Üç Niyet Bir Kısmet

Nasıl kalıyorsa heveslerim yarıda
Kalmam gereken yerdeyim, orada
Aklıma değil, dilimin ucuna
Susmak geliyor, belki sınanmak

Ne zaman yetişildiyse ecele
Kupon doldurur gibi talihe
Çarşaf gibi hüzün, denizlerde
Bakmak geliyor, belki kapılmak

Nerede çıplak ayaklı kuşlar
Eşeleyince irkilen topraklar
Çiçeklere derdini anlat, duyarlar
Sanmak geliyor, belki inanmak

Kim küreksiz bir sandal gibi
Tercih etse kıyıya çekilmeyi
Anlatsa o, içinde birikenleri
Korkmak geliyor, belki sarılmak

Yağız Gönüler
(İtibar, 28, Ocak 2014)

Sıkıştırılmış Gazel

Bu kış sezonunda eldivenlerimi kalın ördürdüm kaderime
Bol nefesli müzikler topladım hepsi kalbim.zip’in içinde

Yürürüm yol boyu salıncaklar kurarak taşıma toprağıma
Erkekler kızları sallar kızlar babalarını dinler renkli kulaklıkla

Ah adım batsın yatsıdan hemen sonra kaçmadan nezâketim
Geceler uzundur gündüzler gölgesiz kısadır hep özgeçmişim

Yastığımın altında saklıdır kılıcım er ya da geç ortaya çıkacak
Aşktan ağlamamış gözlerin yaşları elbet bir gün kuruyacak

Rüyamda izlerim yarım kalan her şeyi maaşları ve taksitleri
Yataktan kalkarken beyaz eşya gibiyim buzdolabı ben gibi

Sen diyorum yaralı kuş duy artık senin yaran ben değilim
Kimse yok sessizliğe inen yolda ben hep tek sıra hâlindeyim

Helalleşmeyelim bu dünyada yarım kalırsa hikâyemiz budur
Bakarsın ahrette her aşk yeni baştan bir karşılığını bulur

Diyorum aynı sözler aynı bakışlar aynı tutuşlar hep aynı
Her aşk aynı her aşk kes her aşk kopyala her aşkı çöpe taşı

Bunca yalan bunca dolan sözü yormadan kim ne kadar anlar
Çocukluğumdan beri içimde gömülü nice çocuklar patlar

Keşke otomobil olmasa üst komşu olmasa İsrail olmasa Amerika
İmkân kollamaz Türklüğüm çıngar çıkarır ortalık durulsa da

İstemem kedi veya şömine ölebilir bütün şairler şimdi tamam
Arkadaşlara diyorum ben değilim şair bu işlerden hiç anlamam

Yağız gitse şimdi kaynar sularda yıkansa arınsa şöyle bir durulsa
Yorulmadan söylemeye başlar yine rahman ve rahim olanın adıyla

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 7, Aralık 2013)

"Ruhun Yalnızlığı"nda Umut Var

Ne diyor bu? Yalnız bir ruhta umutsuzluğun her türlüsü varken nasıl oluyor da umudun sayıklamasını yapabiliyor? Kafamızı karıştıracak, ahkamlar mı kesecek? Hayatında hiç yalnızlığı yaşamadığı besbelli! Dediklerinizi birer birer duydum. Bu sorulara cevap verme zahmetine girmeyeceğim. Çünkü bir kitap çerçevesinde çizeceğim yol, eminim ki sorularınızı yanıtlayacak ve sizi sınıfta bırakacaktır.

Bana kelime-i şahadetin anlamını öğretmeye çalışanlar -kimler onlar?- bir Müslüman'ın asla yalnız kalmayacağını, "yalnız kaldım" dediğinde dara düşeceğini söylememişlerdi. Bunu keşfetmem uzun yol alsa da, vardığım yerde kendimi yalnız kalmakla yalnız olmak arasında nice farklar olduğuna ikna ettim. Siz de etmelisiniz. "Bence" demiyorum. Çünkü lafa "bence" ile başlayanların, aslında size söylemeye başladıkları şeyin çürük elmadan, hadi güzel bir örnek olsun elma şekerinden bir farkı olmadığını bilmeniz lâzım. Elma şekeri iyi gün gibidir. Kısa sürede biter. Sopasını da, artık yalamayacağınıza göre yeterince yalama olmuş dilinizi dinlendirmek için çöpe atabilirsiniz. Kış mevsimine sağlam girmek lâzım. Eh, sağlam kafa da sağlam vücutta bulunur atasözünü tekrar edip, yalnızlığın bir kaçış olduğunu...

Maggiore Hastanesi'nde Psikiyatri Başhekimi, Milano Üniversitesi'nde ise Sinir Hastalıkları ve Zihinsel Hastalıklar Kliniği Öğretim Üyesi olan Eugenio Borgna, "Ruhun Yalnızlığı" üzerine bir kitap yazdı. Yapı Kredi Yayınları da Meryem Mine Çilingiroğlu'nun çevirisiyle şubat 2013'te raflara sundu. Okudunuz mu? Hayır. Ne gerek var. Bir ergen duvar yazısı ismine sahip olsa da yalnızlığın çeşitlerini, çözümlemelerini ve hatta tedavi yöntemlerini, yalnızlığın içinde olup biten her şeyi okuyabilmek bu kitapla mümkün. "Bunalım, batılınındır" sözünü unutmadan okumalı. Zira bu "moderen ve lüküs" arkadaşlar her fırsatta bunalıma girmeye hazırlar. Werther'in acılarını okuduktan sonra yüzlercesi intihar etti, unutmamak lâzım. Kolay değil. Henüz Murat Kekilli dinlemedi hiçbiri ya da Ferdi Tayfur. Ah ne güzeldir: "Huzurum kalmadı fani dünyada / yapıştı canıma bir kara sevda..."

İki türlü yalnızlık ortaya koymuş Borgna. Biri içsel yalnızlık, diğer adıyla yaratıcı yalnızlık. Kişinin biraz da kendi tercihi. Diğeri ise acılı yalnızlık, yani tecrit yalnızlığı. İşte bu ikincisi, kişinin akıl ve ruh sağlığını tehlikeye düşüren yalnızlık çeşidi. Elbette Borgna'ya göre. Hayatımızın hangi yaşında, yerinde ve mekânında olursak olalım yalnız olacağız. Yalnızlık, kaçılması mümkün olmayan bir şey. Ama her yalnızlıkta umut da var. Bunun ispatını yapabiliyor Borgna. En çaresiz bir hastada bile umut var. Dilinde yoksa gözlerinde var. Yüzünde yoksa ellerinde var. Ama var.

Kısaca Borgna'dan bahsetmek gerek. Kendisi melankoli, delilik, bilmek ve delilik üzerine önemli çalışmalar yapmış, 1930 doğumlu bir İtalyan. Halen yaşamakta ve dolayısıyla çoktan delirmiş olmalı. Şu çağda akıllı kalmayı başarabilen biri varsa ona da delirmeyi öneriyoruz. En azından arada bir kendiyle dalga geçmeli. İyi geliyor. İtalyan amcanın yaralı duygular, bekleyiş-umut ve yüreğin duraklamaları gibi korkunç isimlere sahip kitapları henüz Türkçeye çevrilmedi. Muhtemelen ilk okuyucusu ben olurum. Güzel konular. Bu tip kitapları bir kuşun ötüşündeki "hayret"i ve bir çiçeğin açışındaki "hasret"i yakalayabilenler okumalı. Telefonunun şarjını bitirmeden uyuyamayanlar ve "param seni nere verem?" diye mağaza gezmekten düz tabanlaşanlar değil.

Romano Guardini: "Ancak yalnızlık deneyimi sürekli olarak yenilenirse hayatımız sağlıklı kalır; bu, bir ölçüde, hepimizin başına gelir: Özellikle de bazı kişilerde herkesin adına gerçekleşir. Toplumsal ilişkilerin ağına sıkı sıkıya girmiş olan insan, yalnızlıkta kendi şahsının bilincine varır." diyor. İnsan kendi şahsının bilince varınca hiç şüphesiz umudu da orada yakalar. Bunu Borgna "Hayatımız kendi içselliğimizin sessizliğinde ve gizinde ilerlediğinde, yalnızlıkla damgalandığında bile, alacakaranlığı ve gün ışığını yakalamayı bilen kişide tekrar tekrar parlayıveren, varoluşumuzun eşlikçisi bu sabahyıldızına, umuda ihtiyacımız vardır." şeklinde söylüyor.

