı

Biz sonradan utanacağız çünkü gafil avlandık
Ne çok suç ve utanç ve hata
İşledikçe eşeledik toprağı batırdık kinle
Kendi kendini utandırmak neydi
Onu da hatırlayın

Yağız Gönüler
(Aşkar, 28, Ekim-Kasım-Aralık 2013)

Kırk Hadisle Gelen İkram: İlham

"Bu dünyaya kalmayalım
Fânidir aldanmayalım
Bir iken ayrılmayalım
Gel dosta gidelim gönül."
- Yûnûs Emre

"Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak."
- İsmet Özel

Şiirin insanı hangi şekillerde etkilediği ve şairin şiiri yazarken neleri gözettiği asırlardır hem okuyucuyu hem de eleştiriciyi muallakta bırakmaktadır. Şiir, yeryüzünde tüm toplumları etkileyen, şekillendiren, tarihe ışık tutan ve tarihle yürüyen, nihâyet şairden de sıyrılabilen sözler bütünüdür. Şiir; kalan, duran, koşan bildiriler zinciridir. Şairin dertlerinin, "güzel sözle söyleme sanatı"yla kavrulmuş hâli şiirdir. Şiirin kendi bir derttir. Peki bu dertler silsilesinin ucunda ne vardır, yahut olmalıdır? Biz bu soruya, bu toprakların akıbetini belirleyenler ve daima belirlemek mükellefiyetini omuzlarında şerefle taşımayı kabul edenler olarak cevap vermeliyiz. Kur'an ve sünnet mirasından başka bir mirası reddedenler olarak. Türklükle Müslümanlığın arasını açanların baş belâsı olarak. Türk şiirinin ortaya çıkışının, küffara vurulan bir darbe olduğunu kavrayarak ve bilerek. Gözeterek ve görerek. Başka türlü bir şiir anlayışı, şiir olmayacaktır. Anlayıştan da oldukça uzak olacaktır. Zira Kur'an, şiirin ve şiirimizin müktesebatını zaten belirlemiştir. Bir tepsi sunmuştur. İkramına vesile olan ve Mekke'de nazil olan Şuarâ Suresi'nin son 4 ayeti şairler üzerinedir:

224. Şairlerinden ardından sapkınlar giderler.
225. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmez misin?
226. Şüphesiz onlar, yapmadıkları şeyleri söylerler.
227. Ancak iman edip iyi ameller yapanlar, Allah'ı çokça zikredenler, kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar (bu hükmün) dışındadır. Zulmedenler, hangi akıbete uğrayacaklarını bileceklerdir.

Şairler; onlara kim bilir neler ilham verir? Gelen ilham, okuyucunun rahatını ne ölçüde kaçırabilir? Rahatı kaçan okuyucu, kendisine musallat olan düşünceleri tahayyül ederken neler hissetmelidir? İşte topyekun bir ilham harekâtı. Bu harekâtta ricat yok, daima niyet ve cihat var. Zira asil bir komutanı var. Niyetin ve cihadın açıkça beyanı, savaşın çığlığıdır. Savaş başlamıştır. Çünkü: "Gazeteler tutuklamış dünya kelimesini / o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir."

İlk olarak kasım 2003'te yayımlanan "Kırk Hadis", İsmet Özel'in radyo konuşmalarının redaksiyonu suretiyle meydana gelmiştir. TİYO Yayıncılık tarafından yapılan yeni edisyonuyla (temmuz 2013) 6. baskısını yapan "Kırk Hadis"te yeni bir önsöz bulunuyor ve kitaptaki hadislerin Arapça metinleri elle rika hattıyla yazılmış olarak okuyucuya sunuluyor. Peki okuyucu "Kırk Hadis"ten ne anladı, ne anlıyor? Bu hâlâ bilinmiyor fakat İsmet Özel kitabın önsözünü bitirirken derdini şu şekilde belirtiyor: "Kimin kime düşman olduğu, kimin kime dostluk gösterdiği ve kimin kimle haşrolunacağı ezelden belli. Ben sadece şu dünya zindanında kötü kokudan rahatsız olan ne kadar insan kaldı ise, onların kendi burunlarında kabahat bulma hatasını işlemelerini güzel bulmadım, nâçizâne."

"Ne kadar daha kazanırsam evi, arabayı değiştiririm?" veya "Aman, bana dokunmayan yılan asırlarca yaşasın!" derdini(?) edinmiş toplulukların içinde öyle veya böyle yaşıyoruz. Yer alıyoruz demiyorum, yaşıyoruz. Bazen el sıkışıyoruz ama anlaşamıyoruz. Selâm veriyoruz karşılığını alamıyoruz. Kabul etmiyoruz. Etmemek için ne yapıyoruz? Şiire müracaat ediyoruz. Haysiyetimizi korumak için şiirin yüzüne sürüyoruz gözlerimizi. Değerimizi düşürmemek için şiiri tercih etmiyoruz, şiiri değer biliyoruz, değerleniyoruz. Kıymetimizin ölçüsünü dizelerde arıyoruz. Buluyoruz. "Bir yanlışlık var!" dediğimizde surat asma hakkımızı kullanıyoruz. İlerleme dediğimiz şey ruh bütünlüğümüzdeyse, bunu şiire borçluyuz. Rahatımızı kaçıran şey şiirse, burada güzellikler buluyoruz. İşte Kırk Hadis; "Bir hadîs-i şerîfin bir şairle ne ilgisi olduğunu, bir hadîsin bir şaire neler ilham etiğini, bir hadîsin bir şaire hangi bakımdan ikramda bulunduğunu öğrenmek hoşunuza gidecekse doğru yere geldiniz" diyor. Evet, geldiğimiz yer doğru. Fakat İsmet Özel hadislerle kurduğu demire şiirleri tespih taneleri gibi dizerek bize bir rahatlık temin etmiyor. Çünkü bu yerin bize sunduğu, rahatlıktan çok, "şimdiye kadar bozulmadan koruyageldiğimiz rahatımıza" musallat olan bir terakki sahasına sokuyor okuyucusunu. Çünkü şairin insanlara çok yakışacağını düşündüğü bir mesele var. Meseleler üstü bir mesele: "Ümit ediyorum ki, benim cür'etkârlığıma şahit olan Müslümanlar bir şekilde dünyanın etrafımıza ördüğü kabalık, anlayışsızlık kozasını kırmak ve ahiret özlemi çeken bir kelebek olmaya özenmek duygusunu edinirler. Ben doğrusu böylesi bir duygunun bütün insanlara çok yakışacağını düşünüyorum."

Kitabın o sade ve ferahlık sunan kapağıyla karşılaşır karşılaşmaz hadisleri merak etmemek mümkün olmuyor. Bir sabırsızlık ve bir temkinli olma hâli. Tedbiri elden bırakmamak için önce "Altıncı Basımın Önsözü", ardından da "Mukaddime: Yaşamak Bir Yanlışlık, Din Bir Bunalımdır" başlıklı yazıları okuyoruz. Biz bu tedbiri elde ederken İsmet Özel uyarıyor: "Tedbirsizliğime rağmen ismim intişar ettiyse bütün şartlarda hareketlerimin istikametini edebe riayet etme dikkatimin tayin edişindendir."

Kırk Hadis'in içinden birkaç hadis:

"Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Kadınlar, güzel koku, gözümün nuru namaz."
Nesâî, İşretü'n-Nisâ;
Ahmed b. Hanbel, Müsned

"Muhakkak Allahu Teâlâ Hazretleri, sığır cinsinin otları dişleri arasında evirip çevirdikleri gibi tekellüfle konuşan, ağzının içinde dilini dolaştıra dolaştıra belâgat taslayan erkeklere buğzeder."
Ebû Dâvud, Edeb;
Tirmizî, Edeb

"Fetihten sonra hicret yok; lâkin cihad ve niyet vardır."
Buhâri; Îmân;
Müslim, İmâret

"Kıyamet gününde Âdemoğlu şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Rabbinin yanından ayrılamaz: Ömrünü nerede, ne suretle harcadığından, yaptığı işleri ne maksatla yaptığından, malını nereden kazandığından ve nerelere sarf ettiğinden, vücudunu, sıhhatini nerede ve ne surette yıprattığından."
Tirmizî, Kıyâmet

"Zayıflarının hakkı kuvvetlilerinden alınmayan bir millet nasıl temizlenebilir?"
İbn Mâce, Sadakat

"Âdemoğlunun bir vadi altını olsa ikincisini ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder."
Buhârî, Rikâk;
Müslim, Zekât

"Titremene lüzum yok. Ben kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum."
Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid

"Sözlerinde ve fiillerinde ileri gidip hadleri aşanlar helâk olmuştur."
Müslim, İlim;
Ebû Dâvud, Sünnet

Eğer kitapta, hadislerin İsmet Özel tarafından yapılan açıklamalarını bulacağınızı zannediyorsanız yanlış istikâmettesiniz demektir. Zira Kırk Hadis'in en önemli derdi, bir şairin hadislerle olan ilgisi ve hadislerden aldığı ilham. Buna rağmen hadislere şairin yazdığı yorumların okuyucu üzerinde ciddi bir uyandırıcı etki yapmasının yanı sıra, artık bundan sonra bir uyanıklık sahası da teşkil etmesi gerekiyor. Okuyucu kaşını gözünü oynatmadan, ağzını açarak değil, tüm kalbiyle okumalı; hem hadisleri, hem şairin yorumlarını. Bu yorumlarda anlaşılacak çok şey var. Nasıl anlaşılacağı ise tamamen okuyucunun elinde. Zira: "Bir gün müritlerinden birisi Bahauddin Nakşibend'e demiş ki: "Efendim, siz bize çok güzel şeyler söylüyorsunuz; fakat bunları nasıl anlamamız gerektiğini söylemiyorsunuz." Bunun üzerine Bahauddin Nakşibend, "Evlâdım ben sizin önünüze içi çok lezzetli yemişlerle dolu bir sepet getiriyorum. Sen de bana, efendi hazretleri bu meyveleri benim için yer misin diyorsun!" demiş."

Hadis, ikram ve ilham. Şairin hem gönlünden hem kaleminden. Tepside önümüze gelen şeylerin rahatımızı kaçıracağı muhakkak. İlhamın ruhumuza katacağı rahatlık sahası ise bize terakki imkânı sağlayacak. Mühim olan o terakkinin elde edilebileceğini keşfetmek, yola çıkmak ve her daim hazır olmak. Çünkü:

"Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

Yağız Gönüler
(Aşkar, 28, Ekim-Kasım-Aralık 2013)

Dünyanın Bütün Ağrı Kesicileri

Adnan Algın'a

Gelmiyor içimden, geldiğim o yerler
Saydım, sonsuz soru işaretleri gözlerimde
Bir dizeyle tekerrür etti tarih:
Geçmiş, gelip geçti, bin günlük yüktü

Sanayi devrimi gibisin, kömürlü buharlı
Yoksa bir tepki misin köye, köylüye
Uzakdoğu musun, batı Avrupa mı, Asya mı
Sımsıkı söv geçmişe, Herodot utansın

Tuttum: primi yatmış bir mısra bu
Yahut yıllık izni biten hür kafiye
Kar yağarken başlayan bir yangından
Önce ne kurtarılmalı, hiç öğretmediler

Açıldım, açıldım, okunamadım
Bir ağrı kesicinin prospektüsü gibiydim
Çocuklardan uzak tutuldum ve saklandım
Sen de öyle, buna eminim

İnsan, tek başına bir hiç, mirim
Bunda bir güzellik var sanki
Ateşte soğuyan gölgede kavrulan
Seslendim: Biz kazanacağız, inan!

