Çağdaş Tuhaflıklar

Çanak antendi önce, sonra uydu ve kablolu
Damda seksek oynayan kuşları göremez oğlum
Hanıma sorsam bir oğlumuz olur mu
Elimde terli bir sigara, böbreğimde bin kum

Dış cephelerine palto giydirmiş komşular
Yalıtım, kalıtım, genetik, estetik falan filan
Sayaçtan geçen sudan medet umarlar
Yine kafamda kepekler, hep kuyu suyundan

Anam diyor benim içime bir dede oturmuş
Hanım diyor senden zor baba olur
Babama sorsam babası gelir aklına
Desenize bendeki bu akılla, sahi akıl mıydı
Bana gördüklerimi kazdıran
Yoksa israf, haksızlık, haram ve helal
Yani bir derdin peşine akıl mı düşermiş
Bir derdin peşine gönül düşermiş
Gönlüm düştü, dilime sonbahar sürçtü

Yağız Gönüler
(Dergâh, 296, Ekim 2014)

Heves kırılır şiir içinde kalır


Birazdan bahsini açacağım bütün konular siz sevgili okurlarca şaire görev tayin etmek olarak algılanabilir. Ne ben edebiyatımızın “personel daire başkanı”yım ne de siz bu dediklerime uymakla görevli memurları. “Şairi idealize ediyorsun” diye de bir eleştiri yöneltebilirsiniz. Ancak en iyi şiirlerin hep o “anonim ya da gâvurcasıyla ortak akıl” tarafından yazıldığını düşündüğümden dolayı meselemin şairle değil şiirle olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. Hem Yağız Gönüler’in dediği gibi “ben yine bildiğimi okuyordum ağır sayfalardan / kelimeler çeviriyordum cildi parçalanmış”.

Şiirin, her neyin içinden geçiyorsa (tarihin, şairin, toplumun) ona şahitlik ettiğine inanırım. Şair, yaşadığı çağı şekillendirme gayreti içerisine girdiği takdirde bir anda un ufak olan hevesi avucunun içini dolduruyor. Bunda şairin bir kusuru olduğunu düşünmüyorum çünkü toplum olarak şairlere biçtiğimiz kaftanda bir bilgelik veçhesi de var. Ancak bu bilgelik veçhesi çoğu zaman meczupların gördüğü ilgiyi aşamıyor. Demek istiyorum ki, bir mesele hakkında şairin ne dediği toplum tarafından merak edilir ancak, tıpkı bir meczubun bir mesele hakkında sarf ettiği sözler gibi, şairin sarf ettiği sözler de bir hikmeti vardır etiketi ile rafa kaldırılır. Çünkü şairin dedikleri kullanışlı şeyler değildir, olmamalıdır da.

Şiir vasıtasıyla toplumun bir kesimini bir başka kesiminin girdiği yola yönlendirmenin mümkün olmayacağı kanısındayım. Şiir ancak girilen yolun genişletilmesine, temizlenmesine, tıkanan noktalarının açılmasına yardımcı olabilir. Yaşadığı topluma tanıklık ettiğine değil de yaşadığı toplumu peşinden sürüklediğine inanan şairin hayal kırıklığına uğrayacağını şimdiden söylemek isterim. Çünkü şair kitleleri sürükleyen değil, kitlelerle beraber sürüklenen ama sürüklendiği yerin farkında olan insandır. Yani ya toplumla beraber batar ya da toplumla beraber yükselir. Yani şair ya toplumun en önünden yürür ve bütün saldırıların muhatabı olur ya da o kadar gerilerde kalır ki toplum onun varlığından bile habersizdir. Her iki durumda da şair, toplumun içinde yer alan ancak topluma uzak bir noktadan seyreden konumundadır. Toplumla beraber hareket eden ancak durduğu yer olarak toplumun dışında kalan birisinin dünyaya karşı durmakla meşhur olması ise pek muhtemeldir.