Yalnızlık kimi zaman, insanın geçen zamana sövmesine de sebebiyet verebiliyor. Bunun ötesinde gelecek zamana da sövebiliyor bilhassa modern insan. Bu yüzden dilimizde de "gelmişine geçmişine" sövmek diye bir tabir vardır. Oysa zamanın bize bahşettiklerinde yalnızlık varsa aynı zamanda umut da vardır. Yaşadığımız, yaşamak üzere olduğumuz ve yaşayacağımız her şey, elbette zamanda gizlidir. Augustinus: "Hiçbir şey geçmeseydi (zamanda), geçmiş zaman olmazdı; hiçbir şey olacak olmasaydı gelecek zaman olmazdı; hiçbir şey olmasaydı şimdiki zaman olmazdı."

Elbette yalnızlığın ve bilhassa tecrit edilmiş yazlığın içinde sevgi, aşk, ayrılık, veda, ölüm vardır. Aşk üzerine ayrılık, kişiye yalnızlıkların en ağırını, ölüm ise en acısını yaşatır. İçinde umut olmayan bir sevgi ne kadar boşsa, içinde sevgi olmayan bir yaşam da o kadar boştur şüphesiz. Burada "bizim" Fuzûlî'den ve "onların" Simon Weil'inden iki söz aktarırsak güzel bir an yaşayabiliriz:

"Aşk imiş her ne var âlemde.
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak."
(Dünyada ne varsa kaynağı aşkmış,
İlim koskoca bir dedikoduymuş.)

"Eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur."

Eugenio Borgna'nın kitabı hakkında daha teferruatlı bilgi vermekten imtina ediyorum. Zira başta da dediğim gibi bu kitabı merak edenlerden çok, hak edenler okumalı. Ancak kitapta şiirle alakalı bölümü de anmak adına birkaç bilgi daha vermek isterim. Kitabın "İçinden Geçmiş Olduğumuz Karaltılar" adlı üçüncü bölümü, kendi içinde 4 alt başlığa ayrılıyor. Elbette bu alt başlıkların da altında konular mevcut. İlk alt başlık "Şiirsel İmgelemin Yalnızlığı" adına sahip. Şiire sevdalı bir ruh yoğun ilgiyle okuyacaktır hiç şüphesiz. "Büyük İçsel Yalnızlık", "Yalnız ve Düşünceli", "Kadim Kulenin Tepesinden", "İnmeye Cüret Edilemeyen Yalnızlık", "Biz Yalnızız, Korku Yalnızıyız", "Akşam Olunca", "Şiir ve Psikiyatri", "Şiir ve Felsefe" ve "Yalnız Yaşandığında" bu alt başlığın konuları. Müthiş ilgi çekici öyle değil mi? Burada Borgna özellikle 5 şair üzerinde duruyor. Hem yalnızlığın hem de umudun şairleri: Francesco Petrarca, Giacomo Leopardi, Emily Dickinson, Rainer Maria Rilke ve Antonia Pozzi. Madem yalnızlık ve umuttan söz ettik, Paul Celan'ın şu sözünü de hatırlatmak lâzım: "Şairler: Yalnızlığın son koruyucuları."

Rilke'nin -kim sevmez onu!- "Genç Bir Şaire Mektuplar" adlı eseri muazzam bir yalnızlık ve şiirsellik sandığıdır. Açmaya cesaretiniz varsa onda çok şey bulmanız mümkündür: "Herkesin yaşamında öyle saatler vardır ki, insan yalnızlığını verip ne denli yavan ve ucuz olursa olsun bir beraberliği almak ister karşılığında; iyi kötü ilk rastlayacağı kişiyle, en sıradan bir kişiyle sözde birazcık bir anlaşma uğruna yalnızlığı elden çıkarmak ister… Ama belki de yalnızlığın büyüdüğü saatlerdir bunlar, çünkü onun büyüyüşü de tıpkı oğlanların büyümesi gibi birtakım acı ve sancılarla gerçekleşir ve baharın ilk günü gibi hüzünle dolup taşar. Ancak, şaşırtmasın bu sizi. Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak…"

Petrarca'nın "Canzoniere"sine, bu mükemmel soneye ne demeli? İşte bir dörtlük:

"Başka sığınak bulamam kendimi sakınacak
Belirgin fark edişlerinden insanların,
Çünkü hareketlerimde, neşesi yitmiş,
Dışardan okunur içimde nasıl yandığım."

Sona gelirken, bahsettiğim bölümün içindeki "Yalnız Yaşandığında" konusunda değinilen bir Nietzsche alıntısını buraya da almak ve öyle gitmek isterim huzurlarınızdan. Zira bu sözler, "Niçe"nin "Hiçe" söylediği ve yalnızlığın "gerçekten" ne olduğunu aktaran yegane sözlerdir benim için:

"Yalnızlığın bittiği yerde başlar pazaryeri; ve pazaryerinin başladığı yerde başlar büyük oyuncuların gürültüsü ve zehirli sineklerin vızıltısı."

Sanırım şimdi gidebilirim. Gitmeden şu müzikleri de kalbinize yazmanızı isterim:

Cibelle - Green Grass / Audrey Hepburn - Moon River / Buika - No Habrá Nadie En El Mundo / Can Gox - Wrong Side of the Road / Fats Waller - I'm Gonna Sit Right Down And Write Myself A Letter / Buddy Guy - What Kind Of Woman Is This? / The Secret Trio - Without You/ Ibrahim Maalouf - Beirut.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 7, Aralık 2013)

Büyükşehirde Oksijen Yahut Asansörde Börülce


Necdet Yaşar’ın türlü tambur manevralarını dinleyerek başladığım bu yazımda ne bir öykü ne de deneme vaat ediyorum. 1986′nın fevkalade memnun bir kasım ayında, karlar altında zuhur ettim ve o yıllardan beri İstanbul’da ikamet ediyorum. Vadeli mevduat hesabı nedir bilmem ve babaannem odama gelip “Yatırım yapıyor musun?” diye sorduğunda kütüphanemi gösteririm. Diabetes mellitustan emekli babam daima tedbirli olmamı salık verir, anneme göreyse her ay mutlaka altın almalıyım. İşletme okudum çünkü hayatta işletebileceğim hiçbir şey olmadığını biliyordum, yazmayı tercih ettim. Hâlâ okumaya devam ediyorsanız söyleyeyim. Az sonra ikinci paragraf gelecek ve çarkınıza çomak sokmak suretiyle mevcudiyetinizin spam yiyip yememe ihtimalini sorgulayacak. Müsaadenizle.

Biz büyükşehir ahalisinin uyanma saatleri vardır. Muhtemelen cep telefonumuzdan yükselen taşikardi tonlarıyla uyanırız ve inanılmaz hızla hazırlanıp muhteşem bir panikle yola koyuluruz. Çoğu zaman yüzümüzü hava uygunsa yağmur, değilse gökdelen muslukları yıkar. Evden çıkarken üç kulhü bir elham okumak yerine kulaklığımızı takar Jay-Jay Johanson dinleriz. You believe in me / I believe in you / How come that you don’t believe in us? Allah kahretmesin bizi canım benim çok affedersin.

Mesaimize fırından yeni çıkmış ve yenir yenmez midede yangın çıkaran sade poğaça ile başlarız biz büyükşehir ahalisi. Maillerimizi kontrol ederiz ki “atlama” olmasın. Çünkü bizde iş atlamak insanın yaradılışından bağımsız robotik bir error durumudur. Biz hata yapamayız, hepimiz robotuz elhamdülillah. İnanılmaz büyüklükte ve uzay üssü gibi şekillendirilmiş yerlerde çalışırız, hepimizin Mars’tan arsa kapatıp emeklilik döneminde zeytinliğe çevirme hayali vardır keza. Hiç olmadı Venüs’ten Jüpiter’e ring yapacak bir dolmuş hattı fikrimiz dahi yürürlüktedir ama yürümez.

Çalışırken korkunç sesler duyabiliriz biz. Mesela bir çalışan bayılabilir yöneticisiyle kapışıp. Yazıcılarda kartuş bitebilir ve o esnada rapor bekleyen direktör, çalışanının biyolojik vaziyetine laflar hazırlayabilir. Bu böyledir. Hatta şöyledir. Bol unlu mamullü başlamış bir toplantıda misal veriyorum içeri anasından patron doğmuş bir yüce girip “Beğenmeyen sevdirsin gitsin” diyebilir. Nasıl? Vallahi bunlar yaşanmıştır, inanmam diyen cv göndersin. CV: Cinaslı Vezin. Çok komiksin.