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 8, Kasım 2013)

Korkunç Bir Şey: Ustalık

"Şiir’de şairane'ye hep karşı oldum..."
- Turgut Uyar

Şimdinin şiirle uğraşanları hep aynı noktaya değinirler. Kaliteli eleştiri diye bir şey yok, çünkü herkes eleştiriyor ve bu da eleştirinin basitliğini bayatlığa dönüştürüyor. Şiir üzerine yazması gerekenler bundan korkuyor, çekiniyor. Acaba neden? Şiir üzerine çok şey bilmediklerinden mi yoksa şiir yazmakla şiir eleştirmek arasındaki farkı göze alamadıklarından mı? Bilmiyoruz. Ancak görüyoruz. Hâlâ göçüp gitmiş şairlerimizin şiir üzerine yazdıklarını okuyoruz ve yeni anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bu da maalesef bizi doğru bir yere götürmüyor. "Hâlâ" diyerek kötü bir şey söylediğim anlaşılmasın, "yeni"den ve "yenilerden" de bir şeyler, ama iyi şeyler okumak istemek, her şiir işçisinin hayali oldu artık. Üzerinde duracağım kitabın, ilk baskısını 2009 yılında yaptığını düşünürsek eskiler "hâlâ" yeni.

Alaattin Karaca'nın hazırladığı "Korkulu Ustalık" 700 sayfalık bir eser. Hem deneme, hem şiir, hem şair, hem inceleme, hem söyleşi, hem soruşturma. Yani her şey. Dolayısıyla 2. baskısını değil 22. baskısını yapmalıydı ülkemizde. Ne kadar şiir okunuyor ki şiir üzerine yazılmış bir kitap satsın, okunsun, öyle değil mi? Öyle değil böyle: Korkulu Ustalık; Turgut Uyar'ın bir büyük kitabı. İçinde korkuları var, şiire dair.

Kitabın, daha doğrusu Turgut Uyar'ın bu kitapla birlikte peşinde düştüğü şey şu: Gerçek bir şair - o da ne demekse - kendine ve şiire bir söz vermiştir. Bu söz, bir derdin yahut davanın sözüdür. Diyecek bir sözü olandan çok, kuşatacağı bir davası olana şairlik ve şiir üzerine konuşmak yakışıyor. İkinci Yeni'nin "baba" şairi Turgut Uyar şüphe yok ki bu konuşmayı yapması gerekenler arasında en önemlilerinden. Yazdıklarına bakarsak görebiliriz ki şiir üzerine en ciddiye alınır yazıları da kendisi yazmış. Özellikle "Korkulu Ustalık", "İlkin Cesaret", "Dikiş Payı", "Ozanın İşi", "Efendimiz Acemilik" ve "Çıkmazın Güzelliği" gibi çok güzel isimlere sahip yazılarıyla bir şairin sadece şiir yazarak değil, çok önemli sorumlulukları omuzlamakla bir yerlere gelebileceğini ve belki de unutulmaz olacağını, iz bırakacağını anlatıyor.

Acemi kelimesine yakından bakarsak, "Bir işin yabancısı olan, eli işe alışmamış, bir işi beceremeyen" anlamını görürüz. İşte Turgut Uyar her şeye buradan başlıyor ve bitirirken de aynı şeyi söylüyor: "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek."

Şimdi Turgut Uyar'dan şu güzelim şiiri okuduktan sonra kitap ve kitaba adını veren yazı hakkında "acemi" bir izah yaparak kaçmayı düşünüyorum. Hayırlısı.

