Türk Korkusuyla Başlayan Rönesans

"Eğer mensup olduğum Fransız kavmi, dünyanın en faziletli insanları olan Türk dostlarımın aleyhine bir karara iştirak edecek olurlarsa damarlarındaki Fransız kanını keser atarım!"
- Claude Farrère, 1876-1957, Fransız Edebiyatçı

Yakın zaman önce yaptığım İtalya turunda dört büyük şehir gezdim. Milano, Venedik, Floransa ve Roma. Hemen hemen her şehirde gerek rehberin gerek elimdeki kaynakların aktardıkları bana bu yazıyı yazdırdı. Bir iddia mı yoksa kesinleşmiş bir durum mu, isterseniz bunu yazının devamında keşfedin. Lakin son dönemde hem ülkemizde hem de batıda yayımlanan kitaplar batıdaki Türk korkusunu ortaya koyarken, Rönesans'ın başlangıç izlerine işte bu Türk korkusunun sebep olduğunu da açık etmiştir. "Türk korkusu" lafını hafife almayın, hâlâ yaşıyor. Hâla diyerek kendimize ayıp edebiliriz, çünkü o korkuyu yaşatmalıyız.

Bundan yüzlerce yıl evvel Maltalılar, toplumu sarsan bir olay yaşadıkları zaman, o olayı tasvir etmek için "Bir Türk vaftiz edildi!" derlermiş. Yani imkansız bir durumun ortaya çıktığını bu şekilde belirtirlermiş. Yine yüzlerce yıl ve fakat hâlâ, bir Ermeni kendisine ters ters bakan birine "Neden bir Türk'ün domuz etine baktığı gibi bakıyorsun?" dermiş. Çünkü Türkler domuz etine sadece yenmeyecek bir şey olarak değil, kabul edilemez ve anlaşılamaz bir yaratık olarak da bakarlarmış. Zaten biz Türkler domuzdan bahsederken ona "hınzır" deriz. Domuzun adını bile ağzımıza almayız. Diğer taraftan hınzır; yaramaz ve haylaz davranışlar gösteren insanlara da bizim kullandığımız sözlerden biridir, bu da aklımızda diri olarak kalsın. Biraz daha eskiye gidelim. Yedinci Osmanlı padişahı Fatih nâm II. Mehmed'in Otranto Seferi malum. Sadece İtalyanların değil bütün batının ve diğer tüm Hıristiyanların korkularını zirveye ulaştırmıştır. Bu seferde 800 Hıristiyan askerin, Osmanlı askerlerinin kılıcından geçtiği bazı kaynaklarca yazılsa da, "rivayet" olarak kabul görmüştür. 2013 yılında Papalık makamında olan I. Franciscus, makama geldiği ilk günlerde bu 800 Hıristiyan'ı aziz ilan etmiştir. Düşünün ki ne hadise unutulmuş, ne de Türklerin yarattığı korku. İster istemez de bu Hıristiyanlar aziz ilan edilerek Türk korkusu yeniden hatırlatılmış ve diri tutulmuş.

Yazıya başlarken İtalya turundan söz etmiştim. Bakın orada üç Türk deyimi ciddi boyutta yaşar, söylenir. "Türk gibi sigara içmek" (Fumare come un Turco) bunlardan biri. Çünkü Türkler bir işi başarmadan sigara içmezler. Bir işi halledip ondan sonra keyfinin sürerler ki İtalyanlar da bunu deyim olarak kabul etmişler. "Türk gibi küfretmek" (Bestemmia come un Turco) ikinci deyim. Zira Türklerin nefreti belli bir seviyeden sonra söze, oradan da eyleme geçer. Eylemden önceki sözlerini bir hatırlayalım isterseniz: "Gâvur icadı" ve "kafir oyunu". Haliyle bu icatları ve oyunları da Türk bozmuş, türlü çarklara çomak sokmuştur. Üçüncü deyim ise çok tanıdık: "Mamma li Turchi!". Yani; anneciğim, Türkler! Hatırlayanlar vardır, futbolda bir İtalyan takımıyla ne zaman bir Türk takımı karşılaşsa İtalyan basını bu manşeti kullanır. Bırakın karşılaşmayı bir turnuvada kura çekiminde Türk takımı çıktığında da bu laf kullanılır.