Yılda 3000-4000 şiir okuyan bir okur değilim. Yılda şu kadar şiir okudum diyebileceğim bir sayı da yoktur. Yılda şu kadar şiir okurum diye meclislerde övünülerek konuşulmasını da hâlâ anlamış değilim. Ancak bazı şiirlerim vardır, okur olarak artık benim dediğim şiirler yani, onları iki günde bir okurum. Bu da yıla vurduğumuz zaman 150-200 kere eder. Ancak bu bahsettiklerim okudukça içerimi ısıtan şiirler olduğu için onlardan asla soğumam. O yüzden buradan beylik laflar edecek değilim. Şiirde takıntı sahibi olmayı şair olmaya çalışan bir okur olarak hep tercih etmişimdir. Şiirinde de okuduklarında da bir takıntısı olmayanlar yönlendirilen okur/şair olmuşlardır. İsmet Özel’in anlattığı bir masal vardır Waldo Sen Neden Burada Değilsin’de. O masal şairin çevresinde anlatılagelen kendi masalıdır ve şu şekilde biter: “Ama işe bakın ki adam iyi şiirler yazmaya devam etmiş.”

Şair eğer kendisine bir vazife biçecekse ta başından itibaren duracağı yeri tayin etmelidir. Şairin fikri ile zikrinin farklı olabileceğine inanan ve “canım şiirleri çok iyi de düşüncelerine katılmıyorum” diye laflar eden bir kitle var biliyoruz. Maalesef bu tür sözleri kimi yerlerde itibar gören olan şizofrenik bu kitle ile şairin karşı karşıya kalması an meselesidir. Eğer ki şairin derdi bir yerleri, en azından kendisini, rahatsız etmek ise öncelikle durduğu yerde ayaklarını sabitlemesi gerekmektedir.

Bu girişten sonra kardeşim Yağız Gönüler’in ilk kitabı olan “Kırılınca Klarnet” üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Kitap “hepimiz ölecek yaştayız” diyerek yaşamaya devam eden İzdiham Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıktı. Kendisini edebiyat dergilerinden tanıdığımız ve bilhassa dostum olan şair bu ilk kitabını kimseye ithaf etmeyerek âtiye öbür ucu görünmeyen bir köprü attı.

Kitap “nihavent, hicaz ve hüzzam” olmak üzere üç kısımdan ve ikisi ilk kez kitapta gün ışığı görmüş toplam yirmi yedi şiirden oluşuyor. Kitaba “Yola Çıkmak” şiire ile başlıyoruz. Kitabın isminin “Kırılınca Klarnet” olmasından da anlaşılacağı üzere şair “klarnet”in “kırılması” ile başlayan bir süreçten, bir yolculuktan bahsediyor. Kitabın yalnızca içindekiler kısmına baktığımız zaman bile fark edileceği üzere kitap, insanın içine doğru olan yolcukta yanımıza almamız gereken üç şeyden üçünü de barındırıyor: Vicdan, merhamet ve sabır. Yola çıkmanın yolda olmaktan, yoldaş olmanın yolcu olmaktan daha zor olduğu modern zamanlarda şiirle iştigal etmenin ne kadar zor olduğunu şair ile evveliyatında çokça konuşmuştuk. Şiir yayımlayanların bile şiir okumadığı bir dönemde şiir kitabı çıkarmanın büyük bir cesaret örneği olduğunu söylemiştim. Kendisi de delilerden medet umduğunu çünkü aklı başında bir insanın şiir kitabına para vermeyeceğini söylemişti. Gariplerden ve delilerden medet umuyoruz o halde.

Eve dönmeyi kendine dert edinmiş bir şair ile karşı karşıyayız. Bunu şiirlere ağır bir biçimde sinmiş olan vicdan muhasebesi havasından anlayabiliriz. Büyük büyük laflar etmektense “kendi dünyamı ne kadar düzeltebilirim ya da düzeltemesem bile nereleri bozukmuş” diye bir muhasebe havasında giden şiirler kalbimizde saklı kalmış kimi duyguları harekete geçirir nitelikte. Örnek vermek gerekirse şair “gökdelenin temelinde kalmış, hassas bir çınarın dalları” diyerek öyle ötelere gitmeye gerek kalmadan, burnumuzun dibinde yükselen gökdelenlerin insanlığımıza açtığı yaralardan bahsediyor. Şair ölümün, engellerin, acziyetin unutturulmak istendiği iki boyutlu ideal kent düzeninden oldukça rahatsız. Nitekim bu kent insana, eksik kalan tarafı her ne ise orasını kozmetik ile kapatabileceğini öğütler. Kentin dışına taşınmış mezarlıklar, akıl hastalarını hapsetmek için kurulmuş tımarhaneler, ölümü hatırlattığı için maskelenmek istenen kırışıklıklar ve panoptikon tipi devletler. İşte bunların tamamını “kozmetik” ile kapatmak modern kentin idealidir. Şair de bunun farkında ki mısralarında sıkça bu rahatsızlık hissediliyor: “Eskimiş bir kaldırımdır, bir şehrin amel defteri/ Gökdelenlerin arkasına sığınmış mecburen mezarlıklar”.

Düşmanın silahı olan kavga ve gürültüyle kuşanmaktan ziyade durduğu yeri bilen bir şair Yağız Gönüler. Şiirinde modern dünya ve insanı insanlıktan çıkaran bil cümle arızî durumla kavga halinde. Ancak şair bu kavgayı birilerini inciterek değil kendisinden yola çıkarak sürdürüyor. Bu da şiirine lirik bir görünüm kazandırıyor. Ancak şiirlerinden de görüyoruz ki kimseyle uzlaşmak gibi bir derdi yok şairimizin. Daha çok kendi derdine düşmüş bir havası var. Tabi insan bir şeyleri düzeltmeye kendinden başladığı zaman onu öldürmeye gelen de onda hayat buluyor: “Dosttan düşman olur, düşmandan dost olmaz, iyi bilirim/ İnsan önce kendiyle iyi geçinmelidir, bunu severek söylerim” diyor mesela.

Her yolcuğun sonu gibi bu yolculuğun sonu da mezarlıklarda bitiyor. Nitekim kitabın son şiiri de “Mezarlık”. Ancak ölümü ve mezarlığı, modern algının aksine, bir kaybediş bir yok oluş olarak değerlendirmiyor şair. Ölümü yeni bir başlangıç olarak görmemiz gerektiğini şu mısraından anlayabiliriz mesela: “Tıkanınca nefesim soluğu alırım kaybolmuş bir mezarlıkta.

Ben Yağız Gönüler şiirlerini, şair bu değerlendirmeme ne kadar katılır bilemiyorum ama, “kimseye eyvallahı olmayan” şiirler olarak nitelendiriyorum. Kitabın ve şairin gelecekteki konumu hakkında tahminim, en azından temennim, odur ki ismi şiirlerini aşmış magazinsel bir şair değil, şiiri tarafından asırlarca anılacak olan köklü bir şair kazanıyor edebiyatımız. Şairin kitabına da aldığı ve ilk olarak Edebiyat Ortamı’nın 32. sayısında yayımlanan “Sus” şiiri ile yazımı bitiriyorum çünkü “her seferinde tutamadım sendeledi dilim/ Sustum ve bitti konum.

Muhammed Faruk Özcan
(Dergâh, 295, Eylül 2014)

"Çile, şairin yoldaşıdır."


Yağız Gönüler, edebiyat dergilerinde ve internet platformlarında adına, yazdıklarına rastladığımız genç bir yazar… İlk şiir kitabı ‘Kırılınca Klarnet’ geçtiğimiz aylarda yayınlandı. Kitap hakkında yazılan eleştirilerde ‘modernizm eleştirisi’ yorumuna sıkça rastlanıyor. Biz de Yağız Gönüler ile şiirinin genç soluğunu, gelenekle kurduğu samimi bağları ve yaşamının yazarlığına dönüştüğü taraflarını konuşmak istedik…

‘Kırılınca Klarnet’ bir ilk kitap. Bu kitaba kadar gelen zaman, yazıyla ilişkiniz ve kişisel geçmişinizle ilgili okurlarımız için neler söyleyebilirsiniz?
Açıkçası bir şiir kitabım olsun diye hiç düşünmemiştim. Bunun hayalini de kurmamıştım. Sadece tüm çalışmalarım sonrasında karşıma çıkan kapı oldu kitap. Tek çocukların yazı yazmaya, söz söylemeye eğilimi daha fazla oluyor şüphesiz. Çünkü derdini anlatacak birini hemen bulamıyor, bulsa da güvenemiyor. Ben de kaleme, kağıda, kelama güvenmişim. Son yıllarda şiire daha yoğun mesai harcadım ve neticesinde Dergâh, İtibar, Aşkar, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi gibi ülkemizin en güçlü edebiyat dergilerinde şiirlerim yayımlandı, el’an yayımlanıyor. 2014 yılında hem Edebiyat Ortamı hem Dil ve Edebiyat dergilerinin şiir yıllıklarında yer aldım. Yine 2014’ün Mart ayında, dergilerde yayımlanan şiirlerden 27’sini 3’er bölüme ayırarak kitaplaştırdım. Böylece Kırılınca Klarnet, sevaplarıyla günahlarıyla bir ilk kitap olarak okuyucuya sunuldu. Takdir Allah’ın, teşvik okuyucunun diyeyim.