Kışındır

şimdi bu kışa girişin bir hüznü müdür o mudur acaba
bu iri iri sevmekler denizi o eski mühür o mudur acaba

mavi isterse mavi kalsın ister ölümle değişsin kendini
ellerim bu hüzünde her şeye karşı kırgın kaba saba

çocuklar vardı çarşıya indiğimde hemen hemen günsonu
ellerini verdin tuttum tamam ağzını da ver bir daha

durup durup yüceltiyorsun şu korkak şafağımı
incelmiş bir mor olarak çıkıyorum böylece her sabaha

şimdi bu hüzün nedir sanki kara kazağım sırtımda
işte bir duman, bizi tüten, işte bir duman ki kapkara

kışa nasıl başlanır bahçelerde, çiçekler nasıl başlarsa
bir balıkçı denizin dibine öyle başlar her defa

şimdi bu kışa girişin hüznü müdür o mudur
benim her duygum biraz hüzün gibidir. Meselâ

Ne kadar acemi ve ne kadar muhteşem bir şiir. Bence demeli miyim? Bilmiyorum. Bence hayır. Turgut Uyar'ın kaybetmekten daima korktuğu acemilik işte burada imdadına yetişmiş ve nihayetinde ortaya bugünlere, ezbere ulaşan bir şiir gelmiş. Acemilikle yazılan her ne olursa olsun - elbette teknik ve duygu göz ardı edilmeden - gönül teline dokunuyor, öyle de kalıyor. Konumuza döneyim. Uzatma, dedim kendime.

Şubat 1955'de, Şimdik dergisinin 2. sayısında yayımlanan Turgut Uyar yazısının başlığı Korkulu Ustalık. Bu yazı, şiirimiz üzerine yenilikten bahsedilir bahsedilmez akıllara Orhan Veli'nin gelmesiyle alakalı olarak başlıyor. Turgut Uyar, Orhan Veli hakkında çok önemli bir tespitte bulunarak "Onun getirdiği en büyük yenilik, kurallara, geleneklere karşı koyma, inandığını yapmak yolunda namuslu olmaktı" diyor. Yeniliği sadece onun getirmediğini de yazan Uyar, bazı şiir akımları konusunda "usta"ların ortaya çıktığını ve bunun nasıl da korkulacak bir tehlike olduğunu belirtiyor. Yazı, tamamen bu doğrultuda akıyor. Şimdi, yazıdan alıntı yapacağım 2 paragraf bana kalırsa, günümüz şiirinin de derdi. Müthiş tespitler, Turgut Uyar'dan:

"Şimdi şunu soracağım: Bir yenilik, bir akım ne zaman eskimiş olur? Ne zaman tazeliğini yitirir? Ben şöyle düşünüyorum (yanılabilirim elbet): Ne zaman ortalıkta o akımın ustaları çoğalırsa, yahut türerse, ortaya bir akımın ustası çıkarsa, o akımda yapılabilecek her şey yapılmış demektir. Bundan sonra yapılacaklar hep birörnek şeyler olacaktır.

Ya ustaların hâli? O daha başka. Hem kendisini, hem çevresini aldatmak için yazacaktır artık. Anlayışının, ustalığının rahatına ermiştir. Her yeniliği getirenler, getirdikleri yeniliklerin ustası olmaya özenirler. Bu bir alışkanlıktır. Belki daha öte, bir zorunluluktur; hatta doğaldır. Kişi kolay kolay kurtaramaz bundan kendini. Diyeceksiniz ki, zaten böyle olması gerekmez mi? Hayır gerekmez."

Hemen durup, 1955'te yazılmış bu yazıdan tam 30 yıl sonrasında yayımlanmış bir Turgut Uyar kitabı olan "Sonsuz ve Öbürü" sayfalarını karıştıralım. Sayfa 154-158 arasında, yine 50'li yıllarda kaleme aldığı "Efendimiz Acemilik" adlı harika bir yazı var. Yukarıda mevzubahis ettiğim "Korkulu Ustalık" yazısını adeta tamamlar nitelikte. Şimdi, Turgut Uyar'ın "Efendimiz Acemilik" yazısından uzunca bir bölümü alıyorum:

"...Oysa ben şiirin bir gençlik hevesi değil, daha çok bir olgunluk, bir yaşlılık uğraşı olduğu kanısındayım. Hiç değilse her çağın kendine göre bir şiiri vardır sanıyorum. Gençlik yıllarında üç beş fukara aşk şiiri, bir iki kahramanlık manzumesi yazmış, adı iyi kötü şaire çıktıktan sonra susmuş bunca şairimiz var. Bir çoğu yaşıyorlar. Neredeler şimdi? Dünyada 'şiiriyet' mi kalmadı? Ben kırkından sonra artık yazmayan şairlerimizin, hayatın yükü, geçim derdi, falan gibi sebeplerle değil, artık çağa uymak gücü kalmadığından, söylenecek şeyleri kalmadığından, yahut şiirle söylenebilecek taze şeyler bulamadıklarından, kendilerini yeniden icat edemediklerinden sustuklarına inanıyorum.

Burada şöyle düşünüyorum: İnsan bu çıkmaza ancak ustalığa yönelmekle düşebilir. Usta olmak için ister istemez bir yön, belirli bir gidişi tutturmak zorundasınız. Okuyucu sizin bir önceki havanızı bilmeli, alışmalı size... Bir taş alıp yontacaksınız. Her gün bir çekiç, her gün bir çekiç. Sonunda süslü, özentili bir anıt çıkaracaksınız. Vurduğunuz darbelerin her gün biraz daha yerini bulduğunu bakanlar görecekler. Sonuna doğru "İşte!" diyecekler.

Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız."


Üzerine konuşulacak hiçbir şey yok. Alalım bu sözleri günümüzden değerlendirelim, yine aynı sonuca varırız. Şair büyüklerimizle konuşunca hep bunları duyar, biliriz. Nerede o şairler? Neden sustular? Usta oldukları için mi? Yoksa acemilikle, korkaklığı birbirlerine karıştırdıkları için mi? Evet, yazamamak da, yeni bir şeyler bulamamak da, kısacası keşfedememek de, bir korkaklıktır. Korkaklığa çıkar tüm bunların sonu.

Korkulu Ustalık, işte bu iki yazıyı dikkate alırsak şayet bize acemiliğin ne kadar güzel bir samimiyet olduğunu, "şiir" üzerinden anlatıyor. Kitabın tamamını burada anlatma derdine düşmektense, en önemli bulduğum noktasına değindim. Yoksa, "Bir Şiirden" bölümü var ki; orada Abdülhak Hâmit, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu ve niceleri okuyucusunu bekliyor. Şairlerinden bir şiirinden yola çıkarak Turgut Uyar yol açıyor. Hep birlikte yürüyoruz. Yolumuz, şiir yolu. Buyurun.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 8, Kasım 2013)

İniş İzni

Biraz komik yaz diyorlar, gülüyorum
Bana bunları yazdırana söyleyin
Yapraklar sararır, kimse utanmazdır
Bir dilsiz, ana dillere kayıtsızdır

Müzik şiir yazdırmaz, şiir zaten müziktir
Dinliyorum bunu yazarken kendimi
İnsan gibi davranıyorum kelimelere
Sabah ezanını, çok iyi dinle

Esas duruştayım boş bir asansörde
Kaçıncı kattır bu, topraktan uzaklaştığım
Çiçek ekiyorum avizeye, bak bu komik
Patronun köpeğinin ağzında altın kemik

İniş izni istiyorum kuleden, böyle
Sürekli tekrarlanan bir anons dünya
Gerçekten ölmek gibidir aşk, aniden biter
Toprağa verilir, herkes evine döner

Yağız Gönüler
(İtibar, 26, Kasım 2013)