Sadece İtalya'da değil bu örnekler. Norveç'te "Sint som en tyrker" deyimi vardır; bir Türk kadar kızgın olmak. Fransa'da bazı durumlarda "C'est un vrai Turc" denir; tam bir Türk gibi. Bunu Ermenilerin, bir vatandaşları düzeni sorguladığında "Sen Türk müsün?" diye tepki göstermeleriyle örtüştürebiliriz. Avusturya'da yakın zamanlara kadar çocuklara "Es ist schon dunkel / Türken kommen / Türken kommen" tekerlemesi öğretilirmiş. Yani; Hava çoktan karardı / Türkler geliyor / Türkler geliyor. Soluk vermeden devam edelim. Avrupa'da hâlâ sayısız Türk köyü vardır. İsimleri Türklerin orada çok olmasından dolayı değil, tarihi tavırları dolayısıyla. Mesela Belçika’da bir Türk köyü bulunuyor. Modern çağın başlangıcında devlet bir vergi koyuyor, köylüler de "Biz bu vergiyi vermeyiz!" diyor. Devlet de bunlara "Nasıl yani, siz Türk müsünüz?" cevabını veriyor. Fırsat bu fırsat, köy halkı da "Evet biz Türk'üz!" diyorlar ve köy Türk köyü olarak kalıyor. Pekala, yazının bitimine doğru asıl konu başlığıyla ilgili iki kelam edip, kaçayım.

Robert Schwoebel'in 1453-1517 yılları arasında "Rönesans'ta Türk İmajı"nı incelediği kitabında (Hilâlin Gölgesi, Yeditepe Yayınları, Nisan 2013) şu iki paragrafa dikkat edelim:

"Türklerin fetihlerinin tevlit ettiği reform, sanki Hıristiyan âlemi için yegâne ümidin Papalık'ın restorasyonuna dair muhafazakâr programı kucaklamakta olduğuna inananların iddialarını güçlendirmişti. Osmanlı tehdidinin halk nezdinde ve dinî naşirler tarafından gerçek imânla kâfirlik arasındaki uzun zamandır süren mücadelenin son evresi olarak görülmesinden dolayı bunun bir sonuca bağlanması yeni bir Haçlı Seferi'ni gerektiriyordu."

"Türk tehdidi Hıristiyan Devleti için kaybolmakta olan sadakatin yeniden canlanmasına yaramıştı ve papaya tâbi bir Hıristiyan âlemindeki barış ve birliğe dair eski çağrıya yeni bir hayat bahşetmişti. Bu ışık altında, yâni Rönesans Papalık'ının toplumdaki konumuna tesiri açısından bakıldığında Konstantinopolis'in düşüşünün Protestanlık devrimini tehire katkıda bulunduğu söylenebilir."

Bu iki mayından sonra iki de el bombası atayım: Acaba matbaanın yaygınlaşmasına en büyük katkıyı Türkler (yoksa Türk korkusu mu denmeli?) yapmıştı? Hatta kiliselerde ve eğitim kurumlarında şiir derslerinde özellikle Türklerle ilgili Hıristiyanları "gaza" getirecek şiirler yazılması mı istenmişti?

Kim bilir belki de ikinci yazıda bu konuya değinir, "batıdaki Türk anlayışı" ve sonrasında "içimizdeki batı anlayışı" arasında bir karşılaştırma yapma imkanı buluruz birlikte.

Yağız Gönüler
(Mostar, 114, Ağustos 2014)

Hû: Dönüşü daima kendine yap

Şair Hüseyin Akın'ın bu yıl Ülke Kitap'tan bir toplu şiir (Sevmek, Karanfil ve Kiraz), üç de deneme (Kaybolmak İçin Nereye Gitmeli, Yalan Dünyanın Yanlış İşleri, Hû Dönüşü) kitabı yayımlandı. Bir nevi Türk edebiyatının şiir alanına mitralyözle, deneme alanına mayınlar döşeyerek girmiş oldu. Neden mayınlar döşeyerek? Deneme denen arazide atılacak her adım bir risktir. Biz Türkler buna risk yerine rızk mı demeliyiz? Evet, demeliyiz. Rızkı aramanın peşine önce şiirle düşen Hüseyin Akın, Hû Dönüşü'nde mayınlarını modern hayat üzerine kuruyor. Modern hayatın her cilvesini birer mayınla havaya uçuruyor. Uçuşanlar da genellikle din, muhafazakarlık ve kültür tohumlarıyla yeniden toprağa serpiliyor. Okuyucuya düşen ise okuduklarını birer tohum kabul ederek toprağa serpilmesinde rol almak, sabretmek ve güçlenmek. Sonrası ise başta söylenene ulaştıracaktır; rızka.

Ben Hüseyin Akın'ın deneme kitaplarını okumaya şöyle başlıyorum: konu başlıklarını içindekiler bölümünden peş peşe okuyorum. Sonra tahayyül edebileceğim şeyleri sıralıyorum. Neler geldi aklıma? Ezanı kötü okuyan müezzinler, insanların sürekli mazeret üreten bir fabrika haline dönüşmesi, hidayeti takunyada ve takkede aramak, camiye iki bin liralık iki ayrı akıllı telefonla girmek, sabah işe başlamadan evvel mesai arkadaşına hal hatır sormamak, gösteriş budalalığı, insanın gördükleriyle bildiklerini birbirine karıştırması, alaycılık ile mizahın arasındaki çizgi, ciddiyetle tebessüm arasındaki dostluk, inanç ve iman arasındaki kuvvetli bağ. Hatta şöyle özetlemek isterim ki Hûd Suresi'nin 112. ayetinde bize "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" diye meal edilenin aslında "Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol" hakikatine Hû Dönüşü farklı bir yolla tevcih etmemiz gerektiğini anlatıyor. Yine ve yine: görmek isteyene. Görmek de bu tip hususlarda kesinlikle gönülle olan bir eylemdir.

