Büyükşehirde Oksijen Yahut Asansörde Börülce


Necdet Yaşar’ın türlü tambur manevralarını dinleyerek başladığım bu yazımda ne bir öykü ne de deneme vaat ediyorum. 1986′nın fevkalade memnun bir kasım ayında, karlar altında zuhur ettim ve o yıllardan beri İstanbul’da ikamet ediyorum. Vadeli mevduat hesabı nedir bilmem ve babaannem odama gelip “Yatırım yapıyor musun?” diye sorduğunda kütüphanemi gösteririm. Diabetes mellitustan emekli babam daima tedbirli olmamı salık verir, anneme göreyse her ay mutlaka altın almalıyım. İşletme okudum çünkü hayatta işletebileceğim hiçbir şey olmadığını biliyordum, yazmayı tercih ettim. Hâlâ okumaya devam ediyorsanız söyleyeyim. Az sonra ikinci paragraf gelecek ve çarkınıza çomak sokmak suretiyle mevcudiyetinizin spam yiyip yememe ihtimalini sorgulayacak. Müsaadenizle.

Biz büyükşehir ahalisinin uyanma saatleri vardır. Muhtemelen cep telefonumuzdan yükselen taşikardi tonlarıyla uyanırız ve inanılmaz hızla hazırlanıp muhteşem bir panikle yola koyuluruz. Çoğu zaman yüzümüzü hava uygunsa yağmur, değilse gökdelen muslukları yıkar. Evden çıkarken üç kulhü bir elham okumak yerine kulaklığımızı takar Jay-Jay Johanson dinleriz. You believe in me / I believe in you / How come that you don’t believe in us? Allah kahretmesin bizi canım benim çok affedersin.

Mesaimize fırından yeni çıkmış ve yenir yenmez midede yangın çıkaran sade poğaça ile başlarız biz büyükşehir ahalisi. Maillerimizi kontrol ederiz ki “atlama” olmasın. Çünkü bizde iş atlamak insanın yaradılışından bağımsız robotik bir error durumudur. Biz hata yapamayız, hepimiz robotuz elhamdülillah. İnanılmaz büyüklükte ve uzay üssü gibi şekillendirilmiş yerlerde çalışırız, hepimizin Mars’tan arsa kapatıp emeklilik döneminde zeytinliğe çevirme hayali vardır keza. Hiç olmadı Venüs’ten Jüpiter’e ring yapacak bir dolmuş hattı fikrimiz dahi yürürlüktedir ama yürümez.

Çalışırken korkunç sesler duyabiliriz biz. Mesela bir çalışan bayılabilir yöneticisiyle kapışıp. Yazıcılarda kartuş bitebilir ve o esnada rapor bekleyen direktör, çalışanının biyolojik vaziyetine laflar hazırlayabilir. Bu böyledir. Hatta şöyledir. Bol unlu mamullü başlamış bir toplantıda misal veriyorum içeri anasından patron doğmuş bir yüce girip “Beğenmeyen sevdirsin gitsin” diyebilir. Nasıl? Vallahi bunlar yaşanmıştır, inanmam diyen cv göndersin. CV: Cinaslı Vezin. Çok komiksin.

Öğle aralarında altı parçadan oluşan tavuk kanatlarına hasta oluruz biz. Hatta bu yüzden erkek olanlarımızın memeleri çıkar, hanım olanlarımızın da omuzları genişler. Çünkü haberlerde İsviçreli bilim adamları “Yemeyin annem tavuk, yemeyin gülüm. İçine iğneyle iğrenç şeyler enjekte ediyoruz ve cinsî hormonlarınızın cibilliyetini dejenere ediyoruz. Kısacası ananızı ağlatıyoruz ya la” dediler. Ya, işte biz onların bazen sülaleleriyle polemiğe giriyoruz ama içimizden. Çünkü biz büyükşehir ahalisi her şeyden korkarız. Gök gürler biz kıyamet kopacak zannederiz. Köpek havlar uçuk çıkartırız. Evimizde kuş besleriz ama bilmeyiz ki kafes hayvana zulümdür. Akvaryum hobisi edinir haftada 2 Japon balığı öldürürüz. Samuraylar duysa ebemize musallat olur. Musallat demişken Musallat 2 de iğrenç bir filmdi ama Sinem Öcalır iyi oynamıştı. Çünkü yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

Bizim öğleden sonralarımız geçmek bilmez. Beynimiz kum saati, kalbimiz deve kuşu gibidir. Her işe sıtmalı gibi yanaşır, yorgun bitiririz. Kaçamaklarımızda yoğun nikotin ve kafein vardır. Bu yüzden bacak sallamak ve el titretmek hobimizdir. Acayip severiz maske takmayı. Rollerden roller beğeniriz. Oryantalist değiliz ama oryantale ilgiliyiz. Patronla müdür, direktörle uzman arasında kıvırtır, evde Türk Sanat Müziği ofiste chillout dinleriz. Nasıl? Böyle iyi. Şimdi hep beraber birinci tekil şahıs olalım.

En son saydığımda otobüste dört yüz yirmi beş kişi vardı ve ayaktayken dâhi bir yere tutunmama gerek yoktu. Şoförün duraklarda her orta ve arka kapıyı açmasında kendimi Hindistan’ın Lüleburgaz’a benzer bir mevkiinde hissediyordum. Sessiz ama kalabalık. Endişeli ama bezgin. Sakallarıma gizlediğim öfkemi ortaokul sıralarıma borçluyum. Çünkü daha o zaman sakala düşman yetişirken ileride bir gün sakallarımı uzatma tutkumdan vazgeçmeyeceğimi bilmiyordum. Neyi biliyordum peki ben. Her eve döndüğümde klarnetimin kutusunu açarak aynı zamanda şarkıya da dönebileceğimi mi? Peki kalbime nasıl dönecektim? Ortama uymayarak mı, surat asarak mı, şiirle mi?

Annem odaya girdi. “Dua”yla dedi.

O akşam yemekte vigna unguiculata vardı. Yani börülce. Asansördeki yeni evli kadın coşkuyla “Kocacığıma yaptım, bayıldı” demişti. Oysa babama göre börülce ayık tutardı. Zihni.

Pencereyi açıp oksijeni odama misafir ettim. Uykuya dalmak üzereyken kulaklığım bağırıyordu:

"Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir
Uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor."

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 7, Aralık 2013)

Hiç yorum yok: