İstanbul’un T’si

İstanbul’dan Üsküdar’a Yol Gider” adlı muhayyer türkümüzde, “Yandım çavuş yandım senin elinden / Çok sallanma kasatura da fırlar belinden” diye bir söz geçer. Çünkü İstanbul’un sokaklarında uzun bir dönem Türk çavuşları belinde kasaturasıyla kol gezer, hayâsızlığa ve gâvurluğa göz açtırmazdı. Âşık Veysel’in “Türk’üz türkü çağırırız” ve Neşet Ertaş’ın "Türkü sever, türkü söyler, Türk'üm diyen” türkülerini iyi anlamamız lâzım. Belki o zaman Şivan Perver’in babasının “Ben Türküm, Türk evladıyım. Türk bayrağı altında yaşıyorum. Evet, dilimiz Kürtçedir ama ben Türk evlâdıyım.” sözlerini de anlamış oluruz.

Türklerin fethinin hemen akabinde İslâm’ın ve Müslüman'ın kalesi olan İstanbul’a derhal minareler dikilmiş ve şehrin şimdilerde eseri dahi kalmayan asıl silueti ortaya konmuştur. Böylece Türk İstanbul aynı zamanda İslâm İstanbul da olmuştur. Kalın, yalın, temiz ve acımasız İstanbul sokaklarında asırlarca Türk’ün sözü geçmiş, Türk’ün yanından at arabasıyla bir gayrimüslim geçememiştir. Şimdi ise İstanbul sokaklarında; cebinde haç logolu banka kartları, elinde haç logolu araba anahtarları, inceldikçe incelen bir sözüm ona Türklük ıslığı tutturulmuş, kimse de bu ıslığı besmeleyle defetmemiştir, etmemektedir. Gâvurun ekmeğini yiyenler, gâvurun kılıcını sallamaya devam ederken İstanbul’un t’si de bundan nasibini alıyor.

1935'te, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları Anonim Sosyetesi adıyla kurulan Şişecam Topluluğu'nun en bilinen markası olan Paşabahçe, yegâne Türk markalarından biriydi. Evet, biriydi. Çünkü artık kendileri hakkında "iyi bilirdik" bile diyemeyeceğimiz koleksiyonu tüketiciye sundular. Ürettikleri cam ve porselen ürünlerden oluşan bu koleksiyona "İstanbul" adını verdiler. Bardaklar, vazolar, defterler, sürahiler İstanbul adı altında tüketiciyi büyüledi elbette. Ne büyü ne büyü... Tüketici de ne yapsın; İstanbul’u gördükçe kendinden geçti, hemen aldı, peşin aldı, yetmezse bonusla aldı, o da olmazsa avantajlı ve minicik faizli taksitlerle aldı. Zaten İstanbul geçtiğimiz kurban bayramında ibadetini krediyle yaptı, büyükbaşını küçükbaşını sağlam başlı kredilerle kesti. Harama helal, helale haram karıştı. Tüm bunlar olurken sözüm ona İstanbullu da ırzına geçmeye çoktan heveslenmiş gâvur anlayışa yine ebleh gibi bakakaldı.

Markanın İstanbul koleksiyonunun sloganı “İkibin yıllık ortakyaşam çağrısı” olarak belirlenmiş. “Geleceğin kültür mirası” olarak da altına not düşülmüş. Ürünlerin üzerindeki desenlerde camiler, sinagoglar, kiliseler yan yana kullanılmış, kültür çünkü bu. Araya da o meşhur “Turkey” logosundaki gibi lâle motifleri eklenmiş. Bu kadar saçmalık yetmemiş, bir de İstanbul’un t’si haç şeklinde yazılmış. Ayıp olmasın diye i harfinin üzerine Güneş-dil teorisi manyaklığından bozma bir güneş konulmuş. Malum yeni “Türk malı” logomuz da hazırken, artık şu Türkiye’den ve Türklükten, dolayısıyla İslam’dan ve imandan daha nasıl kopulur diye düşünmenin gereği de kalmıyor. Çünkü eskiden bizim olan ürünlerde "Türk malı" yazardı. Artık "Turkey: Discover the potential" yazacak. Keşfedilmemiş nerelerimiz kaldıysa diye hani. Daha çok keşfetsinler bizi, insanımızı, yerimizi, yurdumuzu, daha çok, daha çok, ooohhh.

Sadece markaların değil tüm insanlığın unuttuğu bir şey var ki daima hatırlaması gerekiyor: Türkiye bir marka değildir. Türkiye bir Ar-Ge ve pazarlama sahası da değildir. Türkiye, milâdî 13. yüzyılda Türkler vasıtasıyla hem vatanlaştırılmış hem de İslâmlaştırılmış son toprak, son ocaktır. Dolayısıyla İstanbul dünya şehri değil, İslâm’ın kalesidir. Çünkü İstanbul Türk’tür. T’si de  ت diye yazılır. Bir süvari gibi.

Yağız Gönüler
(Çelimli Çalım, Sayı 5, Muharrem 1436)

Gürbüz Çocuklardan Şık Çocuklara


Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” adlı kitabında “Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir” der. Çünkü insanın neye ihtiyacı olup olmadığını düşüneceği bir zaman olmadığı gibi, önüne ihtiyaçmış gibi sunulan ürünlerin de birer tatmin aracı olmaktan gayrı maksadı yoktur. Anlık mutluluğun peşinde koşan, ne olup olmadığını değerlendirmeden bir an evvel yeni deneyimler kazanmanın heyecanıyla yanıp kavrulan, ilgi çekmeyi, ilgi görmeyi dolayısıyla hazcılığı öne çıkaran bu tüketim manyaklığı tüm dünyayı yiyip bitirirken; “yeni medya” yahut “gücün medyası” adlı mekanizma da bu manyaklığı tüketiciye yedirmek üzere tasarlanmış, kurgulanmış ve yapılandırılmıştır Baudrillard'a göre. Bir diğer kitabı olan “Sessiz Yığınların Gölgesinde” ise toplumsalın bittiğini, artık sinekleşmiş bir kitleden bahsedilebileceğini, çıkan yahut çıkamayan vızıltıların da olsa olsa bir simülasyona maruz kalınması hasebiyle çıktığından söz eder. Dev bir simülasyon vardır ortada. Bizi rey vermeye götüren, reysiz getiren, milletin başı gibi sunulanların ne baş olduğunu ne de ortada millet olduğunu gösteren bir simülasyon. Gazeteler, televizyonlar, dergiler ve reklamlar da bu simülasyonun pompa gücünü oluşturuyor elbette. Aşkar’ın 29. sayısında “Başımıza Bela Atasözleri” başlığıyla hakikaten başımıza bela olmuş sözlerden bahsetmiştim. “Alan razı veren razı”yı unutmuşum. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz”ın bir güvencesi olmuştur mesela bu söz. Şimdi bu alanın(?) ve verenin(!) razı olduğu süreçte elbette "Yeni Türkiye" de boş durmuyor. Her türlü dalavere iş iyiymiş gibi sunuluyor ki “Yeni Türkiye” tabirinin altı doldurulabilsin.

Türkiye’de reklamcılığın ahlaksızlık bataklığında olduğu su götürmez bir gerçek. Bu bataklığa uzun zamandır çocuklar da batırılmak isteniyor. Nitekim bir giyim markasının son televizyon reklamında bangır bangır gördük ve işittik ki; Türk çocukları artık “Bir beden büyük almayın, seneye de giymem!”, “Moda neyse onu giyerim!”, “Büyüyünce ne olacağımızı bilmiyoruz ama şık olacağımız kesin!” gibi sözlerle yetiştiriliyor, buna inandırılıyor. Ne ebeveyni, ne televizyon izleyicisi, ne de tüketmekten başka bir şeyle yaşayamayan tüketici buna cevap vermiyor, "Yeni Türkiye" ise cevaz veriyor. Çünkü eski Türkiye’de analar “Seneye de giyersin, olmazsa komşuya veririz” demiştir, henüz okul çağına ermemiş evladına kanaat etmeyi, şükretmeyi, paylaşmayı, “hamdolsun” demeyi öğretmiştir. Her yeniyi iyiymiş gibi gösteren mekanizma, Türk’e her yeniyi iyiymiş gibi kabul ettirmeye devam ediyor. Buna karşı gelmeye cüret eden dilleri de kesiyor. "Yeni Türkiye"de “Dil şâd olacak diye kaç yıl avuttu felek” diye söyleyecek yahut söylenecek birilerine izin verilmeyecek. Çünkü o diller dudu dudu dilleri…

Harp mahallinde Kazım Karabekir’in Gürbüz Çocuklar Ordusu ile karşılaşan bir İngiliz subayı “Ölü askerleri vardı; 14, 15, 16 yaşlarında ve inanın ki gülüyorlardı. İlk kez kaybedeceğimizi o gün hissettik.” der. Şimdi Türk çocukları ne harp mahallinde, ne de birilerine bir şeyleri kaybettirebileceğini hatırlıyor. Türk çocukları artık büyüyünce ne olacağını bilmiyor ve çok şık giyiniyor.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 32, Ekim-Kasım-Aralık 2014)

ت

Mutfakta yemek yansa, ev yansa, şehir yansa
Sen bana yansan, yetişemese sonbahar yağmurları
Pastırma sıcakları iki yumurtaya gebe kalsa
Ben yine tek çocuk lakırdıları etsem boş boş
Dolu yağsa gün boyu ama sen beni bağrına bassan
Yüreğimin kombine biletlisi bağrına basınca sen
Metin ve Can yine forma değiştiriyor sanki

Elifle başla sen hep şöyle dimdik, güçlü
Elifle başlayan her mısra köprüleri yıkar
Böylece tüm arabalar ölür ve insanlar yaşar, devlet de yaşar mı?
T harfini de öğret bana, hani o süvari gibi olan
Savaş sanatını atlarda öğrenen biziz Audi’de öğrenen onlar
Bırak radyoyu açma her yerde pop var ve alafranga
Aklımda yer açıyorum sana enine boyuna

Artık bir meydan muharebesine hazırız
Sen ve ben, karşımızda onlar ve onlar
Kaçar kaçar gelsinler söyle, taktiklerim hazır
Fanilamı ütülediğin yerde diriliyor öykümüz
Kuruttuğun çamaşırlarım, işte ömrümün kısa özeti
Ömrüm diyorum dikkatini çekerim en az Türkiye gibi
Tam üç tarafım sularla çevriliyor sana bakarken

Ben bu şiirin adını t koydum
Yok hiçbir alakası cetvelle, teşbihle, tespitle
Daha da paşabağçeden bir şey koma evimize
T’yi haç yaptılar İstanbul koleksiyonunda
Soruyorum koleksiyon olur mu İstanbul mağazada durunca
Sen beni yakınca, ben seni, herkes herkesi sever olunca
Tam alnıma bir kurşun sürüyorum Türkiye deyince

Yağız Gönüler
(Aşkar, 32, Ekim-Kasım-Aralık 2014)