Şiirlerinizden genç bir enerji yayılıyor. Doğaldır, oldukça genç bir şairsiniz. Ama yazı geçmişiniz yeni değil, dergilerde, internet sitelerinde yazılarınıza rastlıyoruz uzun zamandır. ‘Yola Çıkmak’ şiirinizle açılan bu kitap kendinizi ortaya koyma, bir başlangıcı ifade etme duygusu geçiriyor. Bu ilk kitap duygusu mu, yoksa şiirle söz almanın yoğunluğu mu?
Şiirle uğraşan yaş grupları arasında aslında 30’a dayandıysanız, “oldukça genç bir şair” olmaktan çıkarsınız. Riskli bir yaştır 28 şiir için. İlk kitapla şair hemen kendini ortaya koymaz, “bu benim ilk heyecanımdır” der. Asıl kendini koyacağı kitap, ikinci kitabıdır. Çünkü artık okuyucu hata, klişe görmek istemez. İlk kitaptaki duygu yoğunluğunu daha derin, daha fikri bol, gönlü bol okumak ister. Kitap “Yola Çıkmak” şiiriyle başlıyor ve “Mezar Taşı” şiiriyle bitiyor. Burada durup düşünmek lazım. Nereden başlıyoruz ve nerede bitiriyoruz? Belki de okuyucuya vermek istediğim mesaj budur. Risk demiştim, evet kimileri risk der, kimileri rızk. Kelamın rızkı bol olursa gönülden akacaklar da bol, saf, temiz olur. Bekleyelim, görelim.

“Bütün bunlar şiir değil, gördüğümdür” dizesinde de duyduğumuz gibi, dünyaya açık, içinden hayatın geçtiği şiirler bunlar. Bir şair için, dünyanın gürültüsü, hayatın karmaşası nasıl bir toplama işaret eder ve siz bundan nasıl etkilenirsiniz?
Benim üzerine yoğunlaştığım şiirlerde daima bir ahenk, ritim, dolayısıyla musiki vardı. Ben Türk musikisinden ve Türk tarihinden çok beslendim şiir yazarken, bu daima olacak. Dolayısıyla gördüklerim de aslında hayatın her hali. Vücudumuzda burunun görevini düşünelim. Kaç derece havayı alıp kaç dereceye çevirip öyle gönderir ciğerlere. Hatta sonra bunu bir nefeste çıkarır. Şair de böyledir. Toplumun havasını alır, gönül süzgecinden geçirir, ellerinden kâğıda gönderir. Bir nefeste değil bin nefeste, çileyle çıkar sözleri. Bu çileyi, efkâr ile karıştırmamak lazım. Çile, şairin yoldaşıdır. “Önce yoldaş, sonra yol demiş” büyükler. Yoldaşı çile olanın yolu da çok nasipli, hikmetli ve güvenlidir.

Şiirden konuşunca aşktan da konuşmak lazımmış gibi gelir bana. Siz neredeyse bundan uzak durmuşsunuz ama ‘İniş İzni’ şiiri ‘Gerçekten ölmek gibidir aşk, aniden biter / Toprağa verilir, herkes evine döner’ diyor… Kitabın kapanış şiiri de ‘Mezar Taşı’ olunca doğrusu ben şiirinizi hiç aşka uzak bulmadım. Aşkı anlatmak, sizin için, bir şair için ne demektir?
İnanın ben aşk şiirleri yazmaya imtina eden bir adamım. Dikkatinizi çekmiş, bir aşk şiiri kitapta yok. Aşka dair dizeler elbette var. Neden aşk şiirlerine uzağım? Çünkü beşeri aşk ile ilahi aşkı birbirine karıştırmak ne kadar korkunç geliyorsa bana, bunca muazzam şairin çıktığı bu topraklarda “bir de ben aşk üzerine konuşayım” durumunu tuzak olarak görüyorum. Çok dikkat ediyorum. Yani 16. yüzyıl, hadi bir de 17. yüzyıl diyelim, ondan sonra aşk üzerine yazılan şiirler gönülden çok uzakta. Hem çok modern, hem çok yatay, hem de popüler bir ağzı var. Aşkı anlatmak için yalın kılıç olmak, savaşmak lazım. Bahsettiğim yüzyıllardan sonra bu savaş bitti.

Türkçenin eski ve güzel kelimelerinin şiirinizde kendiliğinden yerini bulmasına bakıyorum, yaklaştığınız imgeleri görüyorum ve gelenekle kurduğunuz bağ ilgimi çekiyor…
Ne güzel, bunun yakalanması. Dediğim gibi şiirlerimde daima Türk tarihi, Türk müziği ve kaybolan hassasiyetlerimiz üzerine yürüdüm. Bu da haliyle geleneklere sık sık bakmamı gerektirdi. Zaten fakir iyi bir tarih okuyucusudur, musikiyi de amatörün amatörü bir klarnetçi olarak sever. O zaman ortaya lirik tarafı ağır, kökleri bu topraklardan asla kopmayan dizeler ortaya çıkıyor, dizeler de köklü kelimeleri arıyor ve istiyor. Bu bağı daima korumak niyetindeyim.

“Mezar taşları gibidir hayatım, / Mahcup, boynu bükük, sakin” … Kitabınızdan bir hayat önerisi seziliyor. Önceki ‘gelenek’ soruma da eklemiş olayım, modernliğin eleştirildiği, seçenek arandığı gibi duygulardan da bahsedebiliriz, çok zorlarsam derdimi… Siz şiirlerinizin bu anlamda bir eleştiri içerdiğini düşünüyor musunuz?
Birçok şiirimde modernizm eleştirisi var. Bunu gün geçtikçe geliştirmeyi de düşünüyorum. Çünkü eğer siz “hala” tarihten ve müzikten söz ediyorsanız aslında bir şeylerden de rahatsız oluyorsunuzdur. Bu rahatsızlığı ortaya koymak için de bir fikre ve ciddi bir eleştiri haznesine sahip olmanız lazım. Bu anlamda eleştirisiz şiir de olmuyor. Şairin eleştiriye açık olması gerektiği gibi, bir de eleştiri yapmaya niyetli olması gerekiyor. Aksi halde zaten güneşin altında söylenmedik güzel söz kalmadı. Fikir varsa, yeni de vardır. Yeni varsa da umutludur her şey.

‘Kırılınca Klarnet’, tekrar ediyor olacağım ama bir ilk kitap olarak çok doğru ve güçlü bir kitap. Maceranızı izlemek için siz de bize bir başlangıç yaptırıyorsunuz. Bundan sonra bizi neler bekliyor?
Doğru ve güçlü tanımlarınız için gönülden teşekkür ederim. Umarım okuyucu için de öyledir. Asla “bu bir ilk kitap, hatalarım olabilir” romantizmine kapılmadım. Kimseye eyvallahı olmayan, kendi bildiğini okutan şiirleri yazmak için çalıştım, çalışıyorum. Bundan sonraki niyetim yine bahsettiğim tarih, müzik ve hassasiyet doğrultusunda belki bir deneme kitabı. Çünkü ikinci şiir kitabı olarak önüme üç yıl koydum. Yani üç yıl içinde ikinci kitap elbette çıkacak ama ondan önce deneme diyorum. Denemek lazım ama denemek için değil, iyice demlenmek için.

Klarnet çalıyormuşsunuz. Böyle bilince, kitaptaki Türk müziği hatırlatmaları daha da anlam kazanıyor. Müzikle, bu enstrümanla ilginiz hakkında neler söylersiniz, yazarlığınıza nasıl bir etkisi var?
Gerçekten bunu samimi olarak söylüyorum. Yaşınız kaç olursa olsun bir enstrümanı öğrenmelisiniz. Kimse sizden üstat olmanızı, harikalar yaratmanızı bekleyemez. Sadece bir enstrümanı tanımak, onun üzerinde parmakları gezdirmek, insana bambaşka bir dünya açıyor. Gördüğünüz, okuduğunuz, tanıdığınız her şeyi yeni baştan görüp, okuyup, tanıyorsunuz. Hayatınıza tatlı bir ahenk, ciddi bir ritim katıyor enstrüman. Hadi kendi enstrümanımın da hakkını vereyim. Nefesli enstrümanlar insan sesine en yakın sesleri çıkarıyor. Kullanan insana da insanlığını hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. Bu da başlı başına yazım sürecine bir etki.

ruhunakitap.blogspot.com.tr çok güzel ve önemli bir edebiyat bloğu. Kitaplar hakkında en yoğun ve derinlikli yazılar burada yayınlanıyor, kimse darılmasın. ‘ruhunakitap’ nasıl oluştu, nasıl bir araya gelindi, biraz bahseder misiniz?
Ruhuna Kitap, sevgili arkadaşım Ümran Kio’nun fikriydi. Bir gün çay içerken bu fikri bana açtı. “Biz öncelikle ruha hitap edecek kitaplar önerelim, yani adamın derdini yakalayalım, kitap aramakla günlerini geçirmesin” dedi. Ben özellikle “öneri” ve “ruh” kısmına hayran kaldım. Çünkü herkes kitap tanıtıyor ancak kimse önermiyor. İkisi çok farlı şeyler oysa. Şubat 2012’de başladığımız blogda editörlüğü ben ve Ümran üstlendik. Diğer arkadaşlarımız da bizlere yazdıklarıyla katkı sağlıyorlar. Bu arkadaşların hiçbiri aynı meslek grubundan değil. Bankacı da var, avukat da var, metin yazarı da var. Tek ortak noktaları kitabı tam ruhundan yakalamaları. Neyi okuyacaklarını ve önereceklerini bilmeleri. Ben bu blogda editörlük bir yana, bol bol kitap önererek elimden geleni ardıma koymuyorum. Umarım blog yakın zamanda bir Yağız Gönüler blogu gibi görünmez. Ben sadece bu ruh yolunun bir kölesiyim.

gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr de tarih kitapları hakkında yazılar var. Tarihle ilginiz hakkında neler söylersiniz?
Ortaokulda başlayan bir süreç bu. Bitmedi ve Allah izin verirse hiç bitmeyecek. Çünkü tarih hem müziğe olan hem şiire olan merakımı, çalışma alanımı genişletti hem de hayatıma daha ciddi taraftan bakan ama mizahı da hiç kaybettirmeyen bir saha temin etti. Gizlenen Tarihimiz ülkemizin en çok okunan tarih bloglarından biri. Son dönemde kıymetli dostum Rıdvan Akın da bana yardımcı oluyor blogu güncellemek için. Takdir edersiniz iş ve ev varken, bu işlere ayrılan vakit de oldukça yer kaplıyor hayattan. Umarım faydamız oluyordur birilerine. Balzac’ın “İki tarih vardır: Yalancı olan resmi tarih, bir de olayların gerçek sebebini barındıran gizli tarih” sözü benim için hep kılavuz olmuştur. Son iki kelimesi, blogun temelidir.

Yazdıklarınızdan anlaşılıyor, İsmet Özel’e ve şiirine derin bir hayranlığınız var. İsmet Özel’in şiirinde sizi etkileyen şey hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İsmet Özel’in sadece şiiri değil, fikirleri, mücadelesi, hayat hikâyesi ve duruşu hayranlıktan öte herkes üzerinde ciddi bir etki bırakmıştır, bırakmaya da devam edecektir. Yanlış hatırlamıyorsam bir televizyon programında söylenmişti; “İsmet Özel’i sevmeyen yoktur, sadece söyledikleri işine gelmeyenler vardır” diye. Çok güzel bir tanım. Sadece şiirleri üzerinden konuşacak olursak Mustafa Kutlu’nun deyimi nokta atışıdır; İsmet Özel yaşayan en büyük Türk şairidir. Bir daha böyle şair gelir mi? Allah büyük, Türk milleti de öyle. “Yorgun” şiirinden “Sesli Gemi” şiirine kadar İsmet Özel, Türk şiir tarihi kadar Türk tarihi açısından da izlenecek en temiz yoldur. Hem üslup, hem Türkçe, hem dert, hem de dava olarak. Tüm bunlar etkilemiştir Konu İsmet Özel olunca benim çenem açılıyor. Yani şu yaşıma hem külliyatını sığdırmış, hem kendisiyle tanışmış, zaman zaman aynı ortamı paylaşmış, yükünden bir gram dahi olsa omuzlama gayretinde olan biri olarak etkisini kendi şiiriyle söyleyeyim: “Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?”

Bu vesile ile Türkçe’de başka hangi şairleri okuduğunuzu, izlediğinizi ve sevdiğinizi öğrenmek isterim…
Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Edip Cansever, Nâzım Hikmet, Metin Eloğlu. Son dönemden sıkı takip ettiğim ve hatta şiirleri üzerinde çalıştığım şairler Hüseyin Karacalar, Bülent Parlak, İdris Ekinci, Hüseyin Akın ve Osman Özbahçe. Dönem dönem değişebiliyor çalışma alanı ve isimler elbette.

Kırılınca Klarnet / Yazar: Yağız Gönüler / Şiir / İzdiham Yayınları / Yayın Yönetmeni: Bülent Parlak / Kitap Editörü: Yavuz Türk / Kapak Tasarımı ve Mizanpaj: Fatih Mutlu / Mart 2014 / 56 Sayfa

Okuryazar.com, 21 Temmuz 2014

Bazı kitaplarla geç tanışmak daha iyi

Yağız Gönüler, Aykut Ertuğrul, Handan Acar Yıldız, Ali Işık
"Hangi kitap ya da kitaplarla geç tanıştınız?" sorusunu Yağız Gönüler, Aykut Ertuğrul, Handan Acar Yıldız ve Ali Işık cevapladı. Cengiz Yalçınkaya sordu...

Mehmet Genç - Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi
Okuma tutkusunu tarih kitaplarıyla edindim. Öğrendim ki bazı tarih kitaplarını okumak, okuyabilmek için belli bir birikim gerekli. Bu birikimi sağladıktan sonra okunacak kitap, daha faydalı oluyor. Büyük tarihçimiz Mehmet Genç’in bu kitabına başlamadan evvel özel olarak otuza yakın kitap seçmiş, ardından bu kitabı okumuştum. Bitirdikten sonra, yeniden okuma sözü vermiştim kendime.

Nurettin Topçu - Var Olmak
Topçu okumalarını yaparken onun etkilendiği isimlerin de neler söylediklerini bilmek istedim. En özel kitabı olarak gösterilir Var Olmak. Dolayısıyla bu kitaba sıkı biçimde hazırladım kendimi. Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki bu kitaptan anladıklarım, kitapta okuduğum cümlelerin yarısına bile ulaşamaz.

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar
Vallahi ne yalan söyleyeyim. "Tutunamayanlar"ı iki kez bitirme cüretine sahip bir okuyucu olarak bu kitabı çok sonraya bırakmış olmamın sebebi malum: korkmak. Oğuz Atay okuduktan sonra başıma gelenler beni buna sevk etti. Geç okuduğuma üzüldüğüm ender romanlardan biridir.

İsmet Özel - Faydasız Yazılar
Külliyatını okumaya lise yıllarımda, sindirmeye üniversite yıllarımda, yeniden okumaya ise iş hayatımda başlamıştım İsmet Özel'in. Doğduğum tarihte yayımlanan bu kitabını onunla "dertdaş" ve "kalın" bir okuyucusu olarak neden bilmiyorum pek geçe bıraktım. Nasibimiz buymuş ki kitabımı hiçbir yerde bulamıyorum. Bir kardeşim gönderdi. Sonra baktım üçümüz de ne kadar dertdaşmışız meğer.

Cahit Zarifoğlu - Bir Değirmendir Bu Dünya
Detaylandırmaya gerek var mı? Şiirlerinin bile henüz yarısını anlamamışken, bir de siyasi-aksiyon kitabı? Elbette biraz da bilgi sahibi olarak okumak isteğindeydim. Nitekim şunun farkına vardım ki bu kitap hâlâ yaşıyor. Dertler aynı, dünya aynı.

Seyyid Abdulhakim Arvasi - Tasavvuf Bahçeleri
Necip Fazıl'ın hayatını değiştiren, topraklarımızın büyük manevi değerlerinden, Seyyid Abdulhakim Arvasi (k.s) hazretlerinin bu kitabının bende de değiştireceği bir zaman vardı. Onu bekledim. Onun talebelerini dinlerken aynı zamanda kendi elinden çıkmış ve Necip Fazıl'ın sadeleştirdiği bu kitap okuduğum en ağır tasavvuf kitabı. Bu derinlikte naçizane başka bir kitap okumadım. Belki onların da zamanı gelmemiştir kim bilir? Hû.

Dünyabizim.com, 8 Temmuz 2014