Karantina dergisiyle söyleştik


Özellikle okurlarınızın daha iyi tanıyabilmesi açısından kimdir Yağız Gönüler? Edebiyat ile tanışması nasıl gerçekleşmiştir?
Yağız Gönüler 1986'da İstanbul'da doğdu, İstanbul'da yaşıyor, İstanbul'da vefat etmek istiyor. Türk şiiriyle, Türk müziğiyle ve Türk tarihiyle ilgileniyor. Metin yazarlığı ile geçimini sağlıyor. Dergâh, İtibar, Aşkar, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi gibi dergilerde şiirleri yayımlanıyor. Temel seviyede klarnet çalıyor, orta seviyede kırgın, ileri seviyede miyop. Bunlar, kitabımda da yazan ve benim sürekli söylemek durumunda kaldığım tanıtım metnim. Gayri ciddi gibi görünebilir ama son derece ciddiyim. Edebiyat ile tanışmam ise hiç edebi olmamıştır. İlkokulda falan öyle şiirle aram hiç iyi olmamıştır. Futbol can dostumdu. Sağ kanatta şiir gibi oynardım. Sonra dedim ki nedir bu şiir, şaka şaka. Ortaokulda tarih öğretmenim elime Roma ile alakalı bir kitabı sıkıştırmış, hayatımı allak bullak etmişti. O zamandan beri aralıksız tarih okuyorum. Yani aslında ortaokulda bir tarih kitabı, babamın dinlediği Türk Sanat Müziği, beni edebiyatın içine gömmüştür. Burada oldukça mutlu ve huzursuzum.

Kırılınca Klarnet adında bir şiir kitabınız çıktı, kitap ne kadarlık bir birikimdi? Onu izleyen yeni bir kitap gelecek mi sene içinde?
Dergilerde yayımlanan şiirlerden oluştu bu kitap. Neticede “ilk” kitaplar hep bu yönde şekilleniyor. Yayımlanmamış sadece bir şiir var kitapta. Dolayısıyla 3-5 yıl gibi bir sürenin şiirleri bunlar. Öyle uzun uzun düşünmedim “Acaba bunların şiir değeri var mıdır, nedir?” diye. Düşündükçe kayboluyor heves. Şiir hususunda inandığın yolda yürüyeceksin. Sonra zaten yolunu buluyorsun. Manevi anlamda. İkinci kitap için önümde iki-üç yıllık bir zaman var. Yani bu süre içinde mutlaka yayımlamayı düşünüyorum. Niyet etmek mühim, şimdilik.

Edebiyat hayatınıza hep şiir ile mi devam etmeyi planlıyorsunuz yoksa farklı türlerde de kitap çıkarma planınız var mı?
Ben aslında edebiyat alanında daha çok kitap incelemeleri ile bir şeyler yapmaya çalıştım. Bunun yanında denemeler yazdım, içinde tarih yahut siyaset barındıran. Daha sonra şiir geldi. Kırılınca Klarnet’ten sonraki hedefim bir deneme kitabıydı, şu sıralar onun hazırlıklarını yapıyorum. Bir yıl içinde yayımlamayı düşünüyorum. Yani nasipse 2015 yılı içinde raflarda olur, değilse de nasiptir.

Son dönemde edebiyatımıza çok fazla yazar ve yayınevi giriyor ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Herkes sanatla uğraşmalı, fakat herkes ortaya bir sanat eseri koyma derdi gütmemeli. Bu derdi herkes güdünce bir mayın tarlası oluşuyor. Okuyucu da eline aldığı her kitabı güçlü sanıyor, yahut bir kitapla uğradığı hayal kırıklığının diğer kitaplarda da olacağını zannedip okumaya, edebiyata küsüyor. Yayınevi olsun elbette ama bu destekli kişisel yayıncılık falan çok sıkıntılı bir mevzu. Kitap okumayı da, kitap yazmayı da ticarete döken, Amerika’dan ithal, edebiyatı pazarlama haline çeviren bir olay. Uzak durmak, uzak tutmak lâzım.

Modern dünyada şiirler, şarkılar, filmler çabucak kayboluyor yoğunluğun arasında. Sizce insan kendini de kaybediyor mu?
Sunu sormuş ”Neden yeni yapılan türküler, sizinkiler kadar kalıcı olamıyor?” diye. Neşet Ertaş da cevaplamış, “Biz çekmediğimiz derdin türküsünü yakmayız gızım” diye. Bütün mevzu samimiyet... Derinliğinde samimiyet olan bir eserin kaybolması mümkün değil. “Binlerce dansöz var” müziği kaybolmaya mahkumdur ama “Nedir bu hâletin ey meh cemâlim / nasıl kıydı sana o kanlı zâlim” kıyamete kadar söylenecektir. Yani nerede Şevki Bey’ler, Dede Efendi’ler, nerede şimdinin cıstak cıstak saçmasapan şarkıları. Onlar şarkı bile değil, parça. Sanayide de var o parçalardan. Torna var, vida var, dingil var…

Sosyal medya, edebiyatımızı ne derece etkiliyor?
Vallahi geçen gün düşündüm, Şule Gürbüz’ü bende kutsallaştıran şeylerden biri de sosyal medya. Hiç bulaşmadı, daha da büyüdü. Şimdi bakıyoruz, eskiden gözümüzde büyüttüğümüz şairler, yazarlar falan ne yediğini içtiğini paylaşıyor, Twitter’dan selâm gönderiyor, Facebook’tan köşe yazısını paylaşıyor. Sosyal medya da haliyle bunu gerektiriyor şimdi ahkâm kesmiş gibi olmayayım. Hamama giren terler. Allah terletmesin. Sadece sosyal medya değil internetin tamamı kirlilik. En önce de edebiyat kirlendi maalesef.

E-dergi ve e-kitap olayına tepkiniz nedir?
Okumak isteyene mecra bol... E-dergi güzel iş, yani dergi zaten çok meşakkatli bir iş. Belki bir takım masraflar azalıyordur, daha çok insan okuyordur böylece. Ama e-kitap hakiki kitap okuyucusuna hitap etmeyen bir şey. Nedir öyle fareyle sayfa çevirmek falan. Çok itici geliyor bana. Zaten bütün gün ekrana bakıyoruz, kitap okuyarak beynimizi vicdanımızı dinlendirmek isterken yine radyasyona mı maruz kalacağız? Tamam, bir takım makalelerin, ulaşılması güç tezlerin ve araştırmaların internet vasıtasıyla neşredilmesi güzel. Ama 600 sayfalık romanı yahut iki ciltlik tarih kitabını monitörden yahut tabletten okuyan biri varsa beri gelsin. Gönülden tebrik ederim. Gözlere dikkat.

Yağız Gönüler kimleri okur ve kimleri önerir okurlarımıza?
En sevdiğim ama beni en yoran soru. Alan çok çünkü ve okunacak kitap çok, bitmez. Hepsinden birer tane söyleyip kimseyi yormayayım. Tarih üzerine merhum İbrahim Kafesoğlu’nu öneririm. Siyaset, hayat ve memat üzerine ben hâlâ İsmet Özel okuyorum, başka da kimseyi okumaya niyetim yok. Çünkü 1986 yılında yazdığı kitabı hâlâ bana ilham veriyor yahut Cuma Mektuplarını ömrüm yettiğince yeniden okumak istiyorum. Şule Gürbüz romanlarını severim, Bülent Parlak şiirlerini, Mustafa Kutlu hikâyelerini. Tasavvuf üzerine okumak isteyen arkadaşlara naçizane Mahmud Erol Kılıç önerebilirim, ben okudum pek de sevdim. Böylece ilk aklıma gelenleri söyledim.

Müzik;

Klarnet neyi ifade ediyor sizin için?
Nefes alıp verirken şükredeceğim makamı ifade ediyor. Yaşamı ve ölümü aynı anda anlatıyor. Rüya gibidir klarnet. Üflerken ne zaman uyudun ne zaman uyandın belli olmaz. Araf hâli, belki de berzah.

Türkiye’de müzik denince aklınıza kimler geliyor?
Benden yeni isim pek duyamazsın, eskiciyim ben. Dede Efendi, Şevki Bey, Tanburi Cemil Bey, Hâfız Yaşar Mehmetoğlu, Bekir Sıdkı Sezgin, Saadettin Kaynak, Hâfız Burhan, Kâni Karaca, Münir Nûreddin Selçuk, Avni Anıl, Yesari Asım Arsoy, Neşet Ertaş, Âşık Veysel, Sevim Tanürek, Sabite Tur Gülerman, İnci Çayırlı, Meral Uğurlu.

Avrupa müziği ile Türk müziğini karşılaştırınca aradaki farklar nedir sizce?
İki müziği karşılaştıracak kadar birikimim yok, haddim de değil. Ancak şunu söyleyebilirim, dünyada kendine mahsus sistemi olan iki müzik Klâsik Batı Mûsikîsi veya Avrupa Mûsikîsi ile Türk Sanat Mûsikîsidir. Dolayısıyla bu sistemler bir süre sonra dinleyicisini de müzisyenleştirir. Dinleyici bu iki müziği dinleyerek ciddi bir müzik kulağına sahip olabilir, bir de enstrüman kullanmaya niyet ederse gerçekten kendi başına bir yere gelebilir. Bu işin müzik tarafı... Bir de insan tarafı var. İnsan oluşumuzun manasını keşfetmemizde müziğin müthiş bir rolü vardır. Bizim müziğimizin nazariyatı oldukça derindir. Yüzlerce makam, usul vardır müziğimizde. Tasavvuf etkisi bir hayli fazladır. Böylece neyi dinleyip nereye ulaşacağımız da biraz bizim elimizdedir. Yani “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır” diye acaba güftekâr kime diyor? Bir kadına yahut adama mı? Yoksa onu yaratana mı? Bizim müziğimiz bu manada oldukça zengindir. Fakat nasıl kendi müzisyenlerimize bir değer veriyorsak elbette ki Vivaldi, Bach, Beethoven, Respighi ve Faure de dinlemeliyiz. Son olarak, müzik evrensel falan değildir. Müzik direkt kendi kültürünü dünyaya kafa tutar hâle getirebilen bir sisteme sahiptir. Bunu keşfetmeye de ömür yetmez. Marşlara bakılırsa bu biraz daha net anlaşılabilir. Burada durayım, haddimi daha fazla aşmayayım.

Bu hoş söyleşi için teşekkür ediyorum.

Röportaj: Osman Palabıyık
(Karantina, 2, Kasım-Aralık 2014)

Destekli kişisel yayıncılığa dair


-Bu hususun sektör haline gelmesi hakkında ve edebiyat dünyamıza faydası/zararı bağlamında ne söylemek istersiniz? 
-İşin sektör haline gelmiş olması şimdi herkesin "yazar" olması sonucunu mu doğurdu sizce? Yoksa iş sektör haline geldiği halde azımsanamayacak kadar kaliteli yazarlar da mevcut mu?
-Bir kaliteden söz edilebilir mi? Sizce bu yayıncılık, bu kadar ilgi söz konusuyken, para ve sektörleşme hususunu bir kenara bırakırsak acaba yazar kimseler açısından büyük bir boşluğu dolduruyor olabilir mi?
-Yazar adaylarının yayınevlerinden gerekli alakayı görmemeleri de onları bu sektöre itmiş olabilir mi?


Bu soruların sonunda iki soru daha çıkıyor karşımıza. "Herkes sanatla uğraşmalı mı?" birincisi. Evet, herkes sanatla uğraşmalı. İnsan olduğumuzun manasını keşfe çıkmak için, agah olmak için sanatla uğraşmak gerekiyor. Musiki, edebiyat, mimari, tarih... Her birinden birer lokma da olabilir, sadece birinden irice bir lokma da olabilir. Sanatın ağacı o kadar büyüktür ki meyvesi bitmez insana. Yaşamı güzelleştirir, insanı insan kılar. Hemen ikinci soru olan "Herkes bir sanat eseri ortaya koymalı mı?" hususuna da kendimce bir cevap vereyim; hayır. Böyle bir zorunluluk olmadığı gibi, bunu yapmaya ehil olmak gerekiyor öncelikle. Ehil olup olmamak da çeşitli yollardan geçiyor. Bu yollar zorlu, dikenli, taşlı. Yazmanın da, çizmenin de kendince bir yolu var, istikameti var. Dolayısıyla herkesin ortaya bir sanat eseri koyması zaten mümkün değil. Bir mimar üzerinden konuşmak için burada sözü merhum büyük mimarımız Turgut Cansever'e bırakmak mecburiyetindeyim: "İnsanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir. Dünyaya en büyük müdahale yapılarla olduğuna göre mimarların görevi dünyayı güzelleştirmek."

Aslında bu sanatın her kolu için geçerli olabilir. Bir siyasinin görevi nasıl ülkesini güzelleştirmekse, bir şairin görevi de yaşam tutkusunun tadılabilir ve yaşanabilir olduğunu kabiliyetince göstermektir. Bunun için ehilleşmek gerekir. Çok çalışmak, çalışmak ve çalışmak. Zira çalışmak da, alın teri ve emek de insanın şerefidir. Alın teri ve emeğin azaldığı, hatta hiç olmadığı bir husus bize dürüstlük dışı bir izlenim verir, keza böyledir. Destekli kişisel yayıncılık bize burada yardımcı olmuyor, olamaz. Çünkü bu tip yayıncılık, insana kolay yoldan bir şey yaptırıyor. Bir şey diyorum naçizane çünkü bu sanat değil. Meşakkatli bir yol olan sanatı kolay yoldan yapmak mümkün değildir. Geceleri gündüzlere katıp da ortaya bir şey koyabilmek için günlerini veren insanların hakkı vardır. Bu insanların karşısına başka tip insanlar, hiçbir geceyi gündüze katmadan bir sanat eseri ortaya koyma hakkını kendinde bulamaz, bulmamalıdır. Ehil olduğuna inanan ve fakat yazdıklarını bir türlü bastıramayan insan da olamaz. Okuyucu yazarını bulur, keza yayınevi de. Bu durumda iyi editör, iyi redaktör ve iyi yayıncı karşımıza çıkıyor. Destekli kişisel yayıncılık tamamen mekanik bir durum arz ediyor. Otomatikleşme söz konusu. Yazdıklarınızı kontrol etmekten geçtim de, derdinizin neyi yüklediği bile aşikar olmadan ortaya bir kitap koymak, abesle iştigal. Amerika'dan ithal edilen bu sistemin maksadı, yazmaya biraz merakı olan insanların ellerini ceplerine atarak "yazar" olabilmelerini sağlamak. Onları mutlu etmek. Tıpkı Happy Meal gibi. İçimize bir zehir sokuyoruz, karşılığında para veriyoruz, önce mutlu sonra pişman oluyoruz. Bu tip yayıncılık sistemlerinin de sonu bu, pişmanlık. Elbette yayıncı için değil, "yazar" için.

Buraya kadar yeterince eleştirdiğime inanıyorum fakat işin bir de farklı boyutu var. Sahiden bir yere gelebilecek, ciddi eserler ortaya koyabilecek yazmaya düşkün insanlar, yazarlar da mevcut. Şunu unutmamak lazım ki Tolstoy, James Joyce ve Mark Twain gibi birçok yazar kitaplarını en önce kendileri bastılar. İşin hüzünlü tarafına bir örnek: Edgar Alan Poe, "Tamerlane and Other Poems" adlı kitabını kendi basmış ve neredeyse elleriyle satmaya çalışmıştı. Kitaplarının hemen hemen tamamı elinde kaldı. Şimdi bu kitaba binlerce dolar veriliyor. Yani bu biraz da kültürle ilgili. Otuzundan sonra yazmaya başlamak ne kadar riskli bir durumsa, o yaşa kendini hiçbir yerde göstermeden bir anda cebinden para vererek ortaya çıkmak da bir o kadar riskli. Çünkü kişisel yayıncılık etiketiyle ilk kitabını sunan birinin, özgeçmişine diğer yayınevleri tarafından pek iyi bakılmıyor. İsim vermeyeyim ama ülkemizde gerçekten iyi şiir yazan, yani öyle olduğuna inandığım birkaç genç bu yüzden yayınevi bulamıyor. Eğer ülkemizdeki yayınevi durumlarını konuşacaksak, bence konuşmayalım. Artık hangi dergilerde, portallerde neler yaptığınız önemli değil. Twitter'daki takipçi sayınız kafi. Muhtemelen kitabınıza büyük bir önem gösterilir, kısa sürede basılır ve en az otuz baskı yaptırılır. Evet yaptırılır ve bu maalesef yetim hakkı yemektir. Zorla okullara sokulur, okumayanın gözüne tutulur, "sen hala okumadın mı" diye kişisel bir ego tatmini yaşanır, lakin kitap seneler sonra büyük bir boşluk olarak kişinin kendi kütüphanesinde, bir rafta tozlanır gider. İşte destekli kişisel yayıncılığın bir tarafı da bu.

Amazon.com da yanılmıyorsam 2010'un sonlarında ''self-publishing'' bölümü açmıştı. Yazar olduğuna inanan biri hiçbir yayınevine ihtiyaç duymadan kendi kitaplarını satabiliyordu. Kapıya teslim yani. Oldukça ilginç. Biraz reklam ve strateji bilen biriyse bu yazar, milyonlar satar. Hiç zor değil, ki var da zaten böyle bir Amerika'da.