"Özeleştiri niteliğinde bir kitap. Herkesin 'U dönüşü' yaptığı bir dünyada insanları Mevlânâ misali Hu dönüşüne davet ediyorum. Hidayet yazıları da diyebilirsiniz buna. Biraz ironik çokça hüzünlü yazılardan oluşuyor. Sosyal meselelere edebi bir kıvamla yaklaşmanın örnekleri. Sosyal ve dini mevzuları şiirle düşünmek nasıl bir şey onu ortaya koymaya çalıştım. Kısacası 'Hu dönüşü', dönüşü olan bir kitap. Dönüp dolaşıp okumak gerek."(Röportaj: Vecd gerek bize, vicdan gerek, 16 Nisan 2014)

İnsanın şerefinin, hayvanlardan ayrıldığı noktada olduğunu keşfetmek için söze bakmak gerekiyor. Yani ağza. İnsanın dili acaba kalbinin titreşimlerini mi ahenkle aktarıyor yoksa beynindeki hırs kalıplarını mı tezgaha döküyor. İlkinden yana olanların tercihi, şüphesiz ki tilki olmamaktır. Çünkü tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, kürkçü dükkanıdır. İnsanın ise dönüp dolaşıp geleceği yer yine kendidir, kalbidir, gönül istikametidir.

"Ahlaklı olmanın imkânları büsbütün elimizden alınmadan, başkasına gittiğimiz kadar kendimize gelelim."(Ahlâk vardır ve birdir, Hû Dönüşü, sf.33)

"Her türlü elbise insan nefsinin fırtınalarıyla savrulur ya da açılır; sadece takva elbisesidir sımsıkı sarıp insanı kendine iade eden."(Tepmeli tepki, Hû Dönüşü, sf.73)

Malum, Ramazan ayını geride bıraktık. Bu ayı, en azından gelecek Ramazan-ı Şerif’i bir "Yorulmama ayı" hödüklüğü ve "Nerede o eski ramazanlar?" berduşluğu ile geçirmemek için de Hüseyin Akın'ın çok sade, güçlü ve derin anlamlı cümleleri var:

"Huylu huyundan vazgeçer mi? Evet, geçer. Ramazan ayı tam da bunun içindir. Karaktere yapışan tozları silkeler."

"Ramazan ve oruç, alışkanlıklarımızı terbiye eder. Geri çekilmeyi öğretir. Kurulu insanın ayarlarını değiştirir."

Hû Dönüşü, Hüseyin Akın’ın denemeleri arasında geldiği, döndüğü son nokta. Şair nereye geldi yahut döndü? Kendine. Kendimize gelmemiz için u değil, hû dönüşü yapmamız gerektiğini anlatan bu deneme kitabı, neyi kaybettiğimizi hatırlamamız için tekrar tekrar denememiz ve düşünmemiz gereken fikirlerle dolu.

Yağız Gönüler
(Dergâh, 294, Ağustos 2014)

%100 Çalışıyor

Yani ben, şimdi nasıl söylesem
İrkilirim hep kendimden bahsetsem
Böyle gitmez der gibi bir kızın yüzüne
Yüzünde yüzlerce yüz saklıyken
Yine ben, morarmış tırnak gibi

Tahminlerimdeki haklılığıma özür
Gözümden akmayan yaşa minnet borçluyum
Amerika bile beğenmedi dedi spiker
O bileye bülbül öte, bilyelerim nerede
Oyun konsollarınız sizin olsun

Merhumlar, merhumeler, kasetler
Ortopedik aşklar ve ısıtmalı parkeler
Açıkta kalmış bekleyen köyler
Tüm yardımlarda hep bumerang etkisi
Almadan vermek değil miydi hakiki olan

Atasözleri başa bela olabilir, olur
Geçme köprüyü, ayı da deme
Ölünün arkasından dirilmesin dilin
Çeşme akarken uzatma testiyi
Geçmedi Bor’un pazarı, eşeklik etme

Hatırla şimdi, neyi kaybettiğini
Henüz hiç keşfedilmemiş yerlerin
Yolundan geçmemiş insanlar vardır elbet
Hiç olmazsa biri ol, öylesine ama diri
Varsa niyetin, saklama iyiliğini

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 18, Temmuz-Ağustos 2014)