Öğle aralarında altı parçadan oluşan tavuk kanatlarına hasta oluruz biz. Hatta bu yüzden erkek olanlarımızın memeleri çıkar, hanım olanlarımızın da omuzları genişler. Çünkü haberlerde İsviçreli bilim adamları “Yemeyin annem tavuk, yemeyin gülüm. İçine iğneyle iğrenç şeyler enjekte ediyoruz ve cinsî hormonlarınızın cibilliyetini dejenere ediyoruz. Kısacası ananızı ağlatıyoruz ya la” dediler. Ya, işte biz onların bazen sülaleleriyle polemiğe giriyoruz ama içimizden. Çünkü biz büyükşehir ahalisi her şeyden korkarız. Gök gürler biz kıyamet kopacak zannederiz. Köpek havlar uçuk çıkartırız. Evimizde kuş besleriz ama bilmeyiz ki kafes hayvana zulümdür. Akvaryum hobisi edinir haftada 2 Japon balığı öldürürüz. Samuraylar duysa ebemize musallat olur. Musallat demişken Musallat 2 de iğrenç bir filmdi ama Sinem Öcalır iyi oynamıştı. Çünkü yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

Bizim öğleden sonralarımız geçmek bilmez. Beynimiz kum saati, kalbimiz deve kuşu gibidir. Her işe sıtmalı gibi yanaşır, yorgun bitiririz. Kaçamaklarımızda yoğun nikotin ve kafein vardır. Bu yüzden bacak sallamak ve el titretmek hobimizdir. Acayip severiz maske takmayı. Rollerden roller beğeniriz. Oryantalist değiliz ama oryantale ilgiliyiz. Patronla müdür, direktörle uzman arasında kıvırtır, evde Türk Sanat Müziği ofiste chillout dinleriz. Nasıl? Böyle iyi. Şimdi hep beraber birinci tekil şahıs olalım.

En son saydığımda otobüste dört yüz yirmi beş kişi vardı ve ayaktayken dâhi bir yere tutunmama gerek yoktu. Şoförün duraklarda her orta ve arka kapıyı açmasında kendimi Hindistan’ın Lüleburgaz’a benzer bir mevkiinde hissediyordum. Sessiz ama kalabalık. Endişeli ama bezgin. Sakallarıma gizlediğim öfkemi ortaokul sıralarıma borçluyum. Çünkü daha o zaman sakala düşman yetişirken ileride bir gün sakallarımı uzatma tutkumdan vazgeçmeyeceğimi bilmiyordum. Neyi biliyordum peki ben. Her eve döndüğümde klarnetimin kutusunu açarak aynı zamanda şarkıya da dönebileceğimi mi? Peki kalbime nasıl dönecektim? Ortama uymayarak mı, surat asarak mı, şiirle mi?

Annem odaya girdi. “Dua”yla dedi.

O akşam yemekte vigna unguiculata vardı. Yani börülce. Asansördeki yeni evli kadın coşkuyla “Kocacığıma yaptım, bayıldı” demişti. Oysa babama göre börülce ayık tutardı. Zihni.

Pencereyi açıp oksijeni odama misafir ettim. Uykuya dalmak üzereyken kulaklığım bağırıyordu:

"Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir
Uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor."

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 7, Aralık 2013)

Akşam Sefâsı

Bir öfkenin kontrolü üzerine kafa patlatıyorum
Yarabbi korkunç şeyler oluyor sorsan söylerim
Herkes feleğin çemberinden geçip geçip duruyor
Kime anlam versem, anlayamıyorum kendimi

Bir geminin denizle evliliği hakkında düşünüyorum
Yarabbi suyun kaldırma kuvveti benim sabrımı taşırdı
Islıkla protesto ettim terbiyesiz nefsimi
Kime sorsam her zaman haklı, bir ben kaldım haksız

Bir gömleğin nasıl terleyebileceğini anlıyorum
Yarabbi helal lokma haramın karşısında artık nakavt
Oturduğum yerden kazanıyorum diyor biri
Kime şaşkın baksam, ünlemler gözlük camımda

Bir çakmağın sigaraya küsme ihtimâline dalıyorum
Yarabbi eski fotoğraflar bana çok kırgın bakıyor
Semt mezarlığı taşınacakmış, dünyadan ahrete nakliyat
Kime fâtiha okusam, âminliyorum kendimi

Yağız Gönüler
(Merhale, 2, Kasım 2013)