Netice-i kelam; bu yayıncılık sistemiyle ortaya konan kitapların neredeyse tamamı soru işareti. Kalitesinden bihaberiz. Yazarından bihaberiz. Matbaa yokuşlarından, redaktör ellerinden, ciddi bir editör gözünden geçmemiş kitaplar, kitap okuyucusuna sunuluyor. Dilerim, daha ciddi bir disiplin geliştirilsin. Elbette sabırsız yazarlar var, bir an evvel kitap sahibi olmak isteyenler de var. Ama daha ciddi düşünsünler ki, yayınevleri de işi sıkı tutsun. Kitap, çok ciddi bir şeydir. Onun ciddiyetine halel getirmemek gerekir.

Yağız Gönüler
(Müebbet Edebiyat dergisinin 5. sayısında yapılan soruşturmadan)

Ortadoğu neyimiz olur?

Kudüs Kalesi'nde dalgalanan Türk bayrağı
En önce “Ortadoğu” üzerinde durmak ve haritalardan başlamak lâzım. Neresidir Ortadoğu, kim bu ismi koymuştur ve koyarken neyi hedeflemiştir? Amerikalı coğrafyacı John Brian Harley’e göre “Haritalar, en az toplar ve savaş gemileri kadar emperyalizmin silahları” durumunda. Fransız siyaset bilimi düşünürü Thierry Hentsch ise “Doğu bizim kafamızda. Bizim kafalarımızın dışında Doğu yok. Hatta Batı’nın kendisi de yok. Batı, karşıt terimiyle aynı nedenlerle içimizde var olan bir düşünce” diyor “Hayali Doğu” adlı kitabında. Dolayısıyla ortada bir Ortadoğu var mı, varsa niye burası diye uzun uzun düşünmek gerekiyor. Batı, zamanında bir doğu imgesi oluşturmuş ve hepimiz buna olduğu gibi inanmışız. Maalesef. Söz konusu doğu olunca yakın doğu var, uzak doğu var, Ortadoğu var. Ama neden uzak batı yok, orta batı yok, yakın batı yok? Bilmiyoruz. Aslında biliyoruz. Batılılar öyle istiyor. Batılılar yakın-orta-uzak demeden koskoca bir Batı olduğuna bize inandırmışlar. Biz “doğulular” da öylece kabul ediyoruz işte. Bu biraz da maça hükmen galip başlamak gibi bir şey…

Ortadoğu terimini dünya insanlığına armağan eden, hadi akademik bir dille söyleyeyim icat eden, Amerikalı bir asker olan Alfred Thayer Mahan. Şaşırdık mı? Elbette hayır. “The Persian Gulf and International Relations” adlı makalesinde, 1902 yılında, bir Ortadoğu tanımı ve elbette coğrafyası geçiriyor. İrdelenmeden, incelenmeden hemen bu tanım ve coğrafya kabul görüyor. Bu bilgiler belki Ortadoğu hakkında bizi daha ince düşünmeye götürür diyerek soruyu kısaca cevaplandırmaya gayret edeyim.

Ortadoğu bizi enine boyuna ilgilendiriyor. Halkıyla, devletiyle, sınırlarıyla, coğrafyasıyla, her şeyiyle ilgilendiriyor. Ortadoğudaki Müslüman halk bizi tümüyle ilgilendiriyor. Onların dertleri, tasaları, ihtiyaçları, sorunları bizi ilgilendiriyor. Ne yan bakmamız ne de yan çizmemiz mümkün değil bu konuda. Ancak gün geçtikçe bizde bir “Türkiye’yi Ortadoğululaştırma” projesi de tesirini kuvvetlendiriyor. İşin tehlikeli tarafı bu ve bunu artık ülkemizdeki köşe yazarları ve hatta diziler de gittikçe pompalıyor. Türkiye’nin Suriyelileşmesi mümkün değil. Iraklaşması da. İranlaşması da. Çünkü Türkiye bu saydığım ülkelerin daima muhtaç durumda olduğu bir ülke. Türkiye’nin liderliğine de, milli birlik ve bütünlüğüne de muhtaçlar. Müslümanların yaşadığı son kuvvetli coğrafyanın Türkiye olduğunun, Müslümanların en kuvvetlilerinin de Türkler olduğunun farkındalar. Dolayısıyla batının bitmek bilmeyen ambargoları ve hegemonyaları karşısında Ortadoğu ülkelerini, halklarını yalnız bırakmamız mümkün değil. Onların da bizsiz kalması pek mümkün değil. Ne tarihimiz, ne de klasik devlet yönetimi geleneğimizde bu yok. Çok açık bir şekilde tarihte o bölgelere en yoğun hizmeti ve saadeti götüren yine Türkler. Başka biri yapacaksa, yapabilecekse bu yine Türkler olabilir. Hollandalılar olamaz. Lüksemburglular da. Portekizliler hiç, İspanyollar asla.

Ortadoğunun saadeti Türkiye üzerinden geçtiği için Ortadoğu’daki felaketlerin içine Türkiye’nin çekilmesi hususunda hem Sezai Karakoç hem de İsmet Özeltuzak” diye bas bas bağırdı. Yani bu konuda aklıselim bir insanın başka birilerinden fikir almaya ihtiyacı olmamalı. Her şey bariz ortada ve sıra Türkiye’ye geliyor. Sıranın Türkiye’nin geldiğini ne kadar korkunçsa, o kadar gerçek.

Haritalarla başlamıştım haritalarla bitireyim. Türkiye’nin haritadaki yerinin silinmemesi için Ortadoğudaki tuzaktan önce uzak durulmalı, sonra da oradaki Müslümanların huzuru ve güvenliği için akıllı adımlar atılmalı. Bunu yaparken de kendi milli kültürümüzün yok olması, yok edilmesi gibi projelere de misli miktarda karşılık verilmeli. Çünkü Ortadoğuyu asırlarca korumuş, kollamış ve yaşatmış olan, doğrudan Türk milli kültürüdür. Vesselam.

Yağız Gönüler
(Yolcu dergisinin 75. sayısında yapılan soruşturmadan)

Haziran Kimseye Çekmedi

* Bülent Parlak’a nazire

Evlilik vardı, siz bilmezsiniz
Ben evliydim, onlar hep bekârdı
Hazirandan kalan bir rejimdi sanki bütün kadınlar
Yine transfersiz spor sayfalarıyla ayrılıyorduk bir aydan
Ayın canı cehenneme
Cennet nereye düşer şimdi
Karım nerede kaldın diye sorunca bana

Evlilik vardı, sen de bilmezdin
Paran kaldı mı diye sorulacak kalmamış bir dost gibi
Arkanda duruyordum
Senin için kepekli saçların ve renkli tokaların önemi yoktu
II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ve
Sırıtmadan babasına komik bir şey anlatan çocukların
Kaldım, bir yanım alacaklı ev sahibi, diğeri faturalar
Klimaların canı cehenneme
Ben bir şey demesem AESAŞ yine de anlıyordu

Evlilik vardı, demedim kimseye
Başıma ne gelirse hepsi çeyrek altından
Ve üç çocuklu bir ailenin içinde kaybolamadım hiç
İki mizah arasında ağlamak sevap sayılmaz
Bir süpermarketin yoldaşıyım sanki
Hiçbir para birimi tespit edemese de
Paranın canı cehenneme
Bomboştu cüzdanı

Evlilik vardı, siz bilmezsiniz
Bir sinirlense ülsere ve bana
Yani durmadan tek çocukluktan bahseden bana çare bulunacaktı
Birkaç damarı pıhtılaşırdı tam kalbinden
Sosyalistler devrime karşı dururdu
Aylardan haziran
Şekerini bardağın içine bırakmış çizik bir kaşık gibi sessiz
Yaşamın canı cehenneme
Çay soğuyordu

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 20, Kasım-Aralık 2014)

Karacaoğlan'a laik, Yunus Emre'ye hümanist diyenlere: Bizde gâvura gâvur derler!

"Yunus’tan Karacaoğlan’a kadar geçen zaman boyunca Türk milletinin doğuşunun hikâyesini anlayabilir ve anlatabiliriz. Karacaoğlan bizim millî varlığımızın senedidir. Yunus Emre bizim millet oluşumuzda çakmağı çakan kişidir." - İsmet Özel, Üryan Geldim Gene Üryan Giderim, 28 Eylül 2013 Cumartesi, Ankara

Aylardan en şereflisi olan Ramazan'ı geride bıraktık. Biz Türkler bu aydan sadece "Ramazan" diyerek söz etmeyiz. "Ramazan-ı Şerif" deriz yahut "Ramazan ayı" deriz. Çünkü biz Türkler diliyle dinini birbirinden hiçbir şekilde ayrı tutmamış bir milletiz. Konumuza girmeden önce neden Ramazan ayından söz açtığımı belirteyim. Bu ay maalesef birçok dolmanın millete yutturulduğu aylardan da biri. Geçtiğimiz yıl neredeyse sakız çiğnemenin orucu bozmayacağı telkin edilirken –kimse bu zata haddini bildirmemiştir bile- bu yıl da yine her yıl olduğu gibi televizyon programlarından barış, kardeşlik ve huzur içerikli hikmetli sözler aktarıldı durdu. Buna bir itirazımız yok. İtirazımızın olduğu şey, bu hikmetli sözler içine dâhil edilen büyük isimlerin türlü sıfatlarla anıla gelmesi ve akabinde yine millete yeni dolmaların yutturulmaya kalkılmasıydı. Ama artık tükürüyoruz. Neydi bunlardan ilki? Yunus Emre'ye atfedilen hümanizmin Karacaoğlan'a da laiklik olarak yansımasıydı mesela. Diğer yandan Hazreti Mevlana'nın "evrensel" tanımlar ve değerler(?) üzerinden nakledilmesine ise hiç girmeyelim bile. Yani bize, bu topraklarla arasında sımsıkı bağlar kurmuş büyüklerin neden özellikle bu milletin derdine çare oldukları anlatılmıyor da, evrensel teraneler sayıklanıyor bunu çözmemiz lâzım. Bunu yapanlar “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mucibince davranıyorlar, geçen sayıda başımıza bela atasözlerinde bu konuyu yeterince hırpalamış, bu oyunu oynayanların çarkına çomak sokmaya gayret etmiştik. Olduysa ne âlâ, olmadıysa musalla da görüşürüz. Konumuza dönelim.

Biz iki anneden süt emdik” diyen Türk insanı, burada Hazreti Mevlana ve İbnü'l Arabi’yi işaret etmiştir. Çünkü insana ve dolayısıyla Yaradan’a götüren bir yola çıkarır bu işaret. Biz Türkler, çıkacağımız yolda helalden başka bir şeye göz koymayız. İşte bu yüzden helal konuşan insanları severiz. Buna aşinayız zira bu topraklardan helal konuşan iki isim vardır ki yine bu toprakların kurucuları, tarihçileri, sesleri ve sözleri olmuşlardır: Karacaoğlan ve Yunus Emre. Thomas Stearns Eliot kendi kültür tarihini beyan ederken “Dante ve Shakespeare. Bir üçüncüye yer yok!” demiş. Bizde de -batıyla sidik yarıştırma maksadı gütmeden elbette- Karacaoğlan ve Yunus Emre. Üçüncüsüne yer değil, lüzum bile yok.

“Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Haramı var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var”

Ne demiştik, Türk’ün yolunda haramın hiçbir zaman yer bulamayacağından söz etmiştik. Karacaoğlan’ın bu dizeleri de başka bir şey anlatmıyor. Küçük Asya denilen Anadolu topraklarında bir Türk hastalandığında, “Bana Karacaoğlan oku!” der, şifa isterdi yakınından. Çünkü kendinden olan ses, yine kendine getiren sesti. Biz “çıplak” kelimesini, “anadan doğma” deyimini değil, “üryan” kelimesini, “anadan üryan” deyimini kullanan bir millet olarak, üryan gelip üryan gideceğini bilen bir millet olarak ayetten medet umduğumuz kadar Karacaoğlan’ın dizelerinden de şifa bulmuşuzdur. Bunu Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde arayarak bulamazsınız. Mezar taşlarını okuyarak da öğrenemezsiniz. Bunun anlamı, maalesef Türk tarih kitaplarında yazılmamıştır. Bunda bir kasıt vardır. Buradaki kasıt, dil ve din ile devlet ile millet arasındaki bağı koparmak, bir daha birbirine bağlanamayacak hale getirmek içindir.

“Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var”

28 Eylül 2013 Cumartesi günü Ankara'da, İsmet Özel bu iki dizeyi Oscar Wilde örneği ile açıklamıştı. “I can’t even afford to die” demiş Oscar Wilde, ölmesinden kısa bir süre önce. O bunu 19. yüzyılda söylemiş. İki yüzyıl evvel bizim Karacaoğlan “can vermeye dermanım mı var?” demiş. Yani Martin Heidegger’in “Yalnızca insanlar ölür, diğerleri telef olur” sözü de 19. yüzyılda söylenmişti. Nedir bizim burada anlamamız gereken? Biz eğer Allah’ın kelamından gayrı bir çizgi üzerinde yaşayacaksak insan olarak ölmeyiz. Ceset bile olamayız. Tıpkı bitki ve hayvanların başına geldiği gibi telef oluruz, murdar oluruz, kefen tutmaz hâle geliriz. Hadi yine gâvurlardan örnekle gidelim. Albert CamusJe me révolte donc nous sommes” demiş, Rene Descartes ise “Je pense donc je suis / cogito ergo sum” demiş. Hepimiz biliyoruz: “Düşünüyorum o halde varım” yani. Karacaoğlan da diyor ki:

“Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var.”

Bir mağaraya çekilip orada intihar ettiği rivayet edilen bir Karacaoğlan diyor bunu. İnsan kafasını yordukça insanlığında bir mana arayıp bulabilir. Bunu Karacaoğlan söyledikten çok sonra, ilginçtir ki hâlâ modern düşünce tarihinin en temel sözlerinden kabul ediliyor, düşünüyorum öyleyse varım. Bakın Türklükle hiçbir alakası olmayan içimizdeki şirazesi kayıklar da “Düşünüyorum, öyleyse yarın” derler. Bunlar mesela “Türk'ün aklı sonradan gelir” sözünün de uydurucusu olmuşlardır. Hani, ya sıçarken ya kaçarken olayı. Kaçarken mi? Peki bakalım Karacaoğlan ne demiş, kaçmış mı hiç Türk:

“Hazır ol vaktinde Nemçe kralı
Yer götürmez asker ile geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor”

Orada yer götürmez denerek bahsedilen şey, toprak. Yani toprak bile kaldırmıyor askeri, yetmiyor. Türk öyle çatışıyor kâfirle. Soluksuz devam etmekte fayda var:

“Karac’oğlan der ki burda durulmaz
Güler yüze, tatlı cana doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor”

Sünni ve de Hanefi bir şair olan Karacaoğlan diyor ki köşe bucak her yerden geliyor Türk. Kime karşı? Gâvura karşı. Hiç uzatmadan şunu demek ve sürekli tekrar etmek lazım ki, Türk’ün diliyle dini arasında tartışmasız, kesin, acımasız ve yalın bir ikizlik vardır. Bu ikizlikte de bir biriciklik yatar. Birbirinden ayrılamaz, sorgulanamaz. Mesela bir yere gidilince gezilince “gezdik, gördük” deniyor. Buna biz “seyran etmek” derdik. “Seyran”, Arapça bir kelimedir. Gezmek, bakmak, seyretmek anlamlarına gelir. Karacaoğlan “İndim, seyran ettim Firengistan'ı” dizesiyle başlayan bir şiir döşemiştir. Firengistan diyor, Avrupa’ya. Oysa Karacaoğlan’ın Avrupa’ya gidip görmüşlüğü, seyran etmişliği yok. Demek ki bu toprakların bir yerinde yamukluk gördü ve yazdı o şiiri:

“Akılları yoktur, küfre uyarlar,
İmanları yoktur, cana kıyarlar,
Başlarına siyah şapka giyerler,
Beğleri var, bizim beğe benzemez”

Gayet açık. Öyle bir Türkçe işte. Çözümlemeye gerek kalmayacak açıklıkta. Bir gâvurluk sadır olmuş ve Karacaoğlan bu şiiri yazmış. “Bunlar bizden değildirler” diyor. Sebeplerini de yazıyor. İşte Karacaoğlan’ın tüm dediklerinde bizim dünümüzü anlatan şeyler var. Senet vasfı var bu sözlerin. “Böyleydik” tavrı var. Yani günümüz aydınlarının her seferinde laik, dinden uzak ve neredeyse sapık olarak buyurdukları Karacaoğlan, bu sözleriyle mi laik, dinden uzak ve sapık imiş:

“Karac'oğlan der ki konup göçersin
Ecel şerbetini bir gün içersin
Sen Sırat köprüsün bir gün geçersin
Amelin eline verilir bir gün"

Yani bu adam "Ak göğsün arası zemzem pınarı / içşem öldürürler içmesem öldüm" diyerek bir Türk için bir şeyin güzelliğinin zemzem suyu ölçüsünde olduğunu beyan ederek mi laik oluyor? Bunu diyenlerde biraz daha zekâ olsa, geri zekâlı olabileceklerine kuşku yok. Sürekli haramdan bahseden, servete ta o asırdan söz eden bir adam var idi bu topraklarda. Peki şimdi gayrimenkuller, faizler, fazla mesailer, borçlar, yalanlar, dolanlar ve dolarlar konusunda kim ne söyleyebiliyor? Onu da son büyük Türk şairi İsmet Özel’e bırakalım:

“Biz eğer hesabımızı Allah’a vereceksek, bu dünyada, vereceğimiz hesaba uygun hareket edeceğiz. Üryan geldik, gene üryan gideceğiz. Burada çevirdiğimiz dolapların hesabını vereceğiz. Burada söylediğimiz yalanların hesabını vereceğiz. Burada çocuklarımıza yedirdiğimiz haram lokmanın hesabını orada vereceğiz. Şimdi devre mülkle uğraşan insanlar bunu düşünsünler. Resul-i Ekrem irtihal ettiği zaman anlaşıldı ki zırhlarından bir tanesi bir Yahudi’de rehindeymiş. Biz onun ümmetiyiz. Resul-i Ekrem irtihal ettiği zaman bir devlet başkanıydı. Hani Mekke fethedilmişti falan filan yani. Bugün Türkiye’de servet sahibi olan herkes, servetinin meşru zeminini savunuyorsa benim diyeceğim hiçbir şeyim yok. Ama her servet sahibi “Canım orayı karıştırma!” diyorsa, o zaman 75 milyon mu yaşıyor burada, hiçbiri hesabını veremez. Ha, “Boş ver o hikâyeleri!” diyerek de yaşayan insanlar var.”

Karacaoğlan’ı bu toprakların senedi, Yunus Emre’yi de Türk milletinin doğuşunda çakmağı çakan kişi olarak görüyoruz. 16-17. yüzyıl aralığından 13-14. yüzyıl aralığına inelim şimdi. Ne deniyor günümüzde ve bilhassa her Ramazan-ı Şerif’te Yunus Emre’ye? Hümanist deniyor. Bir gâvur kavramı ile tanımlanıyor. Adına daha doğru düzgün bir mektep dahi açılamamış Yunus Emre işte bu kavramla enstitüleşiyor. Elbette birilerinin de işine geliyor. Yine o başta zikrettiğim sebeplerden dolayı. Hani dil ve din, devlet ve millet.

“Yûnus’un sözi şi‘irden ammâ aslı kitâbdan
Hadîsile dinene key sâdık olmak gere.”

Şimdi sadece bu iki dizeyle Yunus Emre’yi hümanist olarak tanımlayanları haklayabilir, bir köşeye sıkıştırıp özellikle ikinci dizeyi tekrar tekrar söylettirebiliriz. Şiir söyleyen ama bu sözlerin aslının tamamen Kur’an- Kerim’den olduğunu beyan eden, hadise ve dine sadık olmaktan başka her şeyin boş olduğunu zikreden bir şair Yunus Emre. Nasıl hümanist olabiliyor?

“İy kendözini bilmeyen söz ma‘nîsin anlamayan
Hak varlıgın isterisen uş ‘ilm ile Kur’ân’dadur.”

Hadi buyurun bu da ikinci toynak olsun. Kendini bilmeyen ve sözden anlamayan birine, Allah’ın varlığını ve birliğini aramakta tek yolun Kur’an olduğunu söylemiş şair. Şimdi mesela burada bir “ilm” kelimesi var. Genelde Yunus Emre’ye hümanist diyenler de bu “ilm” kelimesine çok güvenirler. Düşünün ki “Mürşiddir Kur’an bana” diyen Yunus Emre’ye nereden nasıl dadanacaklarını bilemiyorlar. Hayır bilseler, belki kendileri de istifade edip neyin ilm neyin Kur’an olduğunu anlayacaklar. Şimdi ta 19. yüzyıla uzanıp Ziya Paşa’nın "İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez / zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez" sözünü hatırlatmanın tam sırası olsa da, bu zaman yolculuğu bazı akılları hakikaten yorup sıkletleri ölçüsünde nakavta sebebiyet verebilir. Biz konumuzdan devam edelim.

“İlim ilim bilmekdür, ilim kendin bilmekdür
Sen kendüni bilmezsin ya niçe okumakdur?”

İşte söz konusu dizeler. Buradaki ilim lafını önce “kendi”ne sonra “bilim”e yerleştirip sonrasında Yunus Emre’yi hümanist olarak damgalayan dangalaklara hemen bir hadis-i şerif ile yumruğu vuralım: Men arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu. Kendini bilen, Rabbini bilir. Yani bir insanın kendini bilerek ulaşacağı yer onun Rabbidir. Bilinecek şey insanın kendisi ve Rabbidir.

“Okumakdan ma'nî ne kişi Hakk'ı bilmekdür
Çün okudun bilmezsin hâ bir kurı emekdür.”

Bilmek dedik, okumak dedik. Neymiş Yunus Emre’nin okumak diyerek kastettiği? Hakk’ı bilmek. İşte bunu diyerek Yunus Emre aslında kendisine hümanist diyenlerin de canına kastediyor. Kuru bir emek peşinde oluyor, Hakk'ı bilmenin dışında bir şeylerin peşinde olanlar.

Biz Türkler, sanat mefhumunu batılıların (nerede bu batı?) anladığının tam tersi olarak algılamışızdır. Yani fanteziden, fantastikten ve sadece ihtiyaç olarak görmekten çok uzak olarak, namaz kıldığımız seccadeden, Kur'an okuduğumuz rahleye, bir çobanın beslediği koruduğu kolladığı hayvanlarının yem torbalarına kadar günlük hayatımızdan ahirete kadar her şeyimize sanatı işlemiş ve böyle kullanmışızdır. Sanat tek başına bir yerde değil; ahlakın, dinin, devletin, milletin, dilin, duygu ve düşüncelerin her anında birbiriyle kaynaşmış vaziyettedir bizim için. Kurucu sesimiz olan Yunus Emre de her sözünde sanatı işte böyle kullanmıştır. Çok büyük bir kargaşanın içinde doğsa dahi, müthiş bir mütefekkir ve mutasavvıf olarak zamanın bütün söz söyleyenlerinden üstündür. Yunus Emre'nin yaşamına ve sözlerine baktığımızda basbayağı bir tutarlılık ve sağlamlık görülür. Yaşamında da sözlerinde de hep aynı ortaklıklar vardır: zahmet, emek, çaba, çile, arayış, hikmet, sanat, sabır, gönül, halk, toprak, ahiret, vefa, cefa, dert, arkadaş, yoldaş. Birbirine girmiş betonlar gibi sapasağlamdır onun sözü. Yaşamını da tek başına bir tarikat gibi yaşayarak sürdürmüştür. Türklerin kurduğu nizamın yeşermesi, serpilmesi ve yaşaması için ilk tohumları Yunus Emre atmıştır. "Anadolu'nun İslamlaşması"nın şiirini o yazmıştır:

"İndik Rum'u kışladık çok har ü yer illedik
Uş bahar oldu geri göçtük elhamdü lillâh
Dirfilli pınar olduk irkildik ırmağı olduk
Ardık denize daldık taştık elhamdü lillâh
Taptuk'un tapısında kul olduk kapısında
Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdü lillâh."

Elbette Yunus Emre'nin mürşidi olan Taptuk Emre'yi bilmeden de ne Türk tarihini ne de Yunus Emre'yi tam manasıyla konuşamayız. Lakin yukarıdaki şiir, halis muhlis Türk sözüdür, Türk tarihidir. Bakalım hümanist tanımına mazhar(!) olan Yunus Emre nasıl bir insan tasavvuru üzerinde duruyor ve başka bir yere de gitmiyor:

"Namâz kılmaz kişinün kazandığı hep haram
Bin kızılı var ise birisi gelmez işe
Namaz kılmayana sen müsülmandır dimegil
Hergiz müsülman olmaz bağrı dönmişdür tâşa."

Hayatını ve dolayısıyla sözünü Müslüman birliği adına kuran ve Türk'ün sözü olan Yunus Emre, bu topraklarda birlik düşüncesi ve bu hal üzerine olmaktan gayrı iş bilmez:

"Yürür isem önümdesin söyler isem dilümdesin
Oturursam yanumdasın ayruğa ne nazarum var."

Türkçe Yunus Emre'nin önünde adeta diz çökmüş, dinimiz dilimize gelmiştir. Karacaoğlan’laysa bu toprakların dili, bu toprakları diniyle vatanlaştırmıştır. Bundan gayrı düşünüp de hem Yunus Emre'nin hem de Karacaoğlan'ın içini kâfir işi sıfatlarla boşaltmaya çalışanlara diyecek tek bir sözümüz vardır: Bizde gâvura gâvur derler!

Yağız Gönüler
(Aşkar, 31, Temmuz-Ağustos-Eylül 2014)

Üç Kere Dokuz Almanlar Domuz

Gördünüz mü? Yine birileri çıktı ve olan oldu
Olan oldu mesela Almanlar samba yaktı rihanna memesini çıkardı
Bizim Mesut kendi bayrağının ortasına bizim ay yıldızı kodu sanki bizimmiş gibi
Sahi göğsümüze yakışan salavat ayaklarımızı hiç sızlatır oldu mu
Yani Avusturyalı çocukların okuduğu tekerlemeyi diyorum
"Es ist schon dunkel / Türken kommen / Türken kommen"
Bakın Götze maçın adamı olurken Gazze’de adam kalmıyordu
Hayır Filistin’e ağlamayacağım çünkü ağlak olmaz Müslüman
Derdi çok sevdiğim bir muhsin ama helikopterde öldürdüler havadan

Size dünyanın en kısa fıkrasını ben anlatmak isterdim
Lakin bizim hariciyenin başında bir Ahmet var bakın o anlattı geçen
Dedi ki Ortadoğu’da biz bilmeden yaprak oynamaz kıl kıpırdamaz kuş uçmaz dedi
Ya hu Ahmet sus allasen kervan geçti kaldık dağda ama devran bir türlü dönemedi
Bin türlü kavuşamadı bizim tatlı su İslamcıları lakost tişörtlerine ya lan
Oğlum adam iftar yemeğine sandaletle geldi namaz kılıyorum diye bağırmak için lan
İftar yemeği diyorum antrkot şnitzel kalamar ziyafeti değil yanlış anlama lan
Lan diyorum affedersin karıcım oğlumu köklü yetiştirmek istediğimden
Çünkü istiyorum ki kızım da oğlumu lan deyince affetsin

Adisyonun ödeneceği güne kadar bekliyorum nasılsa mizan var izansızlara
Ki istemezdim bir şiirin son kıtasını Frenkçe başlayan bir dizeyle bitirmek
Nasılsa camiyi sarı lacivert boyayanlara, statlara mabet diyenlere
Nasılsa beş dakikada teravih üç kulhuvallah takva diye taklalar atıp yamulanlara
Nasılsa cebinde dolarla zikre gidenlere radyoda reklam arasında oruç açtıranlara
Benim saçlarım Boşnak değil kütüğüm Suriye değil iklimim müsvedde değil
Erlik demi ulan bu çay demi değil bak yine ulan dedim kapı çaldı iki fatura bir bakkal
Eve hep yaşayan çiçeklerle gel diyor karım elimdeki kitapları görünce
Balkona toprak ekiyorlar anamla, Karakoç’un balkon şiiri ağzımda

Dünyanın en dandik seçimlerine yaklaşıyoruz karpuz seçeceğiz ve inşaat Allah
Bir taraf Resulullah tivitleri ikiye katlayın deyu öte taraf öte tarafa gidip geluyu
Kola kutusunu kumbara yapan nesiller büyüyünce pilavı domuzlu mu yediler
Bunlar var ya işte bunlar diyorum sen anlıyorsun kim o bunlar söyleyeyim mi
Hani üstün cesaret madalyası, hani kürecik üssü, hani gazze arası mirzabeyoğlu
Ya hu millet ne dolmalar yutuyor ananem saramazdı öyle dolma çünkü hacıydı
Hem dünya vatandaşı hem Yahudi hem Türkiyeli olanlar hay sizin o lililililili yar
Kurbağa gibisiniz güzel kardeşim çok af edersiniz kardeşim de değilsiniz hiçbiriniz
Çok perişan bir ateşle ısınıyor içiniz dışınız mahşer acayip heyecanlı ve hesaplı olacak

Yağız Gönüler
(Aşkar, 31, Temmuz-Ağustos-Eylül 2014)

Çağdaş Tuhaflıklar

Çanak antendi önce, sonra uydu ve kablolu
Damda seksek oynayan kuşları göremez oğlum
Hanıma sorsam bir oğlumuz olur mu
Elimde terli bir sigara, böbreğimde bin kum

Dış cephelerine palto giydirmiş komşular
Yalıtım, kalıtım, genetik, estetik falan filan
Sayaçtan geçen sudan medet umarlar
Yine kafamda kepekler, hep kuyu suyundan

Anam diyor benim içime bir dede oturmuş
Hanım diyor senden zor baba olur
Babama sorsam babası gelir aklına
Desenize bendeki bu akılla, sahi akıl mıydı
Bana gördüklerimi kazdıran
Yoksa israf, haksızlık, haram ve helal
Yani bir derdin peşine akıl mı düşermiş
Bir derdin peşine gönül düşermiş
Gönlüm düştü, dilime sonbahar sürçtü

Yağız Gönüler
(Dergâh, 296, Ekim 2014)

Heves kırılır şiir içinde kalır


Birazdan bahsini açacağım bütün konular siz sevgili okurlarca şaire görev tayin etmek olarak algılanabilir. Ne ben edebiyatımızın “personel daire başkanı”yım ne de siz bu dediklerime uymakla görevli memurları. “Şairi idealize ediyorsun” diye de bir eleştiri yöneltebilirsiniz. Ancak en iyi şiirlerin hep o “anonim ya da gâvurcasıyla ortak akıl” tarafından yazıldığını düşündüğümden dolayı meselemin şairle değil şiirle olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. Hem Yağız Gönüler’in dediği gibi “ben yine bildiğimi okuyordum ağır sayfalardan / kelimeler çeviriyordum cildi parçalanmış”.

Şiirin, her neyin içinden geçiyorsa (tarihin, şairin, toplumun) ona şahitlik ettiğine inanırım. Şair, yaşadığı çağı şekillendirme gayreti içerisine girdiği takdirde bir anda un ufak olan hevesi avucunun içini dolduruyor. Bunda şairin bir kusuru olduğunu düşünmüyorum çünkü toplum olarak şairlere biçtiğimiz kaftanda bir bilgelik veçhesi de var. Ancak bu bilgelik veçhesi çoğu zaman meczupların gördüğü ilgiyi aşamıyor. Demek istiyorum ki, bir mesele hakkında şairin ne dediği toplum tarafından merak edilir ancak, tıpkı bir meczubun bir mesele hakkında sarf ettiği sözler gibi, şairin sarf ettiği sözler de bir hikmeti vardır etiketi ile rafa kaldırılır. Çünkü şairin dedikleri kullanışlı şeyler değildir, olmamalıdır da.

Şiir vasıtasıyla toplumun bir kesimini bir başka kesiminin girdiği yola yönlendirmenin mümkün olmayacağı kanısındayım. Şiir ancak girilen yolun genişletilmesine, temizlenmesine, tıkanan noktalarının açılmasına yardımcı olabilir. Yaşadığı topluma tanıklık ettiğine değil de yaşadığı toplumu peşinden sürüklediğine inanan şairin hayal kırıklığına uğrayacağını şimdiden söylemek isterim. Çünkü şair kitleleri sürükleyen değil, kitlelerle beraber sürüklenen ama sürüklendiği yerin farkında olan insandır. Yani ya toplumla beraber batar ya da toplumla beraber yükselir. Yani şair ya toplumun en önünden yürür ve bütün saldırıların muhatabı olur ya da o kadar gerilerde kalır ki toplum onun varlığından bile habersizdir. Her iki durumda da şair, toplumun içinde yer alan ancak topluma uzak bir noktadan seyreden konumundadır. Toplumla beraber hareket eden ancak durduğu yer olarak toplumun dışında kalan birisinin dünyaya karşı durmakla meşhur olması ise pek muhtemeldir.

Yılda 3000-4000 şiir okuyan bir okur değilim. Yılda şu kadar şiir okudum diyebileceğim bir sayı da yoktur. Yılda şu kadar şiir okurum diye meclislerde övünülerek konuşulmasını da hâlâ anlamış değilim. Ancak bazı şiirlerim vardır, okur olarak artık benim dediğim şiirler yani, onları iki günde bir okurum. Bu da yıla vurduğumuz zaman 150-200 kere eder. Ancak bu bahsettiklerim okudukça içerimi ısıtan şiirler olduğu için onlardan asla soğumam. O yüzden buradan beylik laflar edecek değilim. Şiirde takıntı sahibi olmayı şair olmaya çalışan bir okur olarak hep tercih etmişimdir. Şiirinde de okuduklarında da bir takıntısı olmayanlar yönlendirilen okur/şair olmuşlardır. İsmet Özel’in anlattığı bir masal vardır Waldo Sen Neden Burada Değilsin’de. O masal şairin çevresinde anlatılagelen kendi masalıdır ve şu şekilde biter: “Ama işe bakın ki adam iyi şiirler yazmaya devam etmiş.”

Şair eğer kendisine bir vazife biçecekse ta başından itibaren duracağı yeri tayin etmelidir. Şairin fikri ile zikrinin farklı olabileceğine inanan ve “canım şiirleri çok iyi de düşüncelerine katılmıyorum” diye laflar eden bir kitle var biliyoruz. Maalesef bu tür sözleri kimi yerlerde itibar gören olan şizofrenik bu kitle ile şairin karşı karşıya kalması an meselesidir. Eğer ki şairin derdi bir yerleri, en azından kendisini, rahatsız etmek ise öncelikle durduğu yerde ayaklarını sabitlemesi gerekmektedir.

Bu girişten sonra kardeşim Yağız Gönüler’in ilk kitabı olan “Kırılınca Klarnet” üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Kitap “hepimiz ölecek yaştayız” diyerek yaşamaya devam eden İzdiham Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıktı. Kendisini edebiyat dergilerinden tanıdığımız ve bilhassa dostum olan şair bu ilk kitabını kimseye ithaf etmeyerek âtiye öbür ucu görünmeyen bir köprü attı.

Kitap “nihavent, hicaz ve hüzzam” olmak üzere üç kısımdan ve ikisi ilk kez kitapta gün ışığı görmüş toplam yirmi yedi şiirden oluşuyor. Kitaba “Yola Çıkmak” şiire ile başlıyoruz. Kitabın isminin “Kırılınca Klarnet” olmasından da anlaşılacağı üzere şair “klarnet”in “kırılması” ile başlayan bir süreçten, bir yolculuktan bahsediyor. Kitabın yalnızca içindekiler kısmına baktığımız zaman bile fark edileceği üzere kitap, insanın içine doğru olan yolcukta yanımıza almamız gereken üç şeyden üçünü de barındırıyor: Vicdan, merhamet ve sabır. Yola çıkmanın yolda olmaktan, yoldaş olmanın yolcu olmaktan daha zor olduğu modern zamanlarda şiirle iştigal etmenin ne kadar zor olduğunu şair ile evveliyatında çokça konuşmuştuk. Şiir yayımlayanların bile şiir okumadığı bir dönemde şiir kitabı çıkarmanın büyük bir cesaret örneği olduğunu söylemiştim. Kendisi de delilerden medet umduğunu çünkü aklı başında bir insanın şiir kitabına para vermeyeceğini söylemişti. Gariplerden ve delilerden medet umuyoruz o halde.

Eve dönmeyi kendine dert edinmiş bir şair ile karşı karşıyayız. Bunu şiirlere ağır bir biçimde sinmiş olan vicdan muhasebesi havasından anlayabiliriz. Büyük büyük laflar etmektense “kendi dünyamı ne kadar düzeltebilirim ya da düzeltemesem bile nereleri bozukmuş” diye bir muhasebe havasında giden şiirler kalbimizde saklı kalmış kimi duyguları harekete geçirir nitelikte. Örnek vermek gerekirse şair “gökdelenin temelinde kalmış, hassas bir çınarın dalları” diyerek öyle ötelere gitmeye gerek kalmadan, burnumuzun dibinde yükselen gökdelenlerin insanlığımıza açtığı yaralardan bahsediyor. Şair ölümün, engellerin, acziyetin unutturulmak istendiği iki boyutlu ideal kent düzeninden oldukça rahatsız. Nitekim bu kent insana, eksik kalan tarafı her ne ise orasını kozmetik ile kapatabileceğini öğütler. Kentin dışına taşınmış mezarlıklar, akıl hastalarını hapsetmek için kurulmuş tımarhaneler, ölümü hatırlattığı için maskelenmek istenen kırışıklıklar ve panoptikon tipi devletler. İşte bunların tamamını “kozmetik” ile kapatmak modern kentin idealidir. Şair de bunun farkında ki mısralarında sıkça bu rahatsızlık hissediliyor: “Eskimiş bir kaldırımdır, bir şehrin amel defteri/ Gökdelenlerin arkasına sığınmış mecburen mezarlıklar”.

Düşmanın silahı olan kavga ve gürültüyle kuşanmaktan ziyade durduğu yeri bilen bir şair Yağız Gönüler. Şiirinde modern dünya ve insanı insanlıktan çıkaran bil cümle arızî durumla kavga halinde. Ancak şair bu kavgayı birilerini inciterek değil kendisinden yola çıkarak sürdürüyor. Bu da şiirine lirik bir görünüm kazandırıyor. Ancak şiirlerinden de görüyoruz ki kimseyle uzlaşmak gibi bir derdi yok şairimizin. Daha çok kendi derdine düşmüş bir havası var. Tabi insan bir şeyleri düzeltmeye kendinden başladığı zaman onu öldürmeye gelen de onda hayat buluyor: “Dosttan düşman olur, düşmandan dost olmaz, iyi bilirim/ İnsan önce kendiyle iyi geçinmelidir, bunu severek söylerim” diyor mesela.

Her yolcuğun sonu gibi bu yolculuğun sonu da mezarlıklarda bitiyor. Nitekim kitabın son şiiri de “Mezarlık”. Ancak ölümü ve mezarlığı, modern algının aksine, bir kaybediş bir yok oluş olarak değerlendirmiyor şair. Ölümü yeni bir başlangıç olarak görmemiz gerektiğini şu mısraından anlayabiliriz mesela: “Tıkanınca nefesim soluğu alırım kaybolmuş bir mezarlıkta.

Ben Yağız Gönüler şiirlerini, şair bu değerlendirmeme ne kadar katılır bilemiyorum ama, “kimseye eyvallahı olmayan” şiirler olarak nitelendiriyorum. Kitabın ve şairin gelecekteki konumu hakkında tahminim, en azından temennim, odur ki ismi şiirlerini aşmış magazinsel bir şair değil, şiiri tarafından asırlarca anılacak olan köklü bir şair kazanıyor edebiyatımız. Şairin kitabına da aldığı ve ilk olarak Edebiyat Ortamı’nın 32. sayısında yayımlanan “Sus” şiiri ile yazımı bitiriyorum çünkü “her seferinde tutamadım sendeledi dilim/ Sustum ve bitti konum.

Muhammed Faruk Özcan
(Dergâh, 295, Eylül 2014)

"Çile, şairin yoldaşıdır."


Yağız Gönüler, edebiyat dergilerinde ve internet platformlarında adına, yazdıklarına rastladığımız genç bir yazar… İlk şiir kitabı ‘Kırılınca Klarnet’ geçtiğimiz aylarda yayınlandı. Kitap hakkında yazılan eleştirilerde ‘modernizm eleştirisi’ yorumuna sıkça rastlanıyor. Biz de Yağız Gönüler ile şiirinin genç soluğunu, gelenekle kurduğu samimi bağları ve yaşamının yazarlığına dönüştüğü taraflarını konuşmak istedik…

‘Kırılınca Klarnet’ bir ilk kitap. Bu kitaba kadar gelen zaman, yazıyla ilişkiniz ve kişisel geçmişinizle ilgili okurlarımız için neler söyleyebilirsiniz?
Açıkçası bir şiir kitabım olsun diye hiç düşünmemiştim. Bunun hayalini de kurmamıştım. Sadece tüm çalışmalarım sonrasında karşıma çıkan kapı oldu kitap. Tek çocukların yazı yazmaya, söz söylemeye eğilimi daha fazla oluyor şüphesiz. Çünkü derdini anlatacak birini hemen bulamıyor, bulsa da güvenemiyor. Ben de kaleme, kağıda, kelama güvenmişim. Son yıllarda şiire daha yoğun mesai harcadım ve neticesinde Dergâh, İtibar, Aşkar, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi gibi ülkemizin en güçlü edebiyat dergilerinde şiirlerim yayımlandı, el’an yayımlanıyor. 2014 yılında hem Edebiyat Ortamı hem Dil ve Edebiyat dergilerinin şiir yıllıklarında yer aldım. Yine 2014’ün Mart ayında, dergilerde yayımlanan şiirlerden 27’sini 3’er bölüme ayırarak kitaplaştırdım. Böylece Kırılınca Klarnet, sevaplarıyla günahlarıyla bir ilk kitap olarak okuyucuya sunuldu. Takdir Allah’ın, teşvik okuyucunun diyeyim.

Şiirlerinizden genç bir enerji yayılıyor. Doğaldır, oldukça genç bir şairsiniz. Ama yazı geçmişiniz yeni değil, dergilerde, internet sitelerinde yazılarınıza rastlıyoruz uzun zamandır. ‘Yola Çıkmak’ şiirinizle açılan bu kitap kendinizi ortaya koyma, bir başlangıcı ifade etme duygusu geçiriyor. Bu ilk kitap duygusu mu, yoksa şiirle söz almanın yoğunluğu mu?
Şiirle uğraşan yaş grupları arasında aslında 30’a dayandıysanız, “oldukça genç bir şair” olmaktan çıkarsınız. Riskli bir yaştır 28 şiir için. İlk kitapla şair hemen kendini ortaya koymaz, “bu benim ilk heyecanımdır” der. Asıl kendini koyacağı kitap, ikinci kitabıdır. Çünkü artık okuyucu hata, klişe görmek istemez. İlk kitaptaki duygu yoğunluğunu daha derin, daha fikri bol, gönlü bol okumak ister. Kitap “Yola Çıkmak” şiiriyle başlıyor ve “Mezar Taşı” şiiriyle bitiyor. Burada durup düşünmek lazım. Nereden başlıyoruz ve nerede bitiriyoruz? Belki de okuyucuya vermek istediğim mesaj budur. Risk demiştim, evet kimileri risk der, kimileri rızk. Kelamın rızkı bol olursa gönülden akacaklar da bol, saf, temiz olur. Bekleyelim, görelim.

“Bütün bunlar şiir değil, gördüğümdür” dizesinde de duyduğumuz gibi, dünyaya açık, içinden hayatın geçtiği şiirler bunlar. Bir şair için, dünyanın gürültüsü, hayatın karmaşası nasıl bir toplama işaret eder ve siz bundan nasıl etkilenirsiniz?
Benim üzerine yoğunlaştığım şiirlerde daima bir ahenk, ritim, dolayısıyla musiki vardı. Ben Türk musikisinden ve Türk tarihinden çok beslendim şiir yazarken, bu daima olacak. Dolayısıyla gördüklerim de aslında hayatın her hali. Vücudumuzda burunun görevini düşünelim. Kaç derece havayı alıp kaç dereceye çevirip öyle gönderir ciğerlere. Hatta sonra bunu bir nefeste çıkarır. Şair de böyledir. Toplumun havasını alır, gönül süzgecinden geçirir, ellerinden kâğıda gönderir. Bir nefeste değil bin nefeste, çileyle çıkar sözleri. Bu çileyi, efkâr ile karıştırmamak lazım. Çile, şairin yoldaşıdır. “Önce yoldaş, sonra yol demiş” büyükler. Yoldaşı çile olanın yolu da çok nasipli, hikmetli ve güvenlidir.

Şiirden konuşunca aşktan da konuşmak lazımmış gibi gelir bana. Siz neredeyse bundan uzak durmuşsunuz ama ‘İniş İzni’ şiiri ‘Gerçekten ölmek gibidir aşk, aniden biter / Toprağa verilir, herkes evine döner’ diyor… Kitabın kapanış şiiri de ‘Mezar Taşı’ olunca doğrusu ben şiirinizi hiç aşka uzak bulmadım. Aşkı anlatmak, sizin için, bir şair için ne demektir?
İnanın ben aşk şiirleri yazmaya imtina eden bir adamım. Dikkatinizi çekmiş, bir aşk şiiri kitapta yok. Aşka dair dizeler elbette var. Neden aşk şiirlerine uzağım? Çünkü beşeri aşk ile ilahi aşkı birbirine karıştırmak ne kadar korkunç geliyorsa bana, bunca muazzam şairin çıktığı bu topraklarda “bir de ben aşk üzerine konuşayım” durumunu tuzak olarak görüyorum. Çok dikkat ediyorum. Yani 16. yüzyıl, hadi bir de 17. yüzyıl diyelim, ondan sonra aşk üzerine yazılan şiirler gönülden çok uzakta. Hem çok modern, hem çok yatay, hem de popüler bir ağzı var. Aşkı anlatmak için yalın kılıç olmak, savaşmak lazım. Bahsettiğim yüzyıllardan sonra bu savaş bitti.

Türkçenin eski ve güzel kelimelerinin şiirinizde kendiliğinden yerini bulmasına bakıyorum, yaklaştığınız imgeleri görüyorum ve gelenekle kurduğunuz bağ ilgimi çekiyor…
Ne güzel, bunun yakalanması. Dediğim gibi şiirlerimde daima Türk tarihi, Türk müziği ve kaybolan hassasiyetlerimiz üzerine yürüdüm. Bu da haliyle geleneklere sık sık bakmamı gerektirdi. Zaten fakir iyi bir tarih okuyucusudur, musikiyi de amatörün amatörü bir klarnetçi olarak sever. O zaman ortaya lirik tarafı ağır, kökleri bu topraklardan asla kopmayan dizeler ortaya çıkıyor, dizeler de köklü kelimeleri arıyor ve istiyor. Bu bağı daima korumak niyetindeyim.

“Mezar taşları gibidir hayatım, / Mahcup, boynu bükük, sakin” … Kitabınızdan bir hayat önerisi seziliyor. Önceki ‘gelenek’ soruma da eklemiş olayım, modernliğin eleştirildiği, seçenek arandığı gibi duygulardan da bahsedebiliriz, çok zorlarsam derdimi… Siz şiirlerinizin bu anlamda bir eleştiri içerdiğini düşünüyor musunuz?
Birçok şiirimde modernizm eleştirisi var. Bunu gün geçtikçe geliştirmeyi de düşünüyorum. Çünkü eğer siz “hala” tarihten ve müzikten söz ediyorsanız aslında bir şeylerden de rahatsız oluyorsunuzdur. Bu rahatsızlığı ortaya koymak için de bir fikre ve ciddi bir eleştiri haznesine sahip olmanız lazım. Bu anlamda eleştirisiz şiir de olmuyor. Şairin eleştiriye açık olması gerektiği gibi, bir de eleştiri yapmaya niyetli olması gerekiyor. Aksi halde zaten güneşin altında söylenmedik güzel söz kalmadı. Fikir varsa, yeni de vardır. Yeni varsa da umutludur her şey.

‘Kırılınca Klarnet’, tekrar ediyor olacağım ama bir ilk kitap olarak çok doğru ve güçlü bir kitap. Maceranızı izlemek için siz de bize bir başlangıç yaptırıyorsunuz. Bundan sonra bizi neler bekliyor?
Doğru ve güçlü tanımlarınız için gönülden teşekkür ederim. Umarım okuyucu için de öyledir. Asla “bu bir ilk kitap, hatalarım olabilir” romantizmine kapılmadım. Kimseye eyvallahı olmayan, kendi bildiğini okutan şiirleri yazmak için çalıştım, çalışıyorum. Bundan sonraki niyetim yine bahsettiğim tarih, müzik ve hassasiyet doğrultusunda belki bir deneme kitabı. Çünkü ikinci şiir kitabı olarak önüme üç yıl koydum. Yani üç yıl içinde ikinci kitap elbette çıkacak ama ondan önce deneme diyorum. Denemek lazım ama denemek için değil, iyice demlenmek için.

Klarnet çalıyormuşsunuz. Böyle bilince, kitaptaki Türk müziği hatırlatmaları daha da anlam kazanıyor. Müzikle, bu enstrümanla ilginiz hakkında neler söylersiniz, yazarlığınıza nasıl bir etkisi var?
Gerçekten bunu samimi olarak söylüyorum. Yaşınız kaç olursa olsun bir enstrümanı öğrenmelisiniz. Kimse sizden üstat olmanızı, harikalar yaratmanızı bekleyemez. Sadece bir enstrümanı tanımak, onun üzerinde parmakları gezdirmek, insana bambaşka bir dünya açıyor. Gördüğünüz, okuduğunuz, tanıdığınız her şeyi yeni baştan görüp, okuyup, tanıyorsunuz. Hayatınıza tatlı bir ahenk, ciddi bir ritim katıyor enstrüman. Hadi kendi enstrümanımın da hakkını vereyim. Nefesli enstrümanlar insan sesine en yakın sesleri çıkarıyor. Kullanan insana da insanlığını hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. Bu da başlı başına yazım sürecine bir etki.

ruhunakitap.blogspot.com.tr çok güzel ve önemli bir edebiyat bloğu. Kitaplar hakkında en yoğun ve derinlikli yazılar burada yayınlanıyor, kimse darılmasın. ‘ruhunakitap’ nasıl oluştu, nasıl bir araya gelindi, biraz bahseder misiniz?
Ruhuna Kitap, sevgili arkadaşım Ümran Kio’nun fikriydi. Bir gün çay içerken bu fikri bana açtı. “Biz öncelikle ruha hitap edecek kitaplar önerelim, yani adamın derdini yakalayalım, kitap aramakla günlerini geçirmesin” dedi. Ben özellikle “öneri” ve “ruh” kısmına hayran kaldım. Çünkü herkes kitap tanıtıyor ancak kimse önermiyor. İkisi çok farlı şeyler oysa. Şubat 2012’de başladığımız blogda editörlüğü ben ve Ümran üstlendik. Diğer arkadaşlarımız da bizlere yazdıklarıyla katkı sağlıyorlar. Bu arkadaşların hiçbiri aynı meslek grubundan değil. Bankacı da var, avukat da var, metin yazarı da var. Tek ortak noktaları kitabı tam ruhundan yakalamaları. Neyi okuyacaklarını ve önereceklerini bilmeleri. Ben bu blogda editörlük bir yana, bol bol kitap önererek elimden geleni ardıma koymuyorum. Umarım blog yakın zamanda bir Yağız Gönüler blogu gibi görünmez. Ben sadece bu ruh yolunun bir kölesiyim.

gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr de tarih kitapları hakkında yazılar var. Tarihle ilginiz hakkında neler söylersiniz?
Ortaokulda başlayan bir süreç bu. Bitmedi ve Allah izin verirse hiç bitmeyecek. Çünkü tarih hem müziğe olan hem şiire olan merakımı, çalışma alanımı genişletti hem de hayatıma daha ciddi taraftan bakan ama mizahı da hiç kaybettirmeyen bir saha temin etti. Gizlenen Tarihimiz ülkemizin en çok okunan tarih bloglarından biri. Son dönemde kıymetli dostum Rıdvan Akın da bana yardımcı oluyor blogu güncellemek için. Takdir edersiniz iş ve ev varken, bu işlere ayrılan vakit de oldukça yer kaplıyor hayattan. Umarım faydamız oluyordur birilerine. Balzac’ın “İki tarih vardır: Yalancı olan resmi tarih, bir de olayların gerçek sebebini barındıran gizli tarih” sözü benim için hep kılavuz olmuştur. Son iki kelimesi, blogun temelidir.

Yazdıklarınızdan anlaşılıyor, İsmet Özel’e ve şiirine derin bir hayranlığınız var. İsmet Özel’in şiirinde sizi etkileyen şey hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İsmet Özel’in sadece şiiri değil, fikirleri, mücadelesi, hayat hikâyesi ve duruşu hayranlıktan öte herkes üzerinde ciddi bir etki bırakmıştır, bırakmaya da devam edecektir. Yanlış hatırlamıyorsam bir televizyon programında söylenmişti; “İsmet Özel’i sevmeyen yoktur, sadece söyledikleri işine gelmeyenler vardır” diye. Çok güzel bir tanım. Sadece şiirleri üzerinden konuşacak olursak Mustafa Kutlu’nun deyimi nokta atışıdır; İsmet Özel yaşayan en büyük Türk şairidir. Bir daha böyle şair gelir mi? Allah büyük, Türk milleti de öyle. “Yorgun” şiirinden “Sesli Gemi” şiirine kadar İsmet Özel, Türk şiir tarihi kadar Türk tarihi açısından da izlenecek en temiz yoldur. Hem üslup, hem Türkçe, hem dert, hem de dava olarak. Tüm bunlar etkilemiştir Konu İsmet Özel olunca benim çenem açılıyor. Yani şu yaşıma hem külliyatını sığdırmış, hem kendisiyle tanışmış, zaman zaman aynı ortamı paylaşmış, yükünden bir gram dahi olsa omuzlama gayretinde olan biri olarak etkisini kendi şiiriyle söyleyeyim: “Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?”

Bu vesile ile Türkçe’de başka hangi şairleri okuduğunuzu, izlediğinizi ve sevdiğinizi öğrenmek isterim…
Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Edip Cansever, Nâzım Hikmet, Metin Eloğlu. Son dönemden sıkı takip ettiğim ve hatta şiirleri üzerinde çalıştığım şairler Hüseyin Karacalar, Bülent Parlak, İdris Ekinci, Hüseyin Akın ve Osman Özbahçe. Dönem dönem değişebiliyor çalışma alanı ve isimler elbette.

Kırılınca Klarnet / Yazar: Yağız Gönüler / Şiir / İzdiham Yayınları / Yayın Yönetmeni: Bülent Parlak / Kitap Editörü: Yavuz Türk / Kapak Tasarımı ve Mizanpaj: Fatih Mutlu / Mart 2014 / 56 Sayfa

Okuryazar.com, 21 Temmuz 2014

Bazı kitaplarla geç tanışmak daha iyi

Yağız Gönüler, Aykut Ertuğrul, Handan Acar Yıldız, Ali Işık
"Hangi kitap ya da kitaplarla geç tanıştınız?" sorusunu Yağız Gönüler, Aykut Ertuğrul, Handan Acar Yıldız ve Ali Işık cevapladı. Cengiz Yalçınkaya sordu...

Mehmet Genç - Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi
Okuma tutkusunu tarih kitaplarıyla edindim. Öğrendim ki bazı tarih kitaplarını okumak, okuyabilmek için belli bir birikim gerekli. Bu birikimi sağladıktan sonra okunacak kitap, daha faydalı oluyor. Büyük tarihçimiz Mehmet Genç’in bu kitabına başlamadan evvel özel olarak otuza yakın kitap seçmiş, ardından bu kitabı okumuştum. Bitirdikten sonra, yeniden okuma sözü vermiştim kendime.

Nurettin Topçu - Var Olmak
Topçu okumalarını yaparken onun etkilendiği isimlerin de neler söylediklerini bilmek istedim. En özel kitabı olarak gösterilir Var Olmak. Dolayısıyla bu kitaba sıkı biçimde hazırladım kendimi. Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki bu kitaptan anladıklarım, kitapta okuduğum cümlelerin yarısına bile ulaşamaz.

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar
Vallahi ne yalan söyleyeyim. "Tutunamayanlar"ı iki kez bitirme cüretine sahip bir okuyucu olarak bu kitabı çok sonraya bırakmış olmamın sebebi malum: korkmak. Oğuz Atay okuduktan sonra başıma gelenler beni buna sevk etti. Geç okuduğuma üzüldüğüm ender romanlardan biridir.

İsmet Özel - Faydasız Yazılar
Külliyatını okumaya lise yıllarımda, sindirmeye üniversite yıllarımda, yeniden okumaya ise iş hayatımda başlamıştım İsmet Özel'in. Doğduğum tarihte yayımlanan bu kitabını onunla "dertdaş" ve "kalın" bir okuyucusu olarak neden bilmiyorum pek geçe bıraktım. Nasibimiz buymuş ki kitabımı hiçbir yerde bulamıyorum. Bir kardeşim gönderdi. Sonra baktım üçümüz de ne kadar dertdaşmışız meğer.

Cahit Zarifoğlu - Bir Değirmendir Bu Dünya
Detaylandırmaya gerek var mı? Şiirlerinin bile henüz yarısını anlamamışken, bir de siyasi-aksiyon kitabı? Elbette biraz da bilgi sahibi olarak okumak isteğindeydim. Nitekim şunun farkına vardım ki bu kitap hâlâ yaşıyor. Dertler aynı, dünya aynı.

Seyyid Abdulhakim Arvasi - Tasavvuf Bahçeleri
Necip Fazıl'ın hayatını değiştiren, topraklarımızın büyük manevi değerlerinden, Seyyid Abdulhakim Arvasi (k.s) hazretlerinin bu kitabının bende de değiştireceği bir zaman vardı. Onu bekledim. Onun talebelerini dinlerken aynı zamanda kendi elinden çıkmış ve Necip Fazıl'ın sadeleştirdiği bu kitap okuduğum en ağır tasavvuf kitabı. Bu derinlikte naçizane başka bir kitap okumadım. Belki onların da zamanı gelmemiştir kim bilir? Hû.

Dünyabizim.com, 8 Temmuz 2014

Bana Diyecek İki Sözüm Var

1. Kuşkunun üvey kardeşidir sadakat
2. Nerede sıkılmış bir adam görsem aklıma ben gelir

1.1
Kimsenin gelmez işine, ömrün yarısı
Yeşilliğe gömülmüş müstakil ev gibi ölüm
Er ya da geç zilini çalacaktır biri
O biri, O’na en sadık diri

1.2
Görünmeyen her şey sırrı kalbin
Görünen her şey şıkkı cebin
a) Hepsi
b) Hiçbiri

2.1
Ben düşerken babamdan beşiğe
Harp yoktu ama tanzimat sürüyordu
Atlı karınca tüm atlara ihanetti
Ve ilk fragmanıydı ömrün tahterevalli

2.2
Ben çocukken en yüksek şey Allah’tı
Severdi bizi çizerdi bulutlar dikerdi ağaçlar
Sonra uçaklar uçtu gökdelenler kondu
Hiçbir böcek artık görmedi, bir parmak ucu

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 19, Eylül-Ekim 2014)

Devlet, sanatın ve sanatçının dostu mu?

Çizim: Pawel Kuczynski
“Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak” yazarlara maddi destek sağlamak amacıyla yürürlüğe giren ”Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik” kapsamında verilen destekler tartışma yarattı. 290 kişinin başvurduğu, 40 projenin kabul edildiği ve toplamda 463 bin TL ödeme yapılan destek, anlaşılıyor ki iyi niyetlerle tahsis edilse de yöntem itibariyle eleştirilerin odağı oldu. Özellikle destek alan yazarların ve seçici kuruldaki isimlerin açıklanmaması ve destek kriterlerinin net olmaması, edebiyat kamusunda farklı seslere yol açtı. Biz de Kaçak Yolcu olarak şair ve yazarlara iki soru yönelterek bu husustaki fikirlerini sorduk…

Soru: Kültür Bakanlığı’nın edebi eser için yazarlara 10 ile 40 bin TL arasında ödenek vermesini nasıl karşılıyorsunuz? Şiire ödenek verilmesi doğru mu? Şairin şiir için devletten maddi destek beklemesi nasıl bir şey?

Cevap: Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda, Türkiye’nin ânının ve geleceğinin parlaklığını esas alması kaydıyla, Türkiye’nin düşmanlarının çatlamasına vesile olması koşuluyla bir sanatçının sanatının devlet tarafından destek görmesi doğal karşılanmalıdır. Zamanında Oğuz Atay da Necip Fazıl da devletten yardım almıştı. Kimisi rica minnet, kimisi başka türlü. Şimdi onlardan sevgiyle bahsediyoruz. Elbette kimin kendi topraklarına ne taraftan hizmet ettiği hemen aşikâr olmuyor. Lâkin hakikatin gizli kalması mümkün değil. Sanatçı sanatını tamamıyla özgür bir ortamda icra etmeli. İktidar güdümü olmadan ve iktidara alkış tutmadan. Sanatçının icrası esnasında maddi ve manevi sıkıntı yaşaması durumunda devleti ona yardım etmelidir. Devletin milletiyle omuz omuza olması bunu gerektirir. Düşman sathında da sıkıntı verir, iyidir. Tüm bunların dışında havuzlu evinin kirasını, oğlunun arabasının yakıtını, kızının kolejinin aidatını düşünerek sanatçı devletten sanatı karşılığında para beklentisi güdüyorsa, orada bir dolap dönüyor demektir. Edebi sanatlarda dolap olmaz, o marangozların sanatının işidir.

Kacakyolcu.com, 22 Ağustos 2014

Mario Götze'nin Olanlardan Haberi Yok

Benim bilmediğim bir şey değil ki bunlar
Market indirimleri, şok fiyatlar, cazip koşullar
İnandırıcı gelmiyor hiç yol kenarındaki dilenci
Allah’ın adıyla ne işi var paranın pulun geleceğin
Günahlarını iade ediyorum zikirmatikle tövbe çekenlerin

Olanlar oldu arayanlar buldu belalarını her yerden
Sizinkiler bizi dinlerken bile kupa kazandılar Götze
Mesela deprem günü bil kilınton’un burnunu sıkan çocuk
Eminim odası perili köşklerle, ekşın menlerle doludur
Yeğenim hâlâ birkaç misket için tepinerek ağlıyor

Babamın daktilosunu bulursam işte o zaman
Tüm kepenklerin sabah gürültülerini de yazacağım
Umursanmayan harflere övgüler dizeceğim hep
Elbet çıkıp bir kelime isyan edecek millet olarak
Bağıracak bana doğru çetrefilli zangoçların hileleriyle

Bakalım şimdiden sonra daha neler olacak Götze
Akan kum yıkayacak mı bizim deli kızılderilileri
Bizim demişken toptan ve perakende mağazacılığın
Cezasını versin pos makinesinde kalmayan fişin
Bağrıma doğru koskocaman bir la havle çekip gideceğim

Yağız Gönüler
(İzdiham, 22 Ağustos 2014)

Kırılınca Klarnet, Eloğlu, Eliot, siyaset, değerlerimiz



10 Eylül 2014 Çarşamba akşamı, On4 TV'de sevgili Kaan Murat Yanık'ın misafiriydim. Edebiyat Kokusu adlı programda Kırılınca Klarnet'i, Eloğlu'nu, Eliot'ı, siyaseti ve kaybetmek üzere olduğumuz değerleri azar azar konuştuk. Kaçıranlara yahut yeniden izlemek isteyenlere...

Niyet Ettim

Boy versem gözükmez elim yolda
Bunca girdiğim çukurda, çıktığım çakılda
Hele bir yorul da öyle söylen
Der durur içimdeki kale komutanı

Bavulunu topluyor sinirim ve havlusunu
Terimi silecek kalmadı bir iş
Uçak motorundan bir kuş fışkırıyor
Annesi kim bilir ne iklimde susar

Hangi reyondaydı sırtlanlar, sultanlar
Küflü bir kaşar peyniridir demokrasi
Bak yağmur yağıyor çık balkona
Devlet amca çok modern, lazer tutuyor

Sahurla iftar arası, âşıklar makamı
Bedenle ruh arasında var bir çizgi
Orucun savunma hattı, sıcak pidenin sesi
Sadece âşıkların anladığı aylar vardır

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 2, Temmuz 2014)

Türk Korkusuyla Başlayan Rönesans

"Eğer mensup olduğum Fransız kavmi, dünyanın en faziletli insanları olan Türk dostlarımın aleyhine bir karara iştirak edecek olurlarsa damarlarındaki Fransız kanını keser atarım!"
- Claude Farrère, 1876-1957, Fransız Edebiyatçı

Yakın zaman önce yaptığım İtalya turunda dört büyük şehir gezdim. Milano, Venedik, Floransa ve Roma. Hemen hemen her şehirde gerek rehberin gerek elimdeki kaynakların aktardıkları bana bu yazıyı yazdırdı. Bir iddia mı yoksa kesinleşmiş bir durum mu, isterseniz bunu yazının devamında keşfedin. Lakin son dönemde hem ülkemizde hem de batıda yayımlanan kitaplar batıdaki Türk korkusunu ortaya koyarken, Rönesans'ın başlangıç izlerine işte bu Türk korkusunun sebep olduğunu da açık etmiştir. "Türk korkusu" lafını hafife almayın, hâlâ yaşıyor. Hâla diyerek kendimize ayıp edebiliriz, çünkü o korkuyu yaşatmalıyız.

Bundan yüzlerce yıl evvel Maltalılar, toplumu sarsan bir olay yaşadıkları zaman, o olayı tasvir etmek için "Bir Türk vaftiz edildi!" derlermiş. Yani imkansız bir durumun ortaya çıktığını bu şekilde belirtirlermiş. Yine yüzlerce yıl ve fakat hâlâ, bir Ermeni kendisine ters ters bakan birine "Neden bir Türk'ün domuz etine baktığı gibi bakıyorsun?" dermiş. Çünkü Türkler domuz etine sadece yenmeyecek bir şey olarak değil, kabul edilemez ve anlaşılamaz bir yaratık olarak da bakarlarmış. Zaten biz Türkler domuzdan bahsederken ona "hınzır" deriz. Domuzun adını bile ağzımıza almayız. Diğer taraftan hınzır; yaramaz ve haylaz davranışlar gösteren insanlara da bizim kullandığımız sözlerden biridir, bu da aklımızda diri olarak kalsın. Biraz daha eskiye gidelim. Yedinci Osmanlı padişahı Fatih nâm II. Mehmed'in Otranto Seferi malum. Sadece İtalyanların değil bütün batının ve diğer tüm Hıristiyanların korkularını zirveye ulaştırmıştır. Bu seferde 800 Hıristiyan askerin, Osmanlı askerlerinin kılıcından geçtiği bazı kaynaklarca yazılsa da, "rivayet" olarak kabul görmüştür. 2013 yılında Papalık makamında olan I. Franciscus, makama geldiği ilk günlerde bu 800 Hıristiyan'ı aziz ilan etmiştir. Düşünün ki ne hadise unutulmuş, ne de Türklerin yarattığı korku. İster istemez de bu Hıristiyanlar aziz ilan edilerek Türk korkusu yeniden hatırlatılmış ve diri tutulmuş.

Yazıya başlarken İtalya turundan söz etmiştim. Bakın orada üç Türk deyimi ciddi boyutta yaşar, söylenir. "Türk gibi sigara içmek" (Fumare come un Turco) bunlardan biri. Çünkü Türkler bir işi başarmadan sigara içmezler. Bir işi halledip ondan sonra keyfinin sürerler ki İtalyanlar da bunu deyim olarak kabul etmişler. "Türk gibi küfretmek" (Bestemmia come un Turco) ikinci deyim. Zira Türklerin nefreti belli bir seviyeden sonra söze, oradan da eyleme geçer. Eylemden önceki sözlerini bir hatırlayalım isterseniz: "Gâvur icadı" ve "kafir oyunu". Haliyle bu icatları ve oyunları da Türk bozmuş, türlü çarklara çomak sokmuştur. Üçüncü deyim ise çok tanıdık: "Mamma li Turchi!". Yani; anneciğim, Türkler! Hatırlayanlar vardır, futbolda bir İtalyan takımıyla ne zaman bir Türk takımı karşılaşsa İtalyan basını bu manşeti kullanır. Bırakın karşılaşmayı bir turnuvada kura çekiminde Türk takımı çıktığında da bu laf kullanılır.

Sadece İtalya'da değil bu örnekler. Norveç'te "Sint som en tyrker" deyimi vardır; bir Türk kadar kızgın olmak. Fransa'da bazı durumlarda "C'est un vrai Turc" denir; tam bir Türk gibi. Bunu Ermenilerin, bir vatandaşları düzeni sorguladığında "Sen Türk müsün?" diye tepki göstermeleriyle örtüştürebiliriz. Avusturya'da yakın zamanlara kadar çocuklara "Es ist schon dunkel / Türken kommen / Türken kommen" tekerlemesi öğretilirmiş. Yani; Hava çoktan karardı / Türkler geliyor / Türkler geliyor. Soluk vermeden devam edelim. Avrupa'da hâlâ sayısız Türk köyü vardır. İsimleri Türklerin orada çok olmasından dolayı değil, tarihi tavırları dolayısıyla. Mesela Belçika’da bir Türk köyü bulunuyor. Modern çağın başlangıcında devlet bir vergi koyuyor, köylüler de "Biz bu vergiyi vermeyiz!" diyor. Devlet de bunlara "Nasıl yani, siz Türk müsünüz?" cevabını veriyor. Fırsat bu fırsat, köy halkı da "Evet biz Türk'üz!" diyorlar ve köy Türk köyü olarak kalıyor. Pekala, yazının bitimine doğru asıl konu başlığıyla ilgili iki kelam edip, kaçayım.

Robert Schwoebel'in 1453-1517 yılları arasında "Rönesans'ta Türk İmajı"nı incelediği kitabında (Hilâlin Gölgesi, Yeditepe Yayınları, Nisan 2013) şu iki paragrafa dikkat edelim:

"Türklerin fetihlerinin tevlit ettiği reform, sanki Hıristiyan âlemi için yegâne ümidin Papalık'ın restorasyonuna dair muhafazakâr programı kucaklamakta olduğuna inananların iddialarını güçlendirmişti. Osmanlı tehdidinin halk nezdinde ve dinî naşirler tarafından gerçek imânla kâfirlik arasındaki uzun zamandır süren mücadelenin son evresi olarak görülmesinden dolayı bunun bir sonuca bağlanması yeni bir Haçlı Seferi'ni gerektiriyordu."

"Türk tehdidi Hıristiyan Devleti için kaybolmakta olan sadakatin yeniden canlanmasına yaramıştı ve papaya tâbi bir Hıristiyan âlemindeki barış ve birliğe dair eski çağrıya yeni bir hayat bahşetmişti. Bu ışık altında, yâni Rönesans Papalık'ının toplumdaki konumuna tesiri açısından bakıldığında Konstantinopolis'in düşüşünün Protestanlık devrimini tehire katkıda bulunduğu söylenebilir."

Bu iki mayından sonra iki de el bombası atayım: Acaba matbaanın yaygınlaşmasına en büyük katkıyı Türkler (yoksa Türk korkusu mu denmeli?) yapmıştı? Hatta kiliselerde ve eğitim kurumlarında şiir derslerinde özellikle Türklerle ilgili Hıristiyanları "gaza" getirecek şiirler yazılması mı istenmişti?

Kim bilir belki de ikinci yazıda bu konuya değinir, "batıdaki Türk anlayışı" ve sonrasında "içimizdeki batı anlayışı" arasında bir karşılaştırma yapma imkanı buluruz birlikte.

Yağız Gönüler
(Mostar, 114, Ağustos 2014)

Hû: Dönüşü daima kendine yap

Şair Hüseyin Akın'ın bu yıl Ülke Kitap'tan bir toplu şiir (Sevmek, Karanfil ve Kiraz), üç de deneme (Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli, Yalan Dünyanın Yanlış İşleri, Hû Dönüşü) kitabı yayımlandı. Bir nevi Türk edebiyatının şiir alanına mitralyözle, deneme alanına mayınlar döşeyerek girmiş oldu. Neden mayınlar döşeyerek? Deneme denen arazide atılacak her adım bir risktir. Biz Türkler buna risk yerine rızk mı demeliyiz? Evet, demeliyiz. Rızkı aramanın peşine önce şiirle düşen Hüseyin Akın, Hû Dönüşü'nde mayınlarını modern hayat üzerine kuruyor. Modern hayatın her cilvesini birer mayınla havaya uçuruyor. Uçuşanlar da genellikle din, muhafazakarlık ve kültür tohumlarıyla yeniden toprağa serpiliyor. Okuyucuya düşen ise okuduklarını birer tohum kabul ederek toprağa serpilmesinde rol almak, sabretmek ve güçlenmek. Sonrası ise başta söylenene ulaştıracaktır; rızka.

Ben Hüseyin Akın'ın deneme kitaplarını okumaya şöyle başlıyorum: konu başlıklarını içindekiler bölümünden peş peşe okuyorum. Sonra tahayyül edebileceğim şeyleri sıralıyorum. Neler geldi aklıma? Ezanı kötü okuyan müezzinler, insanların sürekli mazeret üreten bir fabrika haline dönüşmesi, hidayeti takunyada ve takkede aramak, camiye iki bin liralık iki ayrı akıllı telefonla girmek, sabah işe başlamadan evvel mesai arkadaşına hal hatır sormamak, gösteriş budalalığı, insanın gördükleriyle bildiklerini birbirine karıştırması, alaycılık ile mizahın arasındaki çizgi, ciddiyetle tebessüm arasındaki dostluk, inanç ve iman arasındaki kuvvetli bağ. Hatta şöyle özetlemek isterim ki Hûd Suresi'nin 112. ayetinde bize "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" diye meal edilenin aslında "Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol" hakikatine Hû Dönüşü farklı bir yolla tevcih etmemiz gerektiğini anlatıyor. Yine ve yine: görmek isteyene. Görmek de bu tip hususlarda kesinlikle gönülle olan bir eylemdir.

"Özeleştiri niteliğinde bir kitap. Herkesin 'U dönüşü' yaptığı bir dünyada insanları Mevlânâ misali Hu dönüşüne davet ediyorum. Hidayet yazıları da diyebilirsiniz buna. Biraz ironik çokça hüzünlü yazılardan oluşuyor. Sosyal meselelere edebi bir kıvamla yaklaşmanın örnekleri. Sosyal ve dini mevzuları şiirle düşünmek nasıl bir şey onu ortaya koymaya çalıştım. Kısacası 'Hu dönüşü', dönüşü olan bir kitap. Dönüp dolaşıp okumak gerek."(Röportaj: Vecd gerek bize, vicdan gerek, 16 Nisan 2014)

İnsanın şerefinin, hayvanlardan ayrıldığı noktada olduğunu keşfetmek için söze bakmak gerekiyor. Yani ağza. İnsanın dili acaba kalbinin titreşimlerini mi ahenkle aktarıyor yoksa beynindeki hırs kalıplarını mı tezgaha döküyor. İlkinden yana olanların tercihi, şüphesiz ki tilki olmamaktır. Çünkü tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, kürkçü dükkanıdır. İnsanın ise dönüp dolaşıp geleceği yer yine kendidir, kalbidir, gönül istikametidir.

"Ahlaklı olmanın imkânları büsbütün elimizden alınmadan, başkasına gittiğimiz kadar kendimize gelelim."(Ahlâk vardır ve birdir, Hû Dönüşü, sf.33)

"Her türlü elbise insan nefsinin fırtınalarıyla savrulur ya da açılır; sadece takva elbisesidir sımsıkı sarıp insanı kendine iade eden."(Tepmeli tepki, Hû Dönüşü, sf.73)

Malum, Ramazan ayını geride bıraktık. Bu ayı, en azından gelecek Ramazan-ı Şerif’i bir "Yorulmama ayı" hödüklüğü ve "Nerede o eski ramazanlar?" berduşluğu ile geçirmemek için de Hüseyin Akın'ın çok sade, güçlü ve derin anlamlı cümleleri var:

"Huylu huyundan vazgeçer mi? Evet, geçer. Ramazan ayı tam da bunun içindir. Karaktere yapışan tozları silkeler."

"Ramazan ve oruç, alışkanlıklarımızı terbiye eder. Geri çekilmeyi öğretir. Kurulu insanın ayarlarını değiştirir."

Hû Dönüşü, Hüseyin Akın’ın denemeleri arasında geldiği, döndüğü son nokta. Şair nereye geldi yahut döndü? Kendine. Kendimize gelmemiz için u değil, hû dönüşü yapmamız gerektiğini anlatan bu deneme kitabı, neyi kaybettiğimizi hatırlamamız için tekrar tekrar denememiz ve düşünmemiz gereken fikirlerle dolu.

Yağız Gönüler
(Dergâh, 294, Ağustos 2014)

%100 Çalışıyor

Yani ben, şimdi nasıl söylesem
İrkilirim hep kendimden bahsetsem
Böyle gitmez der gibi bir kızın yüzüne
Yüzünde yüzlerce yüz saklıyken
Yine ben, morarmış tırnak gibi

Tahminlerimdeki haklılığıma özür
Gözümden akmayan yaşa minnet borçluyum
Amerika bile beğenmedi dedi spiker
O bileye bülbül öte, bilyelerim nerede
Oyun konsollarınız sizin olsun

Merhumlar, merhumeler, kasetler
Ortopedik aşklar ve ısıtmalı parkeler
Açıkta kalmış bekleyen köyler
Tüm yardımlarda hep bumerang etkisi
Almadan vermek değil miydi hakiki olan

Atasözleri başa bela olabilir, olur
Geçme köprüyü, ayı da deme
Ölünün arkasından dirilmesin dilin
Çeşme akarken uzatma testiyi
Geçmedi Bor’un pazarı, eşeklik etme

Hatırla şimdi, neyi kaybettiğini
Henüz hiç keşfedilmemiş yerlerin
Yolundan geçmemiş insanlar vardır elbet
Hiç olmazsa biri ol, öylesine ama diri
Varsa niyetin, saklama iyiliğini

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 18, Temmuz-Ağustos 2014)

Dergilerle sağlam, kalıcı ilişkiler kurmak zor

Melek Arslanbenzer, Ayşegül Genç, Zeynep Arkan, Evren Kuçlu, Yağız Gönüler
Genç yazar ve şairlerle, dergilerle irtibatlarını, yazılarını/ şiirlerini kitaplaştırana kadar geçen süreçte yaşadıklarını konuştuk. Şeyma Subaşı sordu...

Soru: Yazın hayatınız boyunca dergilerle irtibatınız nasıldı? Yazılarınızı kitaplaştırana kadar geçen süreç içerisinde neler yaşadınız? Bu süreçte kimlerden destek gördünüz? Ya da teşvik edenler oldu mu? Bu teşviklerin sizin yazarlık hayatınıza katkısı nasıl oldu?

Cevap: Yıllardır sıkı takip ettiğim dergilere, bir süre sonra şiirler ve yazılar göndermeye başladım. Bunlardan yayımlananlar, bir kitap meydana getirdi. Dergâh, İtibar ve Edebiyat Ortamı dergileri en sık şiir gönderdiğim dergiler oldu. Dolayısıyla Mustafa Kutlu, İbrahim Tenekeci ve Mustafa Aydoğan’dan öneriler ve yönlendirmeler aldım. Aşkar dergisine ise yoğun biçimde, hem şiir hem deneme/inceleme yazısı gönderdiğim süreçte Hüseyin Karacalar, İrfan Dağ ve İdris Ekinci ile temas kurup metinlerime farklı gözlerle bakma imkanım oldu. Kitap çıktıktan sonra Bülent Parlak ve Hüseyin Akın da kıymetli eleştirileri ve destekleriyle daima ardımda oldular. Uzaklık, dünya işleri, ev, ekmek ve nicesi bu yönlendirmeleri elbette sanal ortamda yahut telefonda daha yoğun kılıyor. Bu da haliyle bir eksiklik veya yorgunluk doğuruyor. Kolay değil, herkesin geçerli sebepleri var ama bizde işler zaten göründüğü gibi de değil.

Ülkemizde maalesef ciddi bir edebiyat çevresi yok. Daha çok arkadaş ağları ile yürüyor, bu da zaten kablosuz ağlardan sosyal medyaya ulaşıyor. Hepimiz görüyoruz. Bunun dışında bizde usta da yok ama üstadçılığın kralı var. Yani biz henüz ustadaki güzellikleri yakalayamadan üstadçılığın at gözlüğünü takmışız ve şakşakçılığını yapmaya başlamışız. Maalesef böyle. Gençlerin önünde yol gösteren çok az kimse var, onların da işi gücü var. Bu durumda teşviklerin en güzeli okuyucudan oluyor. Yazar yahut şair, yazdığında kendini buldukça ve samimiyetiyle yürüdükçe aslında en güzel teşviki kendinde buluyor. İç huzur, metin çalışmalarının temel ilham kaynağı ve sürükleyici gücü diye düşünüyorum. İç huzur olunca bütün teşvikler ve tedbirler bir yana, sanatçı sanatını ortaya koymak için elinden geleni yapıyor, ter döküyor. Burada iç huzurdan kastım da bol primli iş hayatı ve havuzlu evde yaşamak falan değil. Sadece ne yaptığını bilmek ve yaptığından mutlu olmak... Başka bir şey değil. Son olarak, çok açık olan bir şey varsa o da sanatçının teşvike ve ilgiye muhtaç olduğudur. Bu durumda dergilerde kendini görmek de ciddi teşviklerden biridir, kendini bulmak için.

Dünyabizim.com, 8 Temmuz 2014

Başımıza Bela Atasözleri


"Bor'un pazarının geçtiğini kabul etmiyorum;
dolayısıyla eşeğimi Niğde'ye sürme düşüncesinde de değilim."
- İsmet Özel, Üç Zor Mesele

Bizler, istediğimiz hayatın ne kadarını yaşayabiliyoruz? İstediğimiz hayatı yaşayabilmek için herhangi bir engeli ortadan kaldırabiliyor muyuz? Hayatımızda bize ait olmayıp ama sanki bizimmiş gibi kabul ettiğimiz yahut bizlere icbar edilen şeylere daha ne kadar tahammül etmeyi düşünüyoruz? Tahammül ve sabır apayrı şeylerdir. Taşmayan sabır, sabır değildir; tahammüldür. Yaşadığımız devirde tahammül edilemeyecek şeyleri hala görmediysek, önce iyi bir bakalım, sonra zaten görürüz. Bakıp da geçmek, ineklere mahsustur. İnek olmayalım. Çünkü insanın şerefi, hayvanlardan ayrıldığı yerdedir. Nedir biz şu insanların hayvanlardan ayrıldığımız şeylerden ilki? Dil. Ne kadar umurumuzda?

Sorulardan sorulara kulaç atarak nereye geldik bilmiyorum. Geldiğimiz yer bir düşüklük hâli olabilir. O zaman düştük, bari düşünelim. Neyi? Bir dilimizin olduğunu. Dilimizin bizleri insan yapan ve insan kalmamızı sağlayan bir şey olduğunu düşünelim. Dilimizi kullanıyor muyuz, dilimiz mi bizi kullanıyor, yoksa ortada kullanılan ne dil ne de insan mı var? Yine sorular, yeni sorular. "Üslûb-u beyân ayniyle insan" denmiş. Yani bizim ne olduğumuz, kişiliğimiz, karakterimiz, şahsiyetimiz, -varsa eğer- değerimiz, bizi biz yapan temellerimiz dilimizdir, üslubumuzdur, konuşmamızdır. Bir barışa doğru yürüyorsak "Otur konuşalım" deriz. Bir savaşa gireceksek "Ne diyorsun sen?" ile başlarız. Savaşa hayır, ama barışa da hayır. Demek ki dilimize hâkim olmamız gerekiyor. Hâkim olmak, "çeneyi kapamak, dili tutmak" değildir. Hâkim olmak, bilmektir. Dilimizi biliyor muyuz? Anlaşılan ben her paragrafın sonunu bir soruyla bitireceğim. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde... Bu söz nereden gelmiş bilmiyorum ama bizim cevabımız da şu olacaktır: Allah'ın hakkı üçtür. Demek ki ortada "bizim" olan bir şey var. Çünkü eskiden Maltalılar çok az rastlanır bir olayı tasvir etmek için "Bir Türk vaftiz edildi!" derlermiş. Adam imkânsızdan bahsediyor, dile getiriyor. Çünkü eskiden bir Ermeni kendisine ters ters bakana, "Neden Türk'ün domuz etine baktığı gibi ters bakıyorsun?" dermiş. Türk'ün vazgeçilmez tavrından bahsediyor, dile getiriyor. Eski eskide kalmasın ama bir "es" verelim, gâvur takvimine göre 2013 yılında Papa I. Franciscus ilk iş olarak Fatih'in Otranto Seferi'nde öldüğü "rivayet" edilen 800 Hristiyanı aziz ilan etmişti. Türk korkusundan rivayet önce dile gelmiş, sonra eylem hâlini almış. Biletimiz yanmadıysa ben yine üçüncü soruya geçerek şu başımıza bela olan atasözlerine kısa bir yolculuğa çıkalım diyorum. Yola çıkmak, haklı çıkmaktır. Hak, hukuk ve hayret ederek, ya Allah...

Ölünün arkasından konuşulmaz, deriz. Bir atasözü müdür yoksa hikmetli söz mü? Belki biri, ama ikisi de değil. Peki ya, dirinin arkasından konuşulur mu? “Birbirinizi gıybet etmeyiniz.” (Hucurat, 12) emri üzerine yaşayan biz Türklerin, ölü diri ayırt etmeden hiç kimsenin arkasından söz etmemek gerektiğini de bilmesi gerekir. Biz bunu bildik, sonra bir takım atasözleri türedi. Atalar kim, hangi sözler? Bir şeyler birbirine karışmış gibi. Bu karışıklık arasından doğruyu, temizi ve iyi olanı bizler tarih boyunca seçmişiz. Şimdi neden seçemiyoruz? Kafamız karışık olduğu için mi? Oysa kafa karışıklığı iyidir, insan bir kafasının olduğunu anlar. Gıybetin dedikodudan ziyade adam çekiştirmek olduğunu, bu çekiştirmenin de insan olanı ölmüş insan eti yemeye kadar götüreceğini bilen biz Türklerin türlü karışıklıklarla ve kırışıklarla işi olmaması gerektiğini belirtmek, görev değil düsturdur. Düstur Arapça, destur Farsça. Hadi bakalım.

Bal tutan parmağını yalar. Hayırlı işler demek geliyor içimden bu atasözünü okuduktan ve yazdıktan sonra. Ne hikmetse aklıma kurban bayramımız geliyor. Yani Türkün sadece iki bayramı olduğunu, bunların da Ramazan ve Kurban bayramları olduğunu belirtmeye gerek yok. Hâliyle bu iki bayram, “kutlanabilir” bayramlardan çok, Müslüman dayanışmasını, yardımlaşmasını ve ibadet lezzetini bir kez daha anlamlı kılmaya birer vesile teşkil ediyor. Atasözüyle nasıl bağdaştırdım? Şöyle. Adam kurban kesiyor. Kurbanın üçte birini zahmet edip eşrafına dağıtıyor, geri kalanını kendi buzdolabına koyuyor. Pilav, kavurma, afiyetler ola. Ama işte öyle değil. Bir hayır işlerken yahut görevini yaparken, “Madem yapıyorum, bana da bir faydası olsun canım” anlayışının insanlara ne kapılar açtığını biliyoruz. Bilhassa da devlet dairelerinde. Bu, bize verilen görevlerle de ilişkili bir söz. Bir Karadenizli diyelim ki belediyede müdür oluyor. “Madem bu makama geldim” diyerek görevine bir başlıyor ki, evler arabalar ve hatta “aynı köyden” ekipler, elemanlar. Balı tuttuğumuzda parmaklarımızdan akıyor mu? Akan tarafını neden “yine” hayra kullanmıyoruz? Akanı yalıyor muyuz? Her akan yalanır mı? Biz Türklerde sürekli bir bal tutacak teşkilatlanma ruhu en son ne zaman vardı ve balımıza el uzatma cesaretini gösterecek olanlara hadlerini bildirme yahut hadlerini bildirecek bir iğneye ne zaman sahip olmuştuk? Kaybetmişiz ve neyi kaybettiğimizden hâlâ bihaberiz.

Âlemle gelen düğün bayram. Yani bir felaket, bir kişinin başına gelince felaket oluyor ama o kişinin içinde olduğu topluluğa gelince felaket olmuyor, düğün bayram oluyor. Ne kadar da “moda”yı çağrıştıran bir atasözü gibi görünüyor. Moda önce bir kişinin başına geliyor, felaket olarak. Akabinde de topluluğun, milletin başına geliyor ve düğün bayram oluyor. Ya, sahiden öyle mi? Öyle ki böyle bir atasözü var. Öyle ki böyle bir söz söylenmiş ve hâlâ söyleniyor, uyuluyor, kabul görüyor. Hangi Türk ki kendisinin cehenneme gideceği aşikâr oluverince üzülüp, koskoca Türk milletinin topyekûn cehenneme gideceği bir hâlde üzüntüsünün gidivermesi mümkün olsun? Aklıma, tarihte ilk Gelibolu’ya geçiş zamanları geliyor. Okursak, görürüz. Bir depremle birlikte Gelibolu’daki surların yıkıldığı ve Türklerin buraya “daha rahat” ayak bastıkları belirtilir Bizans kroniklerinde. Yani deprem “doğal” bir deprem olsaydı üzülecek miydi Bizanslılar da, Türkler ayak basınca “deprem” kötü oldu? Kendi atasözümüzle Bizans kronikleri ne alâkâ? Vallahi bilmiyorum ama Loukas Notaras, “Kentin içinde Latin başlığının hâkim olduğunu görmektense Türklerin sarığının hâkim olduğunu görmemiz yeğdir" demişti. Belki de bu atasözü de Bizans’tan kalmadır ama Marmaray kazılarında çıkmamıştır he, ne dersiniz? Yuh tabii ya.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. İşte bizim aslında başımıza en "bilmem ne bela" olan atasözü. Belkisi falanı filanı yok, aynen öyle. Tam bir bela. İşte, evde, sokakta, trafikte, okulda, arabada, sinemada, siyasette, sporda, sanatta nerede olursa olsun insanın ziyanda oluşuna en büyük vesika. İşini yaparken, sözünü söylerken kendinden farklı bir hâle geçen insanın manifestosu bu atasözü. Neden kendinden başkaya geçsin ki, değil mi? Ama öyle. Geçiyor ki, insanlığını kaybederken bu atasözünün gölgesine sığınıyor. Bu durum illa trafikte kaza geçiren bir insanın yardımına "şahit" düşeceği için koşmayan birini gösterme romantizmiyle anlatılamaz. Başımıza gelen en büyük felaketler, "aman bana değmesin, ama benden başka herkesin başına buyursun gelsin" demekten gelmiştir. Yılanın zehrine kendinden başka herkesi ortak eden insanın, haysiyet eksikliği bu atasözüyle insanımıza bulaşmıştır, bir virüs gibi. Ondan ona, şundan buna, herkese. Buna, sırf "kariyerinde" yükselmek için namazını tuvalette kılanlar da dahil. Oysa kariyere en güzel yorumu anam yaşında bir Karadenizli yapmıştır: "Kariyer dediğin nedur? Sen biriktirirsun, kari yer." Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de. Neden? Yani o köprüden geç ama insanlığını kaybederek geç, yalan söyleyerek geç, menfaat güderek geç, işini görene kadar geç diyor atasözü. Hangi ata? Benim atam mı söylemiş bunu? Hangi insan "işimi köprüsüz yoluna koymanın imkânına tâlibim" deyip ayıya dayı dememiştir ve insan kalabilmiştir? Yine geldik sorulara. Soru sormayı hafife almamak gerek. Soru bir endişedir ve insan endişeleriyle insandır. Senin endişene ortak olan var ise, işte dost, işte yâr, işte yoldaş. Bu yüzden daima, "sor gücün sormaya yetiyorsa" ve devam et "var mıymış gönlümü bin parçaya böldüğünün bir sebebi" diyerek haykırmaya. Sor bir kez daha, neden köprüden geçesin ve ayıya dayı diyesin? Neden insan olduğunu unutasın ve hayvanla arana fark koymayasın? Geçme köprüden. Sen bu atasözünü hayatına geçiren bir haysiyetsiz değilsin. Sen, "Geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni" diyenin izinde ve peşindesin, hatırla. Tilki gölgesinde yatarsan aslanların seni yiyeceğini bil. Başına neyin geleceğini önceden düşün, onurunla yaşa. İnsan ol.

Bitirirken önce batılılarının "Türk atlarının geçtiği yerde ot bitmez", sonra Arapların "Türkün zulmü Arab'ın adaletinden iyidir" ve diğer dünyalıların "İspanya'da hukukçu olarak, İtalya'da doktor olarak, Fransa'da zampara olarak, Almanya'da zanaatkâr olarak, İngiltere'de tacir olarak, Balkanlar'da hırsız olarak, Türkiye'de asker olarak, Polonya'da maliyeci olarak, Moskova'da yalancı olarak hayatını kazanabilirsin" sözlerini hatırla. Belki bir yere varırsın. Varacağın yerde kendini bulman, insanlığına yarar olur inşallah.

Atasözlerini başına bela etme.
Başına bela atasözlerini etme.
Etme atasözlerini başına bela.

Selametle.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 30, Nisan-Mayıs-Haziran 2014)

"İnsan yaşadığına yakın yazarsa samimi, yazdığına yakın yaşarsa da güvenli oluyor"

Muhammed Faruk Özcan - Yağız Gönüler
Ankara Mavi Göl
Sevgili kardeşim, “Sus” diyerek başlamak istiyorum söyleşimize. Önce susmayı, durmayı, vukufu bilmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Duracağımız yeri bilemediğimizden hayata olan bakışımızda odaklanma sorunu yaşıyoruz. Hep bir kayma var. Allah bizi ayakları istikamet üzere olanlardan eylesin diyelim ve başlayalım:

İlk kitabın olması hasebiyle diyeceğim(n) çok şey var biliyorum. İlk kitap bir nevi ringe havlu atmaktır aslında. Gelenek bozulmasın ve ilk olarak isminden başlayalım. Kırılınca Klarnet diyerek bir ânı değil bir süreci işaret ediyorsun aslında. Yani klarnetin kırılması ile başlayan ve devam eden bir süreç. Yanlış mı düşünüyorum ve buradan neyi çıkarmamızı istedin?
Vira bismillah. Klarnet, Türk müziğinin en ilginç enstrümanı. Hatta olmazsa olmazı bana kalırsa. Şiirle arasında bir irtibat görüyorum. Birincisi, her şair kendi şiirini yaratmak üzere eline kalemi alır. Bu bir istikamet, ne kadar yürüneceği aşikâr. Özel bir üslup, ritim ve duyguların ne kadar belirgin olup olmayacağı şairin üslubunun özgünlüğüyle alakalıdır. Enstrümanlarda da durum böyle. İstanbul’daki bir klarnetçinin üslubuyla Bergama’dakinin, Keşan’dakinin, Elazığ’dakinin üslubu çok farklıdır. Bir tavır vardır ortada. Her şairin, her müzisyenin bir tavrı vardır. Yoksa, şairliği yahut müzisyenliği de gelip geçici olacaktır. Diğerlerinden farkın olmazsa, fark edilmezsin. Bu kadar basit. Kırılınca Klarnet ismine geleyim: Klarneti kırıp elime kalemi almışlığım yok. İkisini bırakmaya ise hiç niyetim yok. Elimde klarnet varsa arka cebimde kalem var. Elimde kalem varsa omzumda klarnet. Bu bir savaş. Türk diliyle Türk müziğinin arasındaki ilişkinin, ikisinin birbirinden kopuk olmamasının belirginliği için verilen bir savaş. Ne zaman savaşa başlarız? Bize ait olan bir şey elimizden alınmaya kalkışıldığı zaman. Gerçi ölen öldü. Klarnet kırıldı mesela. Porselen klarnetler çıktı ortaya. Cam klarnetler. Adam bahçe hortumu takmış klarnete, gösteri yapıyor. Ne oldu? Hem enstrümanın hem müziğin ayağa düştü. İtirazım çok açık: Türk hassasiyetlerinin, Türk müziğinin ve Türk tarihinin silinmek istenmesine karşıyım. Karşı olacağım.

Ben şiiri modern dünyanın her gün yaşanan heves kırılması ile ilişkilendiriyorum. Hevesimizi kaçıran onca şey varken şiir yazmak dünyaya kafa tutmak değil midir? Bu cesaret nereden geliyor?
Şiir yazma hususunda, senin daha evvelden dediğin gibi: utanç verici bir hadise. Yani bu utançlığın yüz kızarmasıyla, kötü bir iş yapmış olmakla alakası yok elbette. Bütün duyguları, kırılma ve kızma anlarını, ezilip büzülmeleri, alınganlıkları, hüznü ve neşeyi, insanın kendi öz hislerini açık ettiği bir şey şiir. Bunları sonra yayımlıyoruz ve okuyan okuyor. Utanç verici. Ama nasıl bir bereket ve huzurdur ki bu utançlığın ardında işte senin dediğin kafa tutma bilincine sahip oluş, ardından da vakur bir ifade ortaya çıkıyor. Sana uymayan her şeye itiraz alanı açıyor şiir. Burada sana uymayanla, senin yaşadığın topraklara uymayanlar arasında bir ilgi olması lazım. Yoksa o şiir Türk şiiri olarak yaşamayacak. Yaşayamaz. Cesaretin nereden geldiğini de belirtmiş oldum sanırım. Nereden geldiğini bilmek… Son büyük Türk şairinin dediği gibi: Neyi kaybettiğini hatırla. Bunun için de olduğun yerden başla.

Müzik ve şiirle ilgilenen bir şairsin. Kitabın nihavent, hicaz ve hüzzam olarak üç bölümden oluşuyor. Kitabın ismi de “Kırılınca Klarnet” olunca sormadan edemiyorum: Türk’ün müziği ile Türk’ün şiirini buluşturabilirsek kuğunun son şarkısını tekrar duyabilir miyiz?
Birbirinden hiç kopmamış bir şey aslında bu. Yani Türk’ün müziğiyle Türk’ün şiiri birbirinden ayrı hiç yürümedi. Sadece yürütülmeye çalışıldı. Hala da çalışılıyor. Bu konuda vereceğim ilk örnek İstiklâl Marşı. Nasıl okuyoruz? “Diiiir o beeeenim milletimin iiiiistiklaaal”... Hiç kusura bakmasınlar tribün tezahüratları daha iyi anlaşılıyor. Sen güfteci diye köşe yazarlarını, besteci diye aranjörleri esas alırsan ortaya poptan başka müzik çıkmaz. Müzik demekten bile imtina ederim ben buna. Saçmalık dinliyoruz sabahtan akşama kadar. Mevsimlik parçalar. Böyle şeylere şarkı, eser falan demekle vallahi günaha gireriz. Parça bunlar. Sanayide de var parça. Dübel var, bijon var. Kuğuları küstürdük ama kaybetmedik. Kuğunun son şarkısını yeniden okursak, yeniden yazarsak, yeniden söylersek, herkes duyacak. Bütün dünya duyacak. Ama bunu içimizdeki dünyalılar istemiyor.

Her ne kadar yerim “kavganın göbeği” olsa da Yağız Gönüler şiirindeki kokuyu alabilmiş şanslı okurlardan sayıyorum kendimi. Lirik şiir hep kolonları besleyen şiir olarak değerlendirdi. Kavgayı başka şiirler götürdü ama lirik kendini geleceğe taşıdı. Bunun hala böyle olduğuna inanıyorum. Geleceğe kalacak olan şiir lirik şiirdir. Tabi lirizmden ne anladığımız devreye giriyor burada. Mesela senin şiirinde kente kafa tutmuş bir lirizm var. Bu pek alışkın olmadığımız bir durum. Ne dersin?
İlk yazdığım şiirde lirizm ağırdı, Allah izin verirse son yazacağım şiirde de öyle olacak. Yani bu lirik şiirle, lirizmle alıp veremedikleri nedir bilmiyorum. Ağlak şiir diyorlar mesela. Oturup nereden geldik nereye gidiyoruz diye sorsalar kendilerine, ağlanacak halleri var ama haberleri yok. Bizim kuşakta büyük bir sıkıntı zuhur etti mesela. Adam teknik inşa edeceğim diye neler diziyor neler. Hiçbir şey anlatmıyor. Reklamcı anlayışıyla şiir yazılıyor. “Art of storytelling” ile sen otur senaryonu yaz ama şiiri öyle yazma. Tekniğin üzerine o kadar kafa yormuş ki şiir, şiir olmaktan çıkmış. Yani o şiirde ne birini rahatsız etme düşüncesi var, ne birinin gönlündeki derde ortak olma hassasiyeti var. Hiçbir şey yok. Akılda kalacak bir dizesi yok. Tek bir derdi var: öyle bir teknik bulayım ki, borazan çalsam da millet benim çaldığımı bilsin. Bir arkadaş demişti böyleleri için, “Cahit Zarifoğlu’nu çok yanlış anladılar” diye. Allah korusun bir de başımıza “beni kimse anlamasın, anlayamasın şiiri” çıkacak. O zaman da yanacağız işte. Ben kaçak dövüşen kimsenin yanında olmadım, her şeyim açık. Biraz oradan, biraz buradan falan da yok. İnsan nerede olduğunu bilecek ki ne söylediğini de bilsin. Vicdansız şehirleşmeye, gâvurluğa, Türk düşmanlarına kafa tutmaya devam edeceğim inşallah. Ama öte yandan tayt giyen, göbeği bir metre önden giden İslamcılara da kafa tutacağım. Patrona yalakalık yapmadan gün geçirmeyen antiemperyalistlere de. Kavganın göbeğinden ayrılanın kalemi de klarneti de kırılsın.

Kitaba “Yola Çıkmak” diye başlıyorsun. Yol metaforu geleneğimiz içerisinde hep kullanılagelmiştir. Din, tarik, şeriat kelimelerinin lugavî mânâsı da yoldur aslında. “Din”in lugavî olarak bir başka mânâsı da “deyn” yani borçtur. Şahsî düşüncem yoldaş olmanın yolcu olmaktan daha zor olması gibi yola çıkmak da yolda olmaktan daha zordur. Buradan yola çıkarsak aslında “yola çıkmak” birilerine, en azından kendine, karşı borçlu olmak değil midir?
Evvel refîk bâde'l-tarîk demişler. Önce yoldaş, sonra yol. Yola çıkmak için bir yoldaşa ihtiyacımız var öyle değil mi? Her yola bir yoldaş lazım, yoldan bol ne var. Anahtarın olmadan hangi kapıyı açabilirsin mesela? Hiçbirini. Hayat dizimin gençlik bölümünün büyük bir kısmı yoldaş aramakla geçti. Buldum mu? Allah’a şükür. Yoldaş edinebilmişim ki yola çıkabilmişim. Bu minvalde dediğin gibi; okuyan, gören ve hisseden herkese borçluyum. Ne borçluyum? Dua ve vefa. Başka bir şey gelmez elden. Öte yandan burası dünya, yani dunya. Dûn. Alçak, aşağı, aşağılık. Burada çıkılacak her yolun bizi hakikate götürmesi lazım. Götüremiyorsa kimse ne kaptanlık arasın ne yoldaşlık. Ömür olur da görürsem bir şeyler, bakacağım ne kadar yolu ne kadar yoldaşla gidebilmişim. Allah kimseyi yoldaşsız ve yolsuz bırakmasın. Diğerlerini bilmem ama tek çocukların ilk, tek ve son yoldaşı aslında analarıdır. Diğerleri de belki ne kadar analarına benzerse o kadar.

Kitaptaki şiirlerin sadece isimlerine baktığımızda bile kitabın bir yolculuk havasında geçtiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak “Yola Çıkmak” diye başlayan ve “Mezar Taşı” diye biten bir kitabı tutuyoruz elimizde. Toprakla olan temasımızı engellemek üzere tasarlanmış modern kentlerde şairin yol alması, etrafını gözlemlemesi sence ne kadar mümkün?
Bunu imkânsızmış gibi görmek kolaya kaçmaktır. Sadece toprakla değil gökle olan temasımız da engelleniyor. Bu engelleniyor diye, “göğe bakalım” ve “son durak zaten toprak” geyiklerinin içine de gömülmemek lazım. Şiir bir rahatsızlık hali ve rahatı kaçmışlık durumuysa, bu rahatsızlığı yaşamadan üstüne gitmek de olmaz. Samimiyet eksik kalır. Ben imkân buldukça kendimi toprağa atıyorum. Bir Çanakkale yapıp geliyorum mesela, İstanbul’a döner dönmez elim kaleme gidiyor, kelâma. Korkunç bir fark var. Meğer diyorum yaşamıyoruz biz burada, can çekişen birer mikroorganizma gibiyiz. Düşününce bu tam bir dehşet hali. Evden çıkmakla birlikte başlıyor; Trafik, egzoz kokusu, yüzlerce insanın nefessiz kaldığı toplu taşıma araçları, leş kokan duraklar, boğuk ve soğuk metrolar, sabah akşam geçmek zorunda olduğumuz x-ray cihazları, bilgisayarlar, modemler, akıllı telefonlar, oyun konsolları. Su içmiyoruz, radyasyon çiğniyoruz. Bunları görmemek mümkün mü? Peki, görüp de susmak mümkün mü? Değil ve asla olamaz. Kimsenin hamamı yok artık, banyosu var. Kimsenin mahremi yok artık, balkonu var. Kimsenin orta yerinde toplandığı bir soba yok, Amerikan kapılar ve küçücük, soğuk odalar var. Bu geçiş sürecini bizim kuşak yaşadı, yaladı, yuttu. Yutmayanlar yahut çıkarmak isteyenler elini kaleme götürmedikçe, hepimiz metamorfoz geçireceğiz. Örümcek mübarek bir hayvandır ama benim örümcek olmaya niyetim yok. İnsan kalabilmenin yollarını arıyorum, bulur bulmaz da hemen ölmek istiyorum. Bari insan olarak ölmüş olayım. Sorunun cevabı olarak ortaya şu çıkıyor: İnsan olabilmek ve kalabilmek için iyi gözlem yapmak lazım. Görmek lazım, bakıp geçmek değil.

Şairler olarak aslında yarı meczup insanlarız diyebiliriz. Söylediğimiz kimi şeylerin arka planı bizimle beraber gidecek. Sürekli söylüyorsun ya “deli misiniz şiir kitabına para veriyorsunuz?” diye. Şiir yazmak da pek akıl işi değil açıkçası. Neden şiir yazıyorsun? Yazmasaydım yaşayamazdım diyenlerden misin, yoksa yaşadığım için yazıyorum mu diyorsun?
Kitap çıkınca, birbirinden komik yorumlarla ve hadiselerle karşılaştım. Bu da aslında yukarıda saydığım samimiyet esasını, bazı şeylerdeki inadımı daha da keskinleştirdi. İnsanoğlu kırmızı çizgisiz olmaz. Herkesin bir kırmızı çizgisi olması lazım. Asla silinemez ve hatta yenilenemez çizgisi. Çizgini çektiğin kadar kendine bir yaşama alanı tahsis edebiliyorsun. Mesela kitap çıkar çıkmaz "Ooo, artık parayı vurursun" diyen oldu. Şimdi dünya sisteminin dayatmaları karşısında ortaya çıkan iki insan tipinden biri bunu söyleyen. Nedir bunlar? Biri parayı denkleştirip, huzurlu ve helal bir yaşam isteyen. Diğeri de parayı vurmak isteyen. Şimdi bu akılsızlıkta tabii yine o şairin dediği gibi "Biraz aklın varsa delir" diyorsun ve yazmaya başlıyorsun. Yaşamak, yazmayı gerektiriyor. Yazmak da yaşamayı. İkisini birbirinden ayrı götürmek imkânsız. Yaşamadan yazılmıyor, yazılmadan da yaşanmıyor. İnsan yaşadığına yakın yazarsa samimi, yazdığına yakın yaşarsa da güvenli oluyor. Böylece iki tip insan daha karşımıza çıkıyor: Güvenilir olan ve güvenilir olmayan. Mü’min, kendinden emin olması gerekir. Müminin üçkağıtla -ki bu kağıtlara en başta para dâhil- işi olmaz. Mü’minin bu dünyayla işi olmaz. Güvenilir olur ki, çevresine de güvenli bir yaşama imkânı verebilsin, örnek olabilsin, birilerinin de canını sıkabilsin. Neden şiir? Valla aslında buna cevabım "sadece şiir değil ki" olabilir. Şiir, üzerinde mesai harcadığım bir alan. Ancak bunun dışında Türk tarihi, Türk müziği üzerine de çok mesai harcıyorum. Çevreme iyi bakıyorum, gördüklerimi ve fikirlerimi de yazıyorum. Demek ki en çok şiir çekmiş beni, bunları yazabilmem için. Diğerlerinin hakkını yersem, şiire bir hak veremem, hak da alamam. Benim payıma düşen, içimi kıranları kırmak oldu. Bu aşk meşk romantizmi değil, milletimizin elindekilerin kırılmasıyla alâkalı bir konu. Ne terbiye, ne ahlâk, ne edep kaldı. Bir klarnet sesi bile yeterken insan ruhunun kırılmasına: Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

Şairlerin dünyayı şekillendirdiğine değil dünyanın gidişatına şahitlik ettiklerine inanıyorum. “Çocukluğun kronolojisi neşredildi şükür: misket, saklambaç, disket, kapkaç” mısraında bu dediğime delil olacak emareler gördüm, ne dersin?
Şair gidişata tanıklık ediyor, evet. Ama gidişata ne kadar "dur" diyor, gidişattaki rahatsızlıkları ne kadar görüp söyleyebiliyor? Asıl önemli olan bu. Misketi de gördük, disketi de gördük, kapkaçı da gördük. Şimdi bu şahitliğimizi önce konuşalım. Şahit nedir? Şahadet eden kişi. İnsan gördüğü olumsuz şeye şahadet eder mi? Etmez. İtiraz eder, düzeni bozar, hem kendine hem çevresine çeki düzen verir. Ama bu dönemde şairlere "sen sus, sen otur şiir yaz" deniyor. Yahut "biz de gençken şiir yazardık, âşık olduğumuz kızlara verirdik, severlerdi" de deniyor. İlber Ortaylı bir televizyon programında “Şiirle düşünülmez" demişti. Hatta şiirle düşünen milletleri de hödüklükle itham etmişti. Şimdi buna gülünür. Sen İstiklâl Marşı'nı okuyup bir şey düşünemiyorsan otur bir düşün, senin bana anlatacağın tarihin istikameti nereye gider acaba? Zat-ı âlileri geçtiğimiz yıllarda da "ülkemizde bin kişi Osmanlıca bilse yeter" diyordu. Birincisi Osmanlıca diye bir dil yok, ikincisi bir milyon kişi bilse sizin bütün dolabınız, dümeniniz kırılacak. Herkes bilecek neler dönmüş, ne numaralar okutulmuş. Yahu şiirsiz düşünülür mü asıl? İnsan baktığı her yerde şiiri görür, gördükçe de daha iyi görür. İyiliği, güzelliği, sağlığı görür. Çok sıkıldım, sana güftesi Ahmet Rasim'e ait karcığar makamında bir eser söylemek istiyorum: "Bilmem ki safa, neş’e bu ömrün neresinde / şad olsa gönül bari biraz son nefesinde / hâlâ elem-i yara tahammül hevesinde / şâd olsa gönül bâri biraz son nefesinde."

Bu güzel eserden sonra ağzımızın tadı bozulacak ama değinmek istediğim bir mesele daha var: Şiirde klancılığın, spamcılığın ve trollüğün zirve yaptığı bir çağdan geçiyoruz. Bu tabi şiirde aforizma kasma hülyasını da körükleyen bir şey. Aşkar’ın 29. Sayısındaki Özgür Ballı yazısını buradan bir kez daha tavsiye edelim: Şiir Kasıyor Twitter Var mı? Twitter edebiyat çevrelerince haddinden fazla önemsenmiyor mu sence?
Twitter'ı siyasetçiler ve siyasi ergenler zaten bataklığa çevirmişti. Şimdi korkunç bir tablo çıktı ortaya; şairler, yazarlar, yani edebiyatçılar da battılar bu bataklığa. Bakıyoruz hepsinde bir RT, FAV düşkünlüğü. Ya hu siz kafayı mı yediniz? Twitter bugün var, yarın yok. Siz mIRC de mi kullanmadınız? Zurna kanalı varken neredeydiniz? Op'luk istediniz mi? Sadece Twitter değil internet çok fazla önemseniyor. "Dergicilik bitti" diyenler hazırladı bu ortamı. Kendi dergilerini kendileri bitirdiler, sonra e-dergi furyası başladı. Haliyle her şey sanaldan akıyor, pardon yürüyor. Yürüyelim arkadaşlar. "Yürüyüş dünyaya açılmadır!" diye başlar mesela David Le Breton'un "Yürümeye Övgü" kitabı. Bense olaya bir hicaz türküyle bakıyorum: "Hey hey, yürü dilber yürü ömrümün varı / eridi kalmadı dağların karı vay vay." İşte halimiz böyle vay'lık. Buna "hay hay" dememek lâzım. Çare, dergilerde. Sahici dergilerde. Ayrıca edebiyatı internet ne kadar çökerttiyse, üstatçılık da o kadar bitirdi, eklemek isterim. Bitirdiler. Ağabeycilik, kardeşçilik, cemaatçilik falan. Allah uzak tutsun. Bir gün bağımsızların bayrağı dalgalanacak Türk şiirinde, o da çok yakındır. Olacak bu.

Sosyal medya deyince tabi değinmekte yarar var; Gökhan Özcan bir muhabbetimizde şuna benzer şeyler söylemişti: Sosyal medyada orantısız zekâ diye bir şey çıkmış. Çenebazlıkla, laf kalabalığıyla orantısız zekâ sahibi olduklarını sanan bir güruh var karşımızda. Zekânın orantısızı aslında zekâsızlıktır. Çünkü zeki insan mutedil ve ifrat-tefrit arasında vasat bir insandır. Ben buradan şu yoruma vardım tabi: gerizekâlılığın modern tezahürü: orantısız zekâ. Sosyal medya için şiir yazmak gerizekâlılık değil midir? Şiirimizdeki aforizma kasma gayretinin sebebini 140 karaktere sığdırabilir miyiz?
Kitapçıların "çok satanlar" raflarına baktığımızda neler görüyoruz? Ben yazayım: Mevlana, kişisel gelişim, seks. Yani yan yana gelmesi mümkün olmayacak üç konu, üç hassas şey. Başı sıkışan Mevlana'ya müracaat ediyor, kişiliğinden şüphe eden bunu kitapla geliştirebileceğini düşünüyor, cinsel performansından endişe duyanlar buna 20-30 TL'lik paha biçiyor. İnsanlığın ne duruma düştüğünün göstergesi yani. Hemen aklıma İsmet Özel'in "Ahlaklı davranmakla akıllı davranmanın birbirini tamamladığını anlayabilmeniz için ciltlerce kitap okumanız gerekmiyor." sözü geliyor. Bu aforizma olayı da öyle. Kişi paylaşıyor. Çok RT alırsa kişisel gelişim sağladığını düşünüyor, hele ki kadınlar tarafından paylaşılırsa! Yani o ilk saydığım üç şeyle birebir yakınlığı var. Kitap, edep ve haysiyet. Sosyal medya bu üçünün baş belası olarak başlamıştı, devam ediyor. Madem aforizma dedin, bu işin tabiri caizse "kralı" Arthur Schopenhauer "Kalbin gerçek, derin barışı ve tüm ruhun huzuru sadece yalnızlıkta bulunur" demiş ya hani, bu gerizekâlılıkta sınır tanımayan kişiler de işte yalnız. Öyle gideriyor yalnızlığını, yalnızlığın ne müthiş bir kıymeti olduğunu bilmiyor. "One night stand" yaşıyor, "carpe diem" diyor. Ne şiir bırakıyor, ne müzik. Şiirde varsa bir aforizma, bu sebepten de hepsi lekelenmiş oluyor. Küçük görmemek lâzım, Twitter başımıza bela. Faydaları elbette var, ama faydadan çok zararı var.

Şimdi sana salon beyzadelerinin “başlamak bitirmenin yarısıdır” gibi market reyonu kokan cümleleriyle gelmeyeceğim ama şairlerin bir de “gizli adı” vardır. Bunu genelde nesirde gösterirler. Nesre yönelik çalışmaların veya çalışmak gibi bir niyetin var mı?
İkinci şiir kitabı için şimdiden önüme bir 3-4 yıl koydum. O kitap daha sert olacak, daha kendini bilecek. Ancak o zamana kadar da mutlaka bir deneme kitabı isteğim var. Yine üç konuyu esas alacak: Türk tarihi, Türk müziği, kaybolan Türk hassasiyeti. Düşünce ağırlıklı, görme engelsiz bir kitap olacak. Olacak diyorum ama ne kadar, nasıl, ne zaman. İnşallah gönlümdeki gibi olur diyeyim. Nesir müthiş bir poligon bizler için. Bol bol silah sıkmak lazım. Ama boşa ama doluya. İdman yapmadan maç kazanılmıyor. En önemlisi de hedef koymadan olmuyor. Okuyanların canını sıkacak, "ya ne diyorsun be" veya "hangi çağda yaşıyoruz" dedirtecek bir şeyler yazacağım. Bir şeyler deyip de çalışmalarımı gazetelerin köşe gıdıklamalarıyla bir tutmuş olmayayım. Bunlar ciddi kazılar olacak inşallah. Sızlatacağım.

Allah kolaylık versin ve utandırmasın. Keyifli, lezzetli, hızlı ve öfkeli bir söyleşi oldu sevgili kardeşim. Var mı son bir diyeceğin, isteğin?
Önce âmin diyorum, sonra da teşekkür ediyorum. Giderken ben yine musikiye sığınayım. Bu kez beyâti makamından: “Ne bahar kaldı ne gül ne de bülbül sesi var / ne o cânân ne bir ümmîd ne gönül neş'esi var…”

Röportaj: Muhammed Faruk Özcan
(Aşkar, 30, Nisan-Mayıs-Haziran 2014)