Korkunç Bir Şey: Ustalık

"Şiir’de şairane'ye hep karşı oldum..."
- Turgut Uyar

Şimdinin şiirle uğraşanları hep aynı noktaya değinirler. Kaliteli eleştiri diye bir şey yok, çünkü herkes eleştiriyor ve bu da eleştirinin basitliğini bayatlığa dönüştürüyor. Şiir üzerine yazması gerekenler bundan korkuyor, çekiniyor. Acaba neden? Şiir üzerine çok şey bilmediklerinden mi yoksa şiir yazmakla şiir eleştirmek arasındaki farkı göze alamadıklarından mı? Bilmiyoruz. Ancak görüyoruz. Hâlâ göçüp gitmiş şairlerimizin şiir üzerine yazdıklarını okuyoruz ve yeni anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bu da maalesef bizi doğru bir yere götürmüyor. "Hâlâ" diyerek kötü bir şey söylediğim anlaşılmasın, "yeni"den ve "yenilerden" de bir şeyler, ama iyi şeyler okumak istemek, her şiir işçisinin hayali oldu artık. Üzerinde duracağım kitabın, ilk baskısını 2009 yılında yaptığını düşünürsek eskiler "hâlâ" yeni.

Alaattin Karaca'nın hazırladığı "Korkulu Ustalık" 700 sayfalık bir eser. Hem deneme, hem şiir, hem şair, hem inceleme, hem söyleşi, hem soruşturma. Yani her şey. Dolayısıyla 2. baskısını değil 22. baskısını yapmalıydı ülkemizde. Ne kadar şiir okunuyor ki şiir üzerine yazılmış bir kitap satsın, okunsun, öyle değil mi? Öyle değil böyle: Korkulu Ustalık; Turgut Uyar'ın bir büyük kitabı. İçinde korkuları var, şiire dair.

Kitabın, daha doğrusu Turgut Uyar'ın bu kitapla birlikte peşinde düştüğü şey şu: Gerçek bir şair - o da ne demekse - kendine ve şiire bir söz vermiştir. Bu söz, bir derdin yahut davanın sözüdür. Diyecek bir sözü olandan çok, kuşatacağı bir davası olana şairlik ve şiir üzerine konuşmak yakışıyor. İkinci Yeni'nin "baba" şairi Turgut Uyar şüphe yok ki bu konuşmayı yapması gerekenler arasında en önemlilerinden. Yazdıklarına bakarsak görebiliriz ki şiir üzerine en ciddiye alınır yazıları da kendisi yazmış. Özellikle "Korkulu Ustalık", "İlkin Cesaret", "Dikiş Payı", "Ozanın İşi", "Efendimiz Acemilik" ve "Çıkmazın Güzelliği" gibi çok güzel isimlere sahip yazılarıyla bir şairin sadece şiir yazarak değil, çok önemli sorumlulukları omuzlamakla bir yerlere gelebileceğini ve belki de unutulmaz olacağını, iz bırakacağını anlatıyor.

Acemi kelimesine yakından bakarsak, "Bir işin yabancısı olan, eli işe alışmamış, bir işi beceremeyen" anlamını görürüz. İşte Turgut Uyar her şeye buradan başlıyor ve bitirirken de aynı şeyi söylüyor: "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek."

Şimdi Turgut Uyar'dan şu güzelim şiiri okuduktan sonra kitap ve kitaba adını veren yazı hakkında "acemi" bir izah yaparak kaçmayı düşünüyorum. Hayırlısı.

Kışındır

şimdi bu kışa girişin bir hüznü müdür o mudur acaba
bu iri iri sevmekler denizi o eski mühür o mudur acaba

mavi isterse mavi kalsın ister ölümle değişsin kendini
ellerim bu hüzünde her şeye karşı kırgın kaba saba

çocuklar vardı çarşıya indiğimde hemen hemen günsonu
ellerini verdin tuttum tamam ağzını da ver bir daha

durup durup yüceltiyorsun şu korkak şafağımı
incelmiş bir mor olarak çıkıyorum böylece her sabaha

şimdi bu hüzün nedir sanki kara kazağım sırtımda
işte bir duman, bizi tüten, işte bir duman ki kapkara

kışa nasıl başlanır bahçelerde, çiçekler nasıl başlarsa
bir balıkçı denizin dibine öyle başlar her defa

şimdi bu kışa girişin hüznü müdür o mudur
benim her duygum biraz hüzün gibidir. Meselâ

Ne kadar acemi ve ne kadar muhteşem bir şiir. Bence demeli miyim? Bilmiyorum. Bence hayır. Turgut Uyar'ın kaybetmekten daima korktuğu acemilik işte burada imdadına yetişmiş ve nihayetinde ortaya bugünlere, ezbere ulaşan bir şiir gelmiş. Acemilikle yazılan her ne olursa olsun - elbette teknik ve duygu göz ardı edilmeden - gönül teline dokunuyor, öyle de kalıyor. Konumuza döneyim. Uzatma, dedim kendime.

Şubat 1955'de, Şimdik dergisinin 2. sayısında yayımlanan Turgut Uyar yazısının başlığı Korkulu Ustalık. Bu yazı, şiirimiz üzerine yenilikten bahsedilir bahsedilmez akıllara Orhan Veli'nin gelmesiyle alakalı olarak başlıyor. Turgut Uyar, Orhan Veli hakkında çok önemli bir tespitte bulunarak "Onun getirdiği en büyük yenilik, kurallara, geleneklere karşı koyma, inandığını yapmak yolunda namuslu olmaktı" diyor. Yeniliği sadece onun getirmediğini de yazan Uyar, bazı şiir akımları konusunda "usta"ların ortaya çıktığını ve bunun nasıl da korkulacak bir tehlike olduğunu belirtiyor. Yazı, tamamen bu doğrultuda akıyor. Şimdi, yazıdan alıntı yapacağım 2 paragraf bana kalırsa, günümüz şiirinin de derdi. Müthiş tespitler, Turgut Uyar'dan:

"Şimdi şunu soracağım: Bir yenilik, bir akım ne zaman eskimiş olur? Ne zaman tazeliğini yitirir? Ben şöyle düşünüyorum (yanılabilirim elbet): Ne zaman ortalıkta o akımın ustaları çoğalırsa, yahut türerse, ortaya bir akımın ustası çıkarsa, o akımda yapılabilecek her şey yapılmış demektir. Bundan sonra yapılacaklar hep birörnek şeyler olacaktır.

Ya ustaların hâli? O daha başka. Hem kendisini, hem çevresini aldatmak için yazacaktır artık. Anlayışının, ustalığının rahatına ermiştir. Her yeniliği getirenler, getirdikleri yeniliklerin ustası olmaya özenirler. Bu bir alışkanlıktır. Belki daha öte, bir zorunluluktur; hatta doğaldır. Kişi kolay kolay kurtaramaz bundan kendini. Diyeceksiniz ki, zaten böyle olması gerekmez mi? Hayır gerekmez."

Hemen durup, 1955'te yazılmış bu yazıdan tam 30 yıl sonrasında yayımlanmış bir Turgut Uyar kitabı olan "Sonsuz ve Öbürü" sayfalarını karıştıralım. Sayfa 154-158 arasında, yine 50'li yıllarda kaleme aldığı "Efendimiz Acemilik" adlı harika bir yazı var. Yukarıda mevzubahis ettiğim "Korkulu Ustalık" yazısını adeta tamamlar nitelikte. Şimdi, Turgut Uyar'ın "Efendimiz Acemilik" yazısından uzunca bir bölümü alıyorum:

"...Oysa ben şiirin bir gençlik hevesi değil, daha çok bir olgunluk, bir yaşlılık uğraşı olduğu kanısındayım. Hiç değilse her çağın kendine göre bir şiiri vardır sanıyorum. Gençlik yıllarında üç beş fukara aşk şiiri, bir iki kahramanlık manzumesi yazmış, adı iyi kötü şaire çıktıktan sonra susmuş bunca şairimiz var. Bir çoğu yaşıyorlar. Neredeler şimdi? Dünyada 'şiiriyet' mi kalmadı? Ben kırkından sonra artık yazmayan şairlerimizin, hayatın yükü, geçim derdi, falan gibi sebeplerle değil, artık çağa uymak gücü kalmadığından, söylenecek şeyleri kalmadığından, yahut şiirle söylenebilecek taze şeyler bulamadıklarından, kendilerini yeniden icat edemediklerinden sustuklarına inanıyorum.

Burada şöyle düşünüyorum: İnsan bu çıkmaza ancak ustalığa yönelmekle düşebilir. Usta olmak için ister istemez bir yön, belirli bir gidişi tutturmak zorundasınız. Okuyucu sizin bir önceki havanızı bilmeli, alışmalı size... Bir taş alıp yontacaksınız. Her gün bir çekiç, her gün bir çekiç. Sonunda süslü, özentili bir anıt çıkaracaksınız. Vurduğunuz darbelerin her gün biraz daha yerini bulduğunu bakanlar görecekler. Sonuna doğru "İşte!" diyecekler.

Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız."


Üzerine konuşulacak hiçbir şey yok. Alalım bu sözleri günümüzden değerlendirelim, yine aynı sonuca varırız. Şair büyüklerimizle konuşunca hep bunları duyar, biliriz. Nerede o şairler? Neden sustular? Usta oldukları için mi? Yoksa acemilikle, korkaklığı birbirlerine karıştırdıkları için mi? Evet, yazamamak da, yeni bir şeyler bulamamak da, kısacası keşfedememek de, bir korkaklıktır. Korkaklığa çıkar tüm bunların sonu.

Korkulu Ustalık, işte bu iki yazıyı dikkate alırsak şayet bize acemiliğin ne kadar güzel bir samimiyet olduğunu, "şiir" üzerinden anlatıyor. Kitabın tamamını burada anlatma derdine düşmektense, en önemli bulduğum noktasına değindim. Yoksa, "Bir Şiirden" bölümü var ki; orada Abdülhak Hâmit, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Metin Eloğlu ve niceleri okuyucusunu bekliyor. Şairlerinden bir şiirinden yola çıkarak Turgut Uyar yol açıyor. Hep birlikte yürüyoruz. Yolumuz, şiir yolu. Buyurun.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 8, Kasım 2013)

Hiç yorum yok: