Olmayınca Oluyor

Sorsalar bende neler yorgun
Yüzümde bir yerde saklı
Yolun başıymış, sonu belli gibi
Bahçe temizliyorum, yağmur yağıyor

Aldım artık o derslerimi
Yok yazılmışım üç kasımda
Telafisi varmış, pembe dizi gibi
Elimi kaldırıyorum, zil çalıyor

İyi dinliyorum radyoda bir gazel
Yanlış söyleniyor inatla inatla
Doğrusu buymuş, yalan gibi
Sakince gülüyorum, trafik duruyor

Allah'ım dedim, ince soruyorum
Hangi gülü susuz bıraktım?
Sabır önemliymiş, tespih gibi
Tövbe ediyorum, ezan okunuyor

Yağız Gönüler
(Edebiyat Ortamı, 36, Ocak-Şubat 2014)

Berzah

"Kin, susturur insanı; adına çıdam denir
Susulunca tutulan çetele simsiyahtır."
- İsmet Özel, Esenlik Bildirisi

Zorluyordu gece, ağzımın kenarında yitiyordu ay
Hadi şimdi bulun gülüşlerimdeki çocuk yeleklerini
Büyüyün siz, uyuyun da büyüyün
Küçülsem de olur omuzladığım gürültülerde
Sanki yosun getiriyordu gece bir parktan
Yahut savaşa hazır ordular biriktiriyordu

Ben, bekçisiydim kendi siperimin boynumda nal
Atlar koşturuyordu sırtımda hiç durmadan
Koynumda kediler sıçrıyordu
Sağa sola, yalınayak
Ben yine bildiğimi okuyordum ağır sayfalardan
Kelimeler çeviriyordum cildi parçalanmış
Musluklardan akan ama damlamayan
Akarsuların dili olsa da kulaklarımı konuşsa

Neler duyuyorum dişlenmiş kulaklarımdan
Yankılanan yorgan gibi parçalanmış oda duvarlarında
Dalgalanmıyor vücudum kırmızı fırtınalarda
Cilasız, marangozlar utansın
Etrafa tüküren bir tahta gibiyim
Var mısın diyorum kendime şimdi
Babası ölmüş klarnetler öpsün mü göğsünden
Rüzgârı incitmeden kabullensin mi yüzün
Buyur etsin mi yağmuru terzi ellerin
Kendi söktüğümü dikiyorum hayatımdan

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 6, Ocak 2014)

Zararın Hiçbir Yerinden Dönmeyenler

Yurdum insanı bu tip havaları tarif etmek için gâvurun cinsel uzvunu betimlerdi. İşte öyle bir sıcakta uyandı. Pencereden bakınca şaştı kaldı. Köpekler havlıyor, kediler ağaçlara tırmanıyor, bakkal çırağına fırça atıyor ve sevdiği kız bir yavşakla kikirdiyordu. Yani gördüklerinin hepsi son derece doğal vak'alardı, sonuncusu hariç. Zaten sonuncusunu görene kadar da şaşırmamıştı. Şaşırdığı zaman çişi gelirdi. Yeni uyandığından yani tüfek omuza halinden henüz kurtulamadığı için aklına saçma sapan bir şey getirdi. Ne bileyim taksi çağıran bir dedeyi mesela. Hemen doğruldu ve helaya gidip gece lıkır lıkır diktiği layt kolaları asitsiz bir şekilde klozete fışkırttı. Planını yaptı: Barlas'ın ağzıyla burnunun yerini değiştirip hayâlarına tekmeler fırlatacaktı.

Sibel. Mahallenin en gözde kızıydı. Düşünüce adının neden Gözde konmadığına hayıflandı, bu hayıflanma yetmeyince babasına sağlam bir küfür savurdu. Şöyle analı bacılı, karılı kızlı. Sibel ilkokulu Ambarlı'da, ortaokulu Florya'da, liseyi Tarabya'da okumuş, İstanbul'un muhtelif yerlerinde kazandığı teorileri Nişantaşı'nda üniversite okurken pratiğe dökmüştü. Teoriden pratiğe geçiş bir kızı "anasının gözü" denecek kıvama getirebilir, en çok da adı Tayfun olanları etkilerdi. Tayfun fena halde Sibel'a aşıktı fakat anasından doğduğuna pişman etmesi gereken bir rakibi vardı: Barlas. Bir insan saçından sesine, adından ayakkabısına kadar bu kadar piç olabilirdi. Barlas'ın her yerinden piçlik sıçrıyordu. Piçti. Piç Barlas.

Tayfun üniversite hayatında düşürdüğü kızlara atabileceği tüm tokatları atmış, ara ara göt üstü oturmuş, yer yer çükü buruşmuş, hemen hemen anasından emdiği süt burnundan gelmiş bir gerizekalıydı. "Aşka inanmıyorum" sözü fitil fitil gelmişti mesanesinden. Yıllar sonra mahalleye taşınan bu Sibel denen kız yahut lokomotif moskova, öyle kendinden emin konuşup yürüyordu ki onu izleyen 5 yaşındaki bir velet bile hayatı siktir edebilir, cinayet işleyebilirdi. Bunları düşündükçe tansiyonu çıktı Tayfun'un. Kahverengi baksırını çekerken kararını aynayla paylaştı: Barlas'la hiç uğraşmayacak, Sibel'e aşkını itiraf edecekti. Sahi kahverengi baksır mı olurdu? 7 yaşındayken kahverengiye bok rengi dediği aklına geldi, gülümsedi. O yaştan belliydi nasıl terbiyesiz bir manyakoğlumanyak olacağı. Yine gülümsedi.

Hardal rengi kotunu ve üstüne de siyah, baskısız tişörtünü giydi. Aksaray'da bir Harlem kaçağından aldığı beş para etmez keçi gerdanı kokan parfümü kulakları dahil her yerine sıktı. Sibel'e kahvaltı teklif edecek, asla sucuk yemeyecek ve ona âşık olduğunu haykıracaktı. Dişlerinin arasına sucuk parçaları girsin, ağzı sucuk koksun, sucuklu terler dökmesin diye sucuk yemeyecekti. Yoksa sucuğa da âşıktı. Neyse konusu Sibel'di. Mahalleye indiğinde tam da Sibel eve girerken onu yakaladı. "Selam Sibel, eğer vaktin varsa bu sabah kahvaltını benimle yapar mısın?" diye sordu. "Sanki her sabah başkasıyla kahvaltı yapıyorum da, ayrıca kahvaltı yapılabilir bir şey mi emin değilim" cevabını aldı. Sibel işte böyle bir spartak moskova'ydı. Golcüydü. Kadınlar da futboldan anlar ve müsait bir pozisyonda topu doksana gönderir, erkek de bir daha futbolla ilgilenmemeye yemin edebilirdi. Tayfun tepki vermedi ki ciddiyeti bozulmasın. Sibel bundan etkilendi. Her durumda ciddi insanları severdi. Bir erkek şaka yaparken de, çalışırken de, uyurken de hatta sevişirken de ciddi olmalıydı. Gülmemeliydi öyle kahkaha atarak salak salak. Erkek adam güler miydi? Ağlamazdı da. Erkeklerin de işi zordu, gebersindi onlar. Sibel teklifi kabul etti, kahvaltı için Gül Bahçesi'ne geçildi. Gül Bahçesi'nde ne kırmızı bir şey vardı ne de gül. Sikimsonik isim merakından olsa gerek Gül Bahçesi konmuştu. Halbuki İngilizce de konabilirdi. Lan niye bu kadar gevezelik ediyorsun dedi Tayfun, içindeki Tayfun'a. Siparişler verildi. Serpme kahvaltı, çay, kızarmış ekmek.

Sibel sürekli bir erkeğin bal kaymak yemesini, cevizi eksik etmemesini, kahvaltının çok önemli olduğunu vurguluyordu. Tayfun ise bu anlatılanları uyluk kemiğine bile takmayıp atağa geçti. Yoksa atı alan Barlas, Bayburt'u bile geçebilirdi. Söze şöyle girdi: "Sibel, yeter artık. Sana âşığım. Detaysız âşığım sana. Nasıl âşığım bir bilsen. Yani şu aşkı şu yaşıma kadar yaşayacağımı bilsem inan yine sana âşık olur, seni beklerdim" dedi. Ufak bir sessizlikten ve minimal bir kahkahadan sonra Sibel hıçkırdı: "Ha siktir amına koyayım Tayfun ya, ne lan bu. Kaç yaşında adamsın. Bu yaşta âşık mı olunur? Sevişesin mi geldi?" dedi. Buna sokağın dışında tespih satan hacı dayı bile gülmüştü, sonra da tövbe estağfurullah demişti. Ama onu kimse duymamıştı. Tövbe, sessiz edilen bir şeydi.

(10 yıl sonra...)

Gülfem, elindeki kahve tepsisini bırakıp içinden suyu ve kahveyi aldı, kocasının önüne bıraktı. "Sonra ne oldu?" diye sordu. Tayfun, eşinin bu merak dolu sorusunu nasıl bir boşluğa getireceğini hiç düşünmeden cevapladı: "Mekandan bir hışımla çıkarken, ne hikmetse dışarıda tespih satan hacı dayı beni yanına oturttu. Önce bir tespih verdi. Sonra da şunları söyledi: Evladım, seni inciten sözler, seni incitecek bir kalpten çıkar. İnsan denen canlı, gönlüne ortak seçmelidir. Öyle bir ortak seç ki kendine, ruhuna ve gönlüne hitap etsin. Geriye kalan her şey boş. Ara. Ama ararken sabır sahibi olmayı unutma. Her arayış seni türlü günahlara götürecek. Bu günahlardan korunmak için tespih çek, tövbe et. Sakız çiğneme. Bir an evvel efendi ol ki, hanımefendini bulabilesin."

Tayfun, Gülfem'in gözlerinin içine baktı. Gülfem de Tayfun'un. Sıra dışı bir göz dalaşıydı bu. Neticesi aşktı. Sarıldılar birbirlerine. Tayfun birden durdu. Karısını mutlu etmek, onun göz yaşlarını yakalayıp kendi gözlerine sürmek istedi. Öpmek istedi. Sarılmak istedi. Seni seviyorum demek istedi. Her aşkta olduğu gibi. Tam bu icraatları uygulamaya dökmek üzereyken odasından fırlayan Selim annesiyle babasının yanına geldi ve şöyle dedi: "Annecim babacım, Barlas amcam ve Sibel teyzem saat kaçta bize gelirler? Oya da gelir mi?"...

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 6, Ocak 2014)

Kin, yas, az: Daha

"Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır.”
- Arthur Rimbaud

"Aynı yerde kaldıkça nesneler ve insanlar yozlaşır, çürür ve de leş gibi kokmaya başlar.”
- Louis-Ferdinand Celine

Modern yaşamın ve modernleşen şehrin, bireyler üzerinde uyandırdığı şiddet, öfke ve kaçış hallerinin kurgulandığı Kinyas ve Kayra (2000), Hakan Günday’ın ilk romanıydı. Günday bu roman yayımlandığında 24 yaşındaydı ve hiç şüphesiz roman kısa zaman içinde Türk Edebiyatı’nın yeraltı başlığının en kült eserlerinden biri haline geldi. Üzerinden yıllar geçtikçe baskı yapan kitap, Kasım 2013’te Çağan Irmak’ın “Tamam Mıyız?” adlı sinema filminde de izleyicinin karşısına “ilham alınan eser” olarak çıktı. Filmde Hakan Günday’ın tüm kitaplarından ilham alındığı belirtilse de ağırlıklı olarak Kinyas ve Kayra etkisi yüksekti. Sebebi, başta da zikredildiği gibi kaçış hissiydi. Yoğunluktan, anlaşılmazlıktan, düşüncesizlikten, panikten, koşturmacadan, huzursuzluktan, umutsuzluktan, mutsuzluktan, belirsiz anlarda iniveren iç sıkıntısından, gürültüden, kirli havadan, düşüncesizlikten ve güvensizlikten. Yani modern yaşamdan.

İlk kitapla son kitap arasında yorucu bir yolculuk olduğu, yazar gerçeği. Kinyas ve Kayra’yı izleyen Zargana (2002), Piç (2003), Malafa (2005), Azil (2007), Ziyan (2009) kitaplarıyla birlikte artık Hakan Günday’ın çok ciddi bir çekirdek okuyucu kitlesi ve tarzı oluştu. Ziyan’dan sonra 3 yıl beklemek zorunda kalan Günday okuyucusu 2011’de AZ’ı selamlarken bir şaşkınlığı da beraberinde yaşadı. Bilinen “Hakan Günday romanı”ndan uzak; gizemin aksine güncel siyasi, politik ve toplumsal konuları içinde barındıran bir romandı AZ. 11 yaşında, bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının yine aynı yaştaki oğlu Derda’nın, mezarlıkta kesişen hayatları, ülkemizin kanayan yaralarıyla harmanlanarak kurgulanmıştı. Kinyas ve Kayra’dan yıllar sonra AZ, Günday’ı iyi okumuş okuyucuları gerdi çünkü onlar zaten siyasetten, politikadan, güncelden nefret ediyordu. Yeraltı Edebiyatında arayıp bulduğu şey, bu üçlünün tam karşısıydı. İnsanın iç dünyası, gizemi, duyguları ve gerçekliği. Oturup düşünme imkânı bulan okuyucu, bir yazarın mutlaka belli bir kıvamı tutturduktan sonra artık kendi gündemine, ülkesinin günceline ve yaralarına da değineceğini tahmin edebilir. Günday da bunu yapmıştı. Kararlılığını ve bu iş üzerindeki ciddi yaklaşımını Ekim 2013’te yayımlanan Daha’da yeniden gördük, görmüş bulunduk. Bu kez işler daha da değişti, sertleşti ve nihayet serpildi. Daha; çaresiz bir insanın neler yapabileceğini ve bu çaresizliklerinin ardında aslında insanlığın çaresizliğini de anlatmayı göze almış bir roman. 417 sayfa, 4 bölüm.

Savaşın, açlığın ve yoksulluğun ortak özelliği; tek bir insanı değil koca bir toprak parçasını (ülkeyi, kıtayı, dünyayı ne derseniz deyin) hızla ele geçirebilmesi. Bireyin yaşam döngüsü düşünüldüğünde bu üç tehlikenin bireyden çıkıp insanlığa zerk edebileceği çaresizliği, akabinde gelecek tehlikeleri yazar, Gazâ’ya yüklemiş. Romanın başrol oyuncusuna. Gazâ’nın hikâyesi 9 yaşında başlıyor, 20’li yaşlarının henüz başındayken bitiyor. Başladığı yerden bittiği yere kadar her adımda, geçmişine dönük bakmak istemeyen, çünkü her baktığında içinde derin kuyularla selamlaşan, mahvolan, harcanan ve harcayan bir Gazâ ile karşılaşıyor Gazâ: Benliğiyle. Bir türlü yenemediği, çekindiği, korktuğu ama daima kendi gerçeklerini gördüğü benliğiyle. Bu benliğinin oluşmasında yaşadığı toprakların bir kaygısı vardır. Kaygı öyle bir noktaya varmıştır ki, ruhu kayganlaşmış, toplanmış, eksilmiş, çarpılmış ve bölünmüştür. Gazâ’nın ruhuyla benliği arasında ciddi bir fark ortaya çıkmıştır: Ülkesi kadar.

“Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…”

Hakan Günday’ın, romancılığında yoğun biçimde etkilendiği isimler Louis-Ferdinand Celine, Harry Mulisch ve Elias Canetti. Özellikle Celine’in etkisi daha çok “Gecenin Sonuna Yolculuk” adlı kitapla Hakan Günday’ı içine çekmiş ve bu kitap hakkında yazdığı yazı Picus, Hayvan, Karakalem adlı dergilerde ve Vatan Kitap’ta yayımlanmıştır. Aynı metinlerle aynı kitap üzerine yürümüştür Günday zira o kitap da Günday’ın üzerine yürümüştür. Celine’in romanındaki Bardamu karakteri Hakan Günday’ın içindeki Kinyas’ı, belki de Kayra’yı ortaya çıkarmış, nihayetinde günümüze uzanan romanlarının hepsinde boy göstermiştir. Daha da bundan nasibini almıştır. Bir dil benzeşmesi yahut anlam aktarımı şeklinde değil, öfkeli bir üslupla modern insanın “hiç”leşmeye doğru katıksız ilerleyişine dairdir bu nasiplenme. Zira Daha’da okunan baba ile oğul arasındaki çatışma, güncel hadiselerin yoğunluğunda vahşet, linç, yalnızlık, kaos, nefret, amansız bir iyileşme isteği, kaçış ve anlayış üzerinden ilerliyor. Bu da okuyucuya bazen Celine’i, bazen de Canetti’yi hatırlatıyor. Körleşme romanını 26 yaşında bitiren Canetti ile Kinyas ve Kayra’yı 24’ünde yazmış Hakan Günday’ı buluşturan bir nokta var, belki de noktalar. Onlar da şunlar: Hastalanmış bir karakter, hastalıklı karakterler. Nedir bu karakterlerin hasta olmasına sebep olan şey? Şiddetinden bir şey kaybetmeyen modernizm.

“Bir umut ya da amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayatın anlamı işte bu: Ölüm korkusu... Dolayısıyla, eğer gerçek bir hayat yaşamak istiyorsan, gerçekten de bir amacın olsun istiyorsan, önce ölüm korkusunu atacaksın üzerinden... Ölüm korkusu denilen, hayatın, o yanında bedavadan verdikleri anlamı var ya, işte onu fırlatıp atacaksın! Ancak o zaman, gidip de hayatın gerçek anlamını bulursun.”

Gazâ’nın geçmişle hesaplaşması, kendi ürettiği bir demokrasi denemesi, toplumdaki davranış modelleri, bir liderin toplum içindeki rolü, halk ve halkın kahramanları, hayatın anlamını arayış, hep bir noktada buluşuyor: yok olmak, hiçleşmek, infilak etmek. Keza Afganistan’ın Bamyan vadisindeki Budaların Taliban tarafından 2001 yılında dinamitlerle patlatılmasına da romanda bir değinme var. Bu olay ya romanın başlangıç ya da bitiş noktası. Yazar ne düşünceyle yola çıkmış olursa olsun bu konuda karar okuyucunun olmalı.

Toplumsal psikoloji ve sosyoloji anlamında Hakan Günday’ın ne kadar mesai harcadığını bilmek zor fakat romana bu iki konu yayılmış. Gazâ 9 yaşında yola çıkarken, aslında bir insanın her şeyi öğrenmesi gerekmediği bir yaşta olup, her şeyi bir anda öğrenme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış, bunu bir türlü yenememiştir. Romanın sonunda okuyucu, Gazâ’nın kendi benliğiyle olan kavgasında kaybeden mi kazanan mı olduğunu göremeyecek. Çünkü Hakan Günday uyarıyor: “İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır.

Sahte Vefa fanzinin 7. Sayısında Hakan Günday’a, Daha’nın çıkış noktasını sormuştum. Cevabını olduğu gibi buraya alıyorum:

“Tek olanın çok olanla ilişkisine dair bir hikâye anlatmak istiyordum. Gerisi de kendiliğinden geldi. Ne de olsa tek olanla çok olanın ilişkisi doğası gereği, hayli hastalıklı. Ya bir linç var ucunda ya da bir tapınma…”

Kitabın dört bölümü de Rönesans resmindeki dört temel tekniğin isimleri ve kısa açıklamalarıyla aralanıyor. Sfumato, Cangiante, Chiaroscure ve Unione. Yazar burada iki şeye vurgu yapıyor. Birincisi, bölüm kurgusunun bu tekniklerden birini kafada canlandıracak kadar sinematografik etki yaratması. İkincisi ise bu tekniklerin aynı zamanda Gazâ’nın ruh halindeki değişimi yansıtması. Son olarak, Gazâ'nın karakteri iyice izlendiğinde, onda biraz Kinyas'ı biraz da Derdâ'yı görmek mümkün. Günday romanlarındaki öfkeli üslup da bunu okuyucuya açık ediyor.

"Yiyorduk ve yemeliydik. Birbirimizi ve her şeyi. İhtiyacımız vardı. Bir an önce büyümek için. Bir an önce büyüyüp de gebermek için yerimizi başkalarına bırakmak için. Yeni bir çağ başlasın diye. Mümkünse bu çağa benzemeyen... Çünkü bizden bir bok olmayacağını anlamıştık. O kadar da aptal değildik. O kadar da değil..."

Daha, üzerine tartışılması gereken bir roman. Özellikle de sosyolojik açıdan.

Yağız Gönüler
(Sahte Vefa, 6, Ocak